SELAM TÜRK’ÜN BAYRAĞINA, SELAMTÜRKÜN’ÜN ASKERİNE…

Карабахский прорыв близок: выбор армянской стороны-2

İsrailin vəfat edən tanınmış siyasətçisi

Almanya’nın silah satışı engeli Türkiye’yi nasıl etkiler?

Abdullah Buksur: İRAN SEÇİMLERİ VE TÜRKİYE

İran 30 Mart 2021
43

İran ilişkilerini doğru anlamak için, ortada bir rekabet olduğunu, bunun bir gereklilik olduğunu kabul edersek; bunu pazarda var olabilmek için, piyasaya sürülen malların kalitesinin yükseltilmesi ihtiyacı ve fiyatının daha aşağı çekilmesi zorunluluk olduğu şeklinde okuyabiliriz. Yaşanan süreçte görüldü ki İran’ı ilgilendiren projeler de hem kalite hem de fiyat düşürüyor. Bu konuya muhatap ülkeler açısından olumlu, ancak İran açısından olumsuzdur.

Hele buna bir de ülkenin bölge ülkeleri ile ilişkilerinde hakim kılındığını, buna bir de düşmanlık eklendiğini düşünürsek, konulara muhatap tarafların mantıklı düşünmesini engelleyen duygusallık katılırsa, ortaya çıkacak tabloyu tahmin etmek bile zorlaşacaktır.

İran ikili, bölgesel ve küresel ilişkilerin de ülkenin olumlu yanlarını öne çıkaracak, çıkarlarını koruyacak demokratik bir rejime gidişin varlığını halkına ve dünya ya kabul etmekten uzak tavrından vazgeçmelidir.

Tüm enerjisini bilek güreşinde harcayarak, galip gelmeye çalışan ülke, halkını her geçen gün fakirleştirmektedir. Bu zaten toplumsal barışı ortadan kaldırma temelli bölge ile proje yapanların istediğidir.

Onlar projelerini yapacak siz de bu ülkelerin işini kolaylaştıracaksanız sözümüz yok.

İran, kendi sorunlarını tespit edecek, çözümlerini üretebilecek yetişmiş insan gücüne sahip bir ülkedir. Ama gerekeni yapmaz, işin içine başka ülkeleri katacak bir ortam oluşursa, bu ülkeler müdahil olmamalarının bedelini hepimiz iyi biliyoruz. Yaşanan sorunları çözmek için gelen projececi ülkelerin sömürü düzenlerini kalıcı hale getirmek için problemleri de çözümsüz hale getireceği açıktır.

Herkes bilir ki devletle halkın ilişkilerinde husumet olmaz. Tam tersi vatandaşın devlete olan sadakati tam olması istenir. Vatandaşı olduğu devlet ile ilişkisi kriz haline dönüşme eğlimi gösterme potansiyeli taşıyan ülkeler bunun bedelini ağır ödemiştir. Krizin çatışmayı doğurması kaçınılmazdır. Ancak bu tür doğumlar sancılı, acılı, kanlı olur.

Ülkeler krize hamile kalmamalıdır. Krize hamile kalan ülkeler, sonuçta vatandaş devlet ilişkisin de yaşanan kriz, her anlam da çatışma, kan ve gözyaşı doğuracağını, tarafların fakirleşeceğini, kendi çıkarlarını koruyamayacağı bir çıktı oluşacağı bilmedirler.

Bu kriz ortamı, kriz yaşayan ülkenin ilişkilerini, siyasi ve diplomatik alanda sınırlamakla kalmaz, işbirliği imkanlarını ortadan kaldırır. Toplumlar arasında teması sınırlandıran, ekonomik ve ticari faaliyetleri azaltan bir zemine taşır.

İnsanın insan olmasından kaynaklanan hak ve özgürlüklerinin yok sayılması, engellenmesi ve kısıtlanması kimlik ve güvenlik bağlamında sadece kardeş dost ülkeleri değil, bütün insanlığı üzer.

Ülkeler, kendi ülkesinde iç barışı huzuru ve dünya ölçeğinde barışa katkı yapmak için, Birleşmiş Milletlerin 10 Aralık 1948’de kabul ettiği “İnsan Hakları Evrensel” beyannamesi temelinde kriterlere dayalı olarak karşılanamaması konusunda gayret göstermelidir. Böylece burada belirtilen ölçütler ihlal edilmektedir diyerek, bununla ilişkilendirilerek gündeme taşınan, iç işlerine müdahale veya egemenliğe müdahale, toprak bütünlüğünün hiçe sayılması gibi konuşların tartışılması engellenir.

“Filistin-İsrail arasında husumete varan köklü sorunlar bulunmaktadır.” Bu durum yukarıda bahsettiğimiz konunun dışındadır. Burada taraflar diyalog ile anlaşamaz ise biz bunu kabul etmesek de “çatışma da bir alternatif olarak değerlendirilmektedir.”

Ülkede, yönetenle yönetilen taraflar arasında anlaşmazlıklar, hatta ciddi sorunlar yaşanmasına rağmen, çözüm ve işbirliği yolları önüne set çekilmemelidir. Böylece vatandaşla devlet organizasyonunun, arasındaki işbirliği, rekabete dayalı olmayan biçim de, kazananın ve kaybedenin değil, hep birlikte kazanılan, rekabetin niteliğinin değiştiği, işbirliği yapılabilecek alanların ve işbirliğini zorlayan dış koşulların etkisizleştirilmesi sağlanabilir. Burada sorun, dünyada var olan kaynakları yatırıma dönüştürecek ortamın yönetimdekiler tarafından sağlanmaması. Bu karar alıcıların sadece varlığından değil, aynı zamanda karar alıcıların vizyonuna bağlı olduğu görülmelidir.

Ancak, rekabet ile husumet arasındaki ayırımı sabit bir durum olarak düşünmek de yanıltıcı olabilir. Zira, bazı koşullarda rekabetin husumete dönüşmesi söz konusu olabileceği gibi husumetin giderilip sadece rekabetin yaşandığı türden bir ilişkiye geçiş de mümkündür. Dileğimiz gelmekte olan İran seçimleri tarafların radikal bir değişim yapabilecek biçim de uzaklaşılarak seçme ve seçilme konusunda, uluslararası normları dikkate alan ortak bir noktada uzlaşmasıdır. Ülkede, Türkçe konuşanlarla karşılaştırıldığın da çok küçük guruplara, basılı, görsel medya ile birlikte eğitim alanın da her türlü imkan verilmesine rağmen, en büyük gurubu oluşturan Türklere, İran Anaysasın da yazılmasına rağmen verilmemesi, ortak gelişme ve bunun sürekliliğine, kurumsallaşmasına imkan vermiyor.

Temel hak ve özgürlüklerin kanuni bir çatı ile güvenceye alınmaması, bu süreçte işbirliğini ortadan kaldıracak niteliktedir. Yani Avrupa örneğinde görüldüğü gibi rekabetin sadece yapıcı

unsurlarına imkan verilecek tarzda bir düzenlemeye gidilmesidir. Kuşkusuz siyaset, görüşler arasındaki ilişkilerin çatışma niteliği kazanmadan rekabet, husumet üretmeyen biçim de entegrasyon haline getirilmesi ile sağlıklı bir hal alır. Her şeyden önce farklı görüşler arasındaki ilişkinin rekabet olarak nitelendirilmesi doğru olacaktır. Aynı hedeflere ulaşmak için benzer roller peşinde olanların rakip olması kadar doğal bir şey olamaz.

Türkiye – İran İlişkilerindeki Problemli Alanların Sorun Haline Gelmesi.

Türkiye İran ilişkilerinin coğrafi anlam da tarihini 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması

‘ndan itibaren başlattığımız da iki komşu arasındaki sorunların içerik ve yoğunluğunun zaman içinde değişmesine karşın, ortak çıkarların algılanmasını ne de iki devlet arasındaki işbirliğini engelleyecek, husumete yol açacak bir pozisyon almadığı açıktır.

Geçmişte birbirlerinin varlığını kabul etmelerinin ve egemenlik alanlarının paylaşımının gerisindeki en önemli unsur aralarındaki askeri denge olmuştur. Birbirlerini kalıcı olarak alt etmeye muktedir olmadıkları bir ortamda Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasındaki hâkimiyet mücadelesi egemenlik alanlarını paylaşımla sonuçlanmıştır.

1623-1639Savaşını sona erdiren ve hâlihazırda Türkiye-İran arasındaki sınırı belirleyen Kasr-ı Şirin Antlaşması bugüne değin korunmuş ve daha sonraki tarihlerde ortaya çıkan sınır sorunlarını çözümlemek için temel teşkil etmiştir.

Yani Türkiye ile İran’ı karşı karşıya gelmesi halin de denge sağlayacak unsurlar açısından birbirleriyle boy ölçüşe bilir güçte olduğu görülmektedir. Ayrıca iki ülke gerek sahip oldukları nüfus gerek insan kaynakları açısından birbirine yaklaşan değerler sahibidir. Türkiye petrol ve doğalgaz ithalatçısı olsa da Ekonomik ve diplomatik yönden bakıldığında ise, farklı üstünlük alanlarına sahip bir ülkedir. Devlet arasında belli bir dengenin varlığından söz edilebilir.

İran Türkiye’nin sahip olduğu dünya pazarlarına ulaşma ve küresel ekonomiyle bütünleşmiş bir ülke portresinden çok uzaktadır. Sorunlar olabilir ancak devletler arasında çözümü olan konulardır. İşbirliğini engelleyen veya aksatan faktörler olarak da karşımıza çıkmamaktadırlar.

İkinci noktada iktisadi ve ticari ilişkilerin ekonomik ihtiyaçlar, fırsatlar ve koşullarca belirlenmesi olanağı doğmaktadır. Türkiye-İran ilişkileri her ne kadar topraksal sorunlardan muaf bir ilişkiyse de geçmişte yaşananlar, iki devlet arasındaki güç dengesi bozulduğu dönemlerde ikili ilişkilere hakim olan genel tablonun dışına taşacak davranışların ortaya çıkmasının da mümkün olduğunu göstermiştir.

Tarihi, Kültürel ve Etnik Ortaklıklar Ne kadar Birleştirici?

Etnik-kültürel ortaklıklar ilk bakışta tarafların birbirlerini anlamasını ve ortak faydalar için birlikte hareket etmelerini kolaylaştıran özellikler olarak düşünülebilir. Oysa ki en kanlı çatışmalar Huntington’ın ileri sürdüğü gibi farklı medeniyetler arasında değil birbirleriyle birçok ortak yanı bulunan gruplar ve uluslararasında yaşanmaktadır.

Hutularla Tutsileri ayıran boy ve burun şeklinden veya aynı insanların köyde şehirde yaşamalarından ibarettir. Üstelik birinin avcı diğerinin toplayıcı olması dolayısıyla aralarında kaynaklar açısından da bir rekabet de söz konusu olmamıştır. Keza Sırplar ile Boşnaklar din dışında birçok ortak özelliğe sahiptir ve aralarında pek çok evlilik gerçekleşmiştir. Kıbrıslı Türklerle Rumlar arasında da bu düzeyde bir kaynaşma olmasa bile kültürel ortaklıklar inkâr edilemez. Etnisiteler ve devletlerarasındaki bu benzerliklere rağmen yıkıcı çatışmaların varlığı bazı yazarları aslen Freud tarafından ortaya atılan “küçük farklılıkların narsizmi”

Kavramını açıklayıcı bir çerçeve olarak kullanmaya itmiştir. Bu çalışmalarda benzerliklerin kimliğin sınırlarını belirsizleştirdiği ve bunun getirdiği tedirginlik ve rahatsızlığın çatışmaları körüklediğini ileri sürülmüştür.

Aslında bu ve benzer analizlerde gözden kaçırılan büyük ya da küçük farklılıklar olarak nitelendirilmesine bakılmaksızın bizzat bu farklılıkların abartılmasıyla yönetici otorite tarafından gerçekleştirilmek istenen siyasal amaçlardır. Ruanda örneğinde farklılıkların büyümesine neden olan sömürgeci ülkelerin bu gruplar üzerinde uyguladığı politikalardır.

Eski Yugoslavya’da ise etnik gruplar demokratik talepleri zayıflatmanın bir yolu olarak

birbirine karşı kışkırtılmıştır.

Kıbrıs örneğinde ise benzerliklerin unutulup Rumlar ve Türkler arasındaki farklılıkların sivrilmesinde revizyonist Yunan milliyetçiliğinin adadaki yansımaları kadar İngiltere’nin uygu

ladığı” böl ve yönet” politikalarının da önemli payı bulunmaktadır.

Geçmişte olduğu gibi bugün de Türkiye ile İran’ın işbirliğinin arka planı olarak genelde iki ülkenin sahip oldukları ortaklıklar vurgulanmaktadır. İran Dışişleri Bakanı Ekber Salihi Türkiye ile İran’ı bir ağacın dallarına benzeten şu sözleri bunun sayısız örneğinden sad

ece biridir:

” Ayrı düşündüğümüz noktaları en aza indirmeyi amaçlıyoruz. Bölgede, Türkiye ve İran, rakip ülkeler olarak gösterilmeye çalışılıyor, ancak bir birbirimizi tamamlayan ülkeleriz. Her iki ülkede, bölgede barış ve güvenliğin garantisidirler. Birçok kişi iki ülke arasında sorun oluşturmaya çalışıyor, siz bazı kesimlerin tutumlarına önem göstermeyin. Dünyada, Türki ye ve İran gibi benzer ortak noktları olan iki ülke yoktur. Bir ağacın iki dalı gibiyiz. Size kötü bir şey olduğu zaman biz üzülürüz. Allah göstermesin,ülkenizin bir sıkıntı yaşama sını istemeyiz”.

Ancak iki ülke arasındaki işbirliğinin her dönemde ve idealize edildiği ölçüde gerçekleşmemiş oluşu bizi, bu ortaklıkların destekleyici koşulların yokluğunda işbirliği için yeterli itki sağlayıp sağlamadığını sorgularken, bundan bir adım daha öteye giderek ortaklıklar ile ikili ilişkilerde yaşanan sorunlar arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu çözümlemeye itmek-tedir. Türkiye ile İran arasındaki rekabet ve işbirliği dinamikleri tarihi, kültürel ve etnik ortaklıklara sahip bulunan iki ülkenin arasında yaşanması bakımından bize dikkat çekici bir örnek sunmaktadır.

Aslında X.yüzyılın başlarında Gazneliler’in İran’da hakimiyet kurmasından XX.yüzyılın başlarına kadar bazı dönemler dışarıda bırakılırsa bu ülkede hakim olan unsurun Türk boyları olduğugörülmektedir. 1040 ‘taki Dandanakan Muharebesi’nden sonra Büyük Selçuklular kısa sürede İran’ın büyük bir bölümünü ele geçirmişlerdir. Büyük Selçuklular dan sonra İran Türk atabeylikleri ve yine bir Türk devleti olan Harzemşahlar’ın hakimiyeti altına girmiştir. XIII. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren ise İran’da Moğollar hüküm sürmeye başlamıştır. İlhanlı Devleti’nin XIV.yüzyılın ortalarında sona ermesinden sonra Celayirli Devleti kurulmuş, yüzyılın sonlarında ise Timur İran’ı da ele geçirmiştir. Bu hakimiyet XV.yüzyılın ortalarında Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Karakoyunlu Türkleri tarafından sona erdirilmiştir. Karakoyunlular’ın İran’daki hakimiyetlerini sona erdiren ise 1467’de Diyarbakır bölgesinde yaşayan Akkoyunlu Türkmenleri olmuştur. Akkoyunlu Devleti’nin de yine Anadolu’dan giden Türkmen aşiretleri tarafından sona erdirilmesinden sonra 1501’de İran’da Safevi Devleti kurulmuştur.

Şii-Sünni ayırımı Osmanlı ile Safevi Devleti arasındaki hakimiyet mücadelesinin önemli bir boyutu olarak ortaya çıkmıştır. Safevi Devleti’nin kuruluşundan Çaldıran’a kadar yaşanan tarih bizzat mezhep ayrılığının önem kazanmasının gerisinde Mezopotamya üzerinde verilen kıyasıya mücadelenin olduğunu ortaya koymaktadır. Safevi Devleti’nin adını aldığı Tarikat’in kurucusu olan Şeyh Safiyüddin aslen ortodoks bir Sünni olup ve Safeviler onun torunu Sultan Hoca Ali döneminde Şiiliğe geçmiş, kızının oğlu Şeyh Cüneyt zamanında ise Tarikat’in Şiilik özelliği açıkça ilan edilmiştir. Faruk Sümer Hoca, Tarikat’ın kendisinin Şiiliği benimsemesinin Şeyh Cüneyd’in Anadolu’ya gelişinden ve Anadolu Türkmenlerinin inançlarından etkilenmesi sonrasında gerçekleştiğine işaret etmektedir. Şiiliğin benimsenmesi sonrasında ise bu mezhep Anadolu topraklarındaki Türkmenler üzerinde önemli bir etki aracı olarak kullanılmaya başlamıştır.

Kimlik Ve İran– Türkiye İlişkileri

Şah İsmail’in 16. Yüzyıla girerken Tebriz merkezli bir tarikatı devletleştirdiğini ve ilan ediyordu. Çoğunluğunu Anadolu Türkmenlerinin oluşturduğu için doğal olarak İran coğrafyasının her yerinde Türkler yaşadığı için ilan edilen sınırlar için de, Türkçe yazı dili olduğu için Türk kültürüne katkı yapacak eserler verildi. Sarayın dli ile halkın dili aynı olduğu için resmi dilin Türkçe olması, hayata geçti. Kendi devlet yapısını tekâmül ettiren ve Türkmenlerin büyük ilgisine mazhar olan Şah İsmail, kendisini çok güçlü görerek, Osmanlıyı da sınırlarına katmak istedi. Buna karşı Osmanlı Devleti, Şah İsmail’i askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel olarak bir tehdit olarak algılayıp önlemler almaya gitti. dikkat çekicilerinden biri, Sultan II. Beyazıt za Şah İsmail sempatizanları’nın İran ve Şah İsmail ile bağlarının koparılması amacıyla Rumeli’ye sürülmesidir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise sınıra Sünni Türk boyları yerleştirilmiştir. Şah İsmail’in 1514’de Çaldıran’da Osmanlı ordusuna yenilmesi sonrasında, Tür devleti olan Safevilerin Anadolu ile ilişkileri engellenmiş, doğa-üstü, Tanrı benzeri bir varlık olarak tasavvur edilen Şah İsmail’e Kızılbaş Türkmenlerin ilgisi azalmıştır. Ancak Çaldıran zaferi sonrasın da Safeviler Osmanlı ordularınca ele geçirilen toprakları yeniden zapt etmiş ve Azerbaycan Şiiliği benimsemek durumunda kalmıştır.

Faruk Sümer, hoca “Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü” adlı eserinde; Safevi Devletinin 1736’da sona ermesinden sonra İran’da başka bir Türk boyunun, Avşarların hakimiyeti başlamıştır. Nadir Şah’ın ölümünden sonra Avşarların yerini alan Lur asıllı Zend hanedanının 1779’da içine düştüğü karışıklıktan faydalanan Kaçar Trükleri’nin reisi Ağa Muhammed Han ile ise Kaçar hakimiyeti kurulmuştur. Ancak İran Kaçar hanedanı yabancı devletlere karşı mücadelelerinde başarılı olamamıştır.

XIX. yüzyıldan itibaren İngiltere, Rusya ve Fransa’nın çekişme alanı hâline gelen İran coğrafyası, 1921’de Kazak birlikleri komutanı Rıza Han’ın 1923’te Ahmed Şah’ın ülkeden kaçmasıyla birlikte yönetimi ele geçirmesi ve Aralık 1925’te kendini şah ilân etmesi ile Pehlevî hanedanı dönemine geçilmiş ve bundan sonra İran’da Türk kültürünün etkisi baskılanmış medeniyet kodları her alanda silikleştirilmeye çalışılmıştır.

Çok etnikli toplumlarda ulus devletlerin inşa sürecinde komşu devletlerle olan etnik-kültürel ortaklıklar bir tedirginlik kaynağına dönüşmekte, bu tedirginlik toplumlar arasındaki ortaklıkların unutulmasına ve hatta reddedilmesine, farklılıkların ise abartılı bir şekilde algılanmasına yönelik politikaları da beraberinde getirebilmektedir.

Bu tedirginlik, sahip olduğu Türkçe konuşan nüfusun büyüklüğü nedeniyle İran için söz konusu bir durumdur. Amerikan Savunma Bakanlığı 2007 tahminlerine göre İran’da yaşayan 70.5 milyon nüfusun, Eski İran Dışişleri Bakanı Ali Akbar Salehi’ye göre, İran halkının yüzde 40’ı Türkçe konuşmaktadır. Türkçe konuşan gruplar arasında İran Azerbaycanlıları gerek nüfus içindeki payları gereksede İran pazarına (özellikle Tahran ve Tebriz`de) hâkimiyetleri açısından önemli bir potansiyel güce sahiptirler.

Türkiye’de Azerbaycan Türkü ya da Güney Azerbaycanlı olarak da adlandırılan bu kardeşlerimiz; İranlılık üst kimliği ile tanımlanırken, kendilerini ifade ederken “Türklük” oldukları vurgusu yaparak İran sınırlarını aşan bir kimliğe sahip olduklarını vurguladıkları bir gerçektir. Güney Azerbaycanlılar ise aslında Azerbaycan’ın bir bütün olduğunu diğer yarısının da kuzeydeki Azerbaycan Cumhuriyeti olduğunu hatırlatmaktadır.

Meşrut Devrimi Anayasasında Fars dili resmi dil kabul edilse de Encümen-i Eyaleti kanunu ile başka dil ve kültürlere de hak tanınmış, Türkçe eğitim yapan okullar kurulmasına başlamış, eğitim çalışmaları da hız kazanmıştır. Meşrutiyetin kaldırılmasından sonra da ise onu geri getirmek için Tahran’daki mutlakıyetçi anlayışa karşı büyük mücadeleler verilmiştir.

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İran Azerbaycanı’nın Rusya ile Osmanlı Devleti arasında bir mücadele alanı olduğu görülmektedir. Rusya, Tebriz’de yabancıların can güvenliğini ve halkın yaşadığı kıtlığı bahane ederek buraya girmiştir. Osmanlı Devleti’nin öne sürdüğü gerekçe ise Kürtlerin sınır ihlalleridir. Osmanlı’nın bu bölgeyi işgal etmesinin gerisinde üç hedefin ağırlık kazandığı görülmektedir.

İran da yaşayan Azerbaycan Türkleri ve diğer Türkler, İranlı Bakan seviyesin de açıklama yapanlar nüfuslarını 40 milyon olarak tanımlarken, Fars kökenli muhafazakar çevreler bu sayıyı 13 milyona kadar düşürmektedir. Örneğin Dr. Mahmut Ali Çehregani’ye göre, İran, nüfusunda en büyük çoğunluk Türk soylulardır. İran Azerbaycanın’da yaşayan Oğuz Türkleri, Hazar denizi sahillerinde, Türkmenistan sınırlarında yaşayanlar, hemen onların altında yaşayan Bıçakçı Türkmenler, Horasan bölgesinde yaşayan Oğuz Türkü, ve Fars adlı eyalette yaşayan Kaşgay Türkü ve hemen hemen her vilayete dağılmış Türk nüfusu vardır. İsfahan dan, Hemedana, Tahrana neredeyse bütün şehirler de vardır. Çünkü İran coğrafyasın da Türk milleti bin yıldan beri vardır, var olmaya devam edecektir.

İki ülkenin işbirliğini sınırlayıcı konulara biraz girdiğimiz de “kimliği, etnik alt -kimliği” ve ulusal kimliği ve dış politika kimliği olmak üzere üç ayrı düzlemde dikkate değer başlıklar olduğu, bu başlıklar ile güvenlik arasındaki yakın ilişkiden söz etmenin mümkün olduğu ortada Doğaldır ki dış politik kimliğin kurumsal aidiyet temelli şekillendiği de bir gerçektir. İran’ın ilişkilerinde yaşanan kırılmaların geçmişte yaşanan sorunlardan ne farkının olduğu sorusuna verilen cevap ise bölgesel güç dağılımını yeniden belirlemesidir.

İki ülke arasındaki ilişkilerin temel dinamiklerinin hangi durumlarda değişme potansiyeli taşıdığını sorguladığımız da, iki ülke arasındaki gerginliklerin neden husumete dönüşmediğini, rekabet ve işbirliğinin hangi koşullarda derinleştiğini açıklamaya çalıştım.

Ne var ki 1990-91 eğitim öğretim yılına gelindiğin de Türkçenin yasaklandığı bu kadar zamana inat Türkçeyi ilk kez ders olarak okutulmasını, Tahran’ın Terbiyet Müderris Üniversitesi’nde okutulmasını sağlayan Dr. Mahmut Ali Çöhreganlı toplumsal barışa yaptığı katkılar nedeniyle ödüllendirilmesi gerekirken, 1995-96 yılında Milletvekili seçimlerine katılıp Tebrizden gerekli oyu almasına rağmen, İran İslami Şura Meclisi tarafından Milletvekili olamasına rağmen Meclise girmesi engellenmiştir. Bu da yetmemiş bir yıl fiilen hapis yattıktan sonra beş yıl ev hapsine çaptırılmıştır. Bu süre sonrası İnsan Hakları örgütlerinin müdahalesiyle, sağlık problemleri nedeniyle tedavi için Avrupa ülkelerine gitmiş, daha sonra yaşadığı Azerbaycan Cumhuriyetine ve Türkiye gelmiştir. Daha sonra ABD ye girmiş, halen orada yaşamaktadır.

1997 yılında İran da yapılan seçimler de STK ların duymak istediklerini söyleyen, Azerbaycanlıların desteğini alan Muhammet Hatemi İran’ın demokratkleşmesi ve hak ve özgürlükler konusun da adım atmamış, bu durum ülkede yaşayan milyonların devlete sadakati aşınmıştır.

Ahmedi Nejat iktidarı ise ekonomik krizle birlikte demokratikleşme durma noktasına gelmiştir. Yaşananlar İran Azerbaycan’ını daha derinden etkilerken, ortam milli kimliklerin oluşmasına ve içselleşmesine iklim oluşturmuştur. Türkiye-İran arasın da tarih ve kültür ortaklığı, ortak etnik kimlik gibi paydalar olmakla birlikte, sorun haline getirilmiş, ABD gibi Batılı ülkelerin kamçıladığı “Kürt kimliği konusunda ortaklıklar olduğu söylenmektedir.” Kürt nüfus üzerinden zenginlik ve diyalok oluşturmayı beceremeyen iki ülke, aralarında çoğunlukla güven ve işbirliğinin bir kaynağı değil mücadelenin bir aracı olmasına göre küresel oyuncular, bölgesel planlar yapmaktadır. Kürt ayrılıkçı terörünü uzun süreden beri İran, Türkiye’ye karşı politik bir silah olarak kullanması için dış odakların desteği ile dış kullandığı silah haline getirilmiştir. Ve İran tarafından Türkiye’ye karşı farklı amaçlar için farklı zamanlar da, farklı formatlar da kullanmaktadır. Bu tavrın temelin de ise, İran da yaşanan devrimden sonra ülkeden kaçan milyonları aşan muhaliflerin Türkiye’ye gelmesinin bedeli olarak görülmektedir. Buna İran-Irak savaşın da açık tutuğumuz, Kerkük Yumurtalık boru hattının açık tutulmasını ekleyerek faturayı kabartma çabası içine girmişlerdir.

1982’den itibaren İran’a gelen PKK’lılar, Türkiye’nin Irak, İran sınırları boyunca yerleştirerek, İran PKK ‘ya Türkiye aleyhine casusluk yaptırırken kendi Kürtlerini baskıaltında tutmuş ancak Türkiye ile arasında bir krizin patlamasını önlemek amacıyla sınırlarında PKKeylemlerine izin vermemiştir. Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etmesi sonrasında PKK ‘nın Van’ın kuzeyi, Ağrı ve Kars sınırı boyunca hareketlerinin İran tarafından desteklenmesinin gerisinde ise Türkiye’nin Azerbaycan ile bağlantısını kesme amacı vardır.

İran’ın PKK ‘yı Türkiye’ye karşı nasıl kullanabildiğini açıklarken iki husus üzerinde durmaktayarar vardır. Bunlardan bir tanesi iki ülkeyi birbirinden ayıran rejim kriteridir ki bunun da iki yönü ağırlık kazanmaktadır. Birincisi İran İslam Cumhuriyeti’nde etnik kimlikleri örten baskın bir üst kimliğinvarlığı diğeri ise gerektiğinde en sert tedbir ve uygulamaları devreye sokabilecek otoriter yönetimdir.

İran’ın en temel etnik sorununu Kürt meselesi değil, “Türk Sorunu” inşa etmiş oluşturmasıdır. İran İslam Devrimi esnasında (1978-80) Türkiye’nin Tahran Büyükelçisi olan Turgut Tülümen hatıralarında İran milliyetçilerinin Türkiye’ye karşı izledikleri politikanın temelinde iki ana hedef bulunduğunun altını çizmiş ve şunları söylemiştir:” Birincisi Azeri nüfusu geri planda tutmak ve mümkünse İran kültürü içinde eritmek; ikincisi de bir yakan topu andıran Kürt sorununu Türkiye’nin kucağına atabilmektir.İhtilali birlikte yaptıkları Azerbaycan Türklerini yıpratmanın yolunu; dış mihraklarla işbirlikçi ve devrim aleyhtarı” diye suçlamakta bulmuşlardır.” Son yıllarda Tahran tarafından uygulanan, Türklerin yaşadığı coğrafya da bulunan gölleri kurutarak, ruhsatsız kuyuların önünü açarak, tarım alanlarını çölleştiren, bunun üzerinden zorunlu demoğrafik değişim ve yerleşim politikaları çerçevesinde İran içerisinde yaşayan Kürt grupların İran Azerbaycan Türklüğünün batısı olan Türkiye sınır bölgelerine ve İran da ağırlıklı olarak Azerbaycanlıların yaşadıkları yerleşim merkezlerine maddi destekler sağlanarak konuşlandırılması ve Urumiye gölünün kurumasına kayıtsız kalmaları, İran’ın tehdit algılamasında Türkiye’nin nasıl bir konuma sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

İran 2021 Seçimleri

18 Haziran 2021 Cuma günü İran’da yaşanacak seçimler yeni bir yönetim mi? Yoksa eski yönetimin bir güncellemesini mi getirecek göreceğiz.

İran seçim sathına girdi. Ancak; var olan sistem de adaylar seçimlerden ancak 20 gün önce başvuru yapabiliyor. Yapılan başvuruya, dini otorite beş günde cevap veriyor. Adaya dini otorite onay verse bile, on beş günlük bir propaganda süresi kalıyor. Bu kadar propaganda süresinde adayların kendilerini tanıtmaları ve propaganda yapmaları ne derece mümkün?

Bu seçimlerin önemli unsurlardan biri ABD’nin başını çektiği AB’nin de içinde bulunduğu, Nükleer geliştirme konusunda yapılacak görüşmelerin yeniden açılmasıdır. İran geçen zamanda Nükleer konuda istediği seviyeye gelmiştir. Bu durumu onaylatıp, yasakları kaldırıp ülkeyi yeniden dünya ile entegre etmesi gibi iktidar da bulunanların bir gündemi olduğunu gösteren belirti görünmüyor. Ancak buna karşı gelişecek bir muhalif görüşün ortaya çıkacağı, örgütleneceği, söylem geliştireceği bir iklim de yok.

Bunları söyledikten sonra İran seçimlerini ABD/ AB görüşmeleri başlatalım anlayışı ile buna karşı olan anlayış arasın da yaşanacağını söylemek doğru olur. Ya ABD ve AB ile uyumlu bir yönetim, ya da şimdi ki politikalarına devam edecek bir yönetim arasında yaşanacak bir seçime hazır olmalıyız.

İran seçimlerinin Ortadoğu dengelerini de derinden etkileyeceği gerçeğinden hareket edersek, seçimlerin sıcak geçeceğini ve her halükarda yeni değişimlere neden olacak olacağını söyleyebiliriz. Bu günden bunları öngörmek kolay değil. Ancak seçimlerin değişime neden olacağını söylemek de sır değil. Yazdıklarımızın açıklayıcı gücü çok değildir, ancak ABD İran ve arkasından 26 Eylül 2021’de Almanya da yaşanacak seçimler, Almanya’nın belirleyici bir güç olarak için de olduğu, AB’nin geleceği için de, ABD/AB ilişkisi açısından ve bölgeye yansıması, yakınlaşmaları, karşıtlıkları konusu etkili olacaktır. Almanya seçimlerinin küreselde belirleyici etkileri bölgede hissedilecektir. Almanya’da Merkel politikalarında bir değişim yaşanmasa da, ülkelerin konumlarında yaşanacak değişim bazı konularda yeni analizler yapmayı zorunlu kılacaktır.

Yaşanacak seçimlerin sonuçları ABD de seçimler coğrafi uzaklığa bakılmaksızın etkiliyorsa, komşumuz İran’da yaşanan seçimler Türkiye İran ilişkilerini etkileyici niteliktedir. Türkiye, Çin İran – İsrail ilişkilerini örnek almalıdır.

Çin bir taraftan İran la dolar dışı takasa dayalı büyük çapta petrol alım sözleşmesi yaparken, İsrail ile de çıkan gazın taşınmasını temel alan kanal projesi gibi projelerin finansmanını ve limanlarının işletmesi anlaşması yapıyor.

İran’ın Azerbaycan toprağı olan Dağlık Karabağ işgali sırasın da, sınıra kurduğu askeri dinleme tesisi ile elde ettiği bilgileri Ermenistan yetkilileri ile paylaştığı gerçeğinden hareketle ilişkileri doğru okumaya ihtiyaç vardır.


Abdullah Buksur

Yorumlar