KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. İran
  4. »
  5. Muhammed Rumeyhi: İran, İsrail ve tehlikeli oyunun sonu

Muhammed Rumeyhi: İran, İsrail ve tehlikeli oyunun sonu

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 9 dk okuma süresi
24 0

Önümüzde açıklanmış bir dizi gerçek ve aynı zamanda modern tarihte yaşanmış deneyimler var; bunların hepsi bize “tehlikeli oyunların her zaman bir sonu” olduğunu gösteriyor!

Açıklanan gerçekler, İran’ın Şah yönetiminin çöküşünden bu yana kendi toprakları dışında savaştığını, çünkü bunu yapmazsa kendi topraklarında savaşmak zorunda kalacağını sık sık söylediğidir. Bu, İran’ın aleni açıklamalarında pek çok kez tekrarlandı ve kökleri modern İran tarihi anlatısına dayanan eski bir tarihsel takıntının sonucudur. Buna göre Muhammed Musaddık’ın 1953’teki devrimini başarısızlığa uğratan Amerikan müdahalesiydi. O zamandan bu yana, bilmek isteyen herkes için o dönemde Amerikalıların Musaddık devrimini engellemede başarısız olduğu ve devrimi engelleyenin İran içindeki muhafazakâr güçler olduğu açık bir şekilde ortaya çıktı. Ancak bu yorum, belki işine gelen sebeplerden ötürü İran’ın devrimci psikolojisine dahil olmadı.

İran, sınırların dışında savaş fikrinden yola çıkarak, devletleri dışlayıp Lübnan’da Hizbullah, Iraklı milisler, Yemen’de Husiler, Filistin’de Hamas ve İslami Cihat gibi bölgesel güçleri teşvik etti, finanse etti ve destekledi. Kaosa yol açsa da bunları kendi ülkelerine karşı ayaklanmaya cesaretlendirdi ve bunun için silahlandırdı. Çevredeki savaşları körükledi. Neden olduğu kaos onun için önemli değildi, asıl önemli olan “Büyük Şeytan” ABD, ardından İsrail ve İran projesinin ciddi hiçbir faydası olmadığını düşünen diğer ülkelerle savaşmaktı. İsrail, kendisinden uzak durdukları sürece bu ülkelerin iyiliği ya da kötülüğüyle pek ilgilenmiyordu. Kaldı ki 2006’da Lübnan’da olduğu gibi, bu ülkelerden biri ile çarpışsa bile onu etkisiz hale getirebilirdi.

Dünyanın ruh halini ve ittifakların gidişatını değiştiren uzun ve ölümcül Gazze savaşı ile İsrail’in Batı’da halk düzeyinde kınanması, İsrail’i sorunun sadece Gazze değil Tahran olduğuna ikna eden unsurlar arasında yer alıyor. Tahran bu grupları silahlandırmaya ve finanse etmeye devam ettiği sürece, İsrail’in güvenliği yalnızca uğradığı maddi zarar açısından değil, aynı zamanda en yakın müttefiklerinden kendisini mahrum ettiği için de tehlikede olacaktı. Bu nedenle İran’ı doğrudan sahaya çekmeye karar verdi.

Bu noktada tarihe gidelim. İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere Başbakanı Winston Churchill, ABD’nin Mihver ülkelerine karşı Müttefiklerin yanında savaşa girmesi için dua ediyordu. Çünkü en güçlü ülke oydu ama ABD savaşa girmekte tereddüt ediyordu. Ancak Japon askeri kuvvetleri Pearl Harbor’a saldırarak tarihi bir hata yaptı, ardından olaylar tersine döndü ve Müttefikler Amerikan müdahalesi sayesinde zafer kazandılar. Bölgemizde de ayrıntılarına girmeye gerek olmayan ve temelinde bir yanda savaşa çekmenin, diğer yanda abartı hatasına düşmenin yattığı benzer olaylar bulunuyor (1976’da Abdunnasır ve 1990’da Saddam).

Netanyahu’nun Pearl Harbor gibi bir bahanesi yoktu. İran’ı gölgelerden açığa çıkmaya, gizlilikten görünür olmaya zorlamak için bir bahane yaratmaya karar verdi, Şam’daki İran konsolosluğunu vurdu ve bu turu doğrudan kazandı. İlk olarak Batı’nın İsrail’e verdiği büyük destek geri döndü. Kendisini kısmen izole eden bir önceki siyasi pusulayı değiştirdi ve ihtiyaç duyduğu iç desteği kazandı. Dahası İran’ın iddialarını yeniden gündeme getirdi. İran rejiminin uzun süredir propagandasını yaptığı “İsrail’i haritadan silmek” gibi tüm tehditlerinin ciddiyetini test etti.

İran konsolosluğunu vurarak verdiği mesaj, Tahran’ın elindeki modern silahlarla ilgili propagandasına dayanarak “İsrail’i haritadan sileceğine” gerçekten inanan kitleler ve Arap kamuoyunun büyük bir kesimi karşısında, İranlı karar alıcıları ne yapacaklarını bilemez bir halde bıraktı.

Bu, ne yapacağını bilememe durumu “hem savaşma hem de savaşmama” ya da bir “halkla ilişkiler savaşı” yürütme kararı ile bitti. İran, füzelerini ve insansız hava araçlarını gönderdi, sonra da nereye gönderdiğini söyledi. Bu, eski ve iyi bilinen geleneksel bir hikâyeye benziyor. Anlatıldığına göre soylulardan biri iflas etmiş ve yumurta satmaktan başka çaresi kalmamış. Meydanda durup yumurta diye bağırırken, bir yandan da kendi kendine şöyle diyormuş: Umarım kimse beni duymaz!

İHA ve füzeler hikayesi son günlerde kapsamlı bir şekilde ele alındı, aynı şekilde İsrail’in vereceği yanıt da bekleniyordu.

Bunlar önemli değil, asıl önemli olan yaklaşan çözümdür; İran rejimi Ortadoğu’daki çalkantılara destek vermeye devam mı edecek, yoksa “ne kurt ne de koyunlar ölmesin” diye kapalı kapılar ardında “garantiler” elde etmeye mi çalışacak? Yani mevcut rejimin en önemli hedeflerinden biri olan dış müdahalelere karşı güvenliğini teminat altına almaya mı çalışacak? Aynı zamanda hem nükleer programını geliştirmekten hem de çevresine aktif müdahalede bulunmaktan vaz mı geçecek, yoksa etkili bir eylemde bulunma gücünün sınırlı olduğu ortaya çıktıktan sonra da rejim eski politikasını mı sürdürecek?

İsrail’e yanıt vermemesi veya “cuma günü olduğu gibi” sembolik bir yanıt vermesi yönündeki açık baskı, arka odalarda bir şeyler pişirildiği anlamına gelebilir. Bu, İran rejiminin Irak’ın özgürleştirilmesi savaşında tanık olduğumuz bilinen esnekliği nedeniyle uzak bir ihtimal değil. O zaman İran, kapalı kapılar ardında müdahale etmemeyi kabul etmiş, dahası Amerikan uçaklarının Irak’a saldırmak için İran hava sahasına girmelerine izin vermişti!

Sözün özü şu ki, geçmişin taktiklerine (yani vekalet yoluyla savaşa) geri dönüp bunları tekrarlamak mümkün değil. Ayrıca halkla ilişkiler savaşı da yararsız ve maliyetli, dolayısıyla bir uzlaşıya varmak gerekiyor. Bu uzlaşıda sunulacak kurban da Filistin, özellikle de ölüler, yaralılar, yerinden edilmişler ve açlar olabilir.

Bölgede yaşanan bu büyük değişimler karşısında, kendi ülkelerinin kaderini mahveden ve kalkınmalarını engelleyen, onları yoksulluk, sefalet ve iflasla baş başa bırakan Arap milis grupların aklı başına gelir mi? Lübnan, Yemen ve Suriye’de devlet yavaş yavaş geri döner mi? Filistinliler kendi aralarında bir uzlaşıya varabilir ve bu da onları bağımsız ve güvenli bir devlet kurmaya götürebilir mi? Bunlar yanıtlanması zor sorular. Ancak Ortadoğu bölgesinde onlarca yıldır hâkim olan mekanizmadan farklı olarak yeni bir dinamik ortaya çıktı; oyunun sonunun başlangıcıyla karşı karşıya bulunuyoruz.

Son söz; propaganda amaçlı ne kadar slogan ortaya atarsa atsın, Tahran’ın vesayeti altında acılar çeken Arap halklarının onun varlığından bıktığını İran’ın anlaması zor.
Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi’nde Sosyoloji profesörü…

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir