“Ben yine de nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin rahmetiyle bağışladığı müstesna. Muhakkak ki, Rabbim bağışlayıcı ve merhametlidir.”Yusuf/53
Eninde sonunda eğri kütükten doğru kereste çıkacak, ama kütüğün büyük bölümünü zayi edecek kadar çok yontmak lazım.
İlk Müslümanlarda Dünyevileşme Eğilimi:
Peygamberimiz, Ebû Ubeyde İbnü’l-Cerrâh’ı cizye vergisini tahsil etmesi için Bahreyn’e göndermişti. Ebû Ubeyde mal ile döndüğünde, uzun zamandır mahallelerindeki mescitte namaz kılıp Mescid-i Nebevî’ye gelmeyen Ensar’dan bir grup (Medineli Müslümanlar) onun gelişini duydular ve Peygamberimizle birlikte Mescid-i Nebevî’de sabah namazını kılıp önüne çıktılar.
Allah Resûlü uzun süredir görmediği sahabeyi görünce gülümsedi ve: “Ebû Ubeyde’nin Bahreyn’den bolca mal getirdiğini duydunuz sanırım?” buyurdu. Onlar da “Evet, yâ Resûlullah” dediler.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Müjdeleyin ve sizi sevindirecek nimetleri ümit edin! Vallahi, ben sizin adınıza fakirlikten korkmuyorum.
Fakat ben, sizden önceki ümmetlerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin de önünüze serilmesinden, onların dünya malı için birbirleriyle yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden ve dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.”
Buhârî, Müslim ve Nevevî’nin Riyâzü’s-Sâlihîn’inde de nakledilmiştir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz durum, yalnızca münferit bir ahlaki çözülme değildir. Bu durum; inanç felsefemizin algımızı belirleme biçimindeki sakatlığın, ilim ve bilgi eksikliğinden peydahlanan değer yoksunluğunun ve bunun bizde yarattığı davranışların doğal bir sonucudur.
İçinden geçerken sadece aklımızla değil ruhumuzla da tiksindiğimiz bu lağım çağına karşı; cesur olduğu kadar iyi niyetli de olan bir duruşla yeni bir yol çizmek zorundayız.
Çünkü bu işleri yapanlar kadar görmezden gelenler de suçludur. Onlara, yani görmeyen ya da görmezden gelenlere dönüp “Neden görevinizi hakkıyla yapmadınız?” dediğimizde her an karşımıza çıkıp biri şöyle diyebilir: “Bunlar alnı secde gören insanlardı, bunlardan böyle bir şey beklemiyorduk.” Bu cevap hukuken suçu hafifletmez, lakin bizim ruhumuzu yaralar.
Çünkü alnın secde görmesi bizi birbirimize ve temel ahlaka bağlar. İnancımızın, inancımızdan kaynaklı temel ahlakımızın ve birliğimizin derinden aldığı yarayı tamir etmek için ne yapacağımızı şaşırırız. Bu nedenle önce insan gerçeğini doğru görüp, doğru anlayıp, doğru analiz ederek görünürdeki ibadetten kaynaklı ayrıcalıklı insan kabulünü ve bakış açısını terk etmeliyiz.
Kapitalizmin Filozofu Deleuze’ün İnsanı:
Kapitalizmin filozofu olarak nitelendirilen Fransız düşünür Deleuze, kabaca dünyadaki bütün gelişmeleri insanın davranış kaynağı olan hazza ve haz arzusunun doğurduğu faaliyetlere bağlar.
Aslında Freud bile insan konusunda bu kadar materyalist değildir. İnsanı haz ve arzuları üzerinden tanımlama noktasında Freud, Deleuze’den ayrılır. Freud; insanı geçmişi, hormonları; aynı zamanda bilen, anlayan ve kaydeden bir varlık olarak algılar. Yani haz ile arzunun ürettiği bilgi ve diğer tüm alemî bilgilerin bir araya gelerek insanı “arazlı” biçimde inşa ettiği önyargısıyla bir insan teorisi kurgular.
Deleuze ise insanı sadece ve sadece hazlarından kaynaklanan arzulara sahip ve bu hazlar ile doğurduğu arzularla dünyadaki tüm değişimin sebebi olan basit, biyolojik bir canlı türü olarak tanımlar.
Büyük Cihat Kavramının Hedeflediği: Haz ve İrade Dengesi:
Aslında İslam da ilk doğuşundan beri insani tavrın ve biyolojik gerçekliğin insanı yönlendiren en büyük etmen olduğu tespitini kabul eder; ancak önemli bir farkla: İnsan olmanın gereği olarak derinleşen bir bilgelikle iradeyi tesis etmek ve o iradeyi kullanarak haz-arzu yönelimini kontrol edilebilir kılmak.
Tebük Seferi’nden sonra söylendiği rivayet edilen “Küçük cihat bitti, büyük cihada dönüyoruz” hadis-i şerifi de insanı tam olarak doğru yerden görür ve tanımlar. İnsanın en büyük ve en yönlendirici güdüsünün haz ile ondan doğan arzular olduğunu kabul ederek esas büyük mücadelenin bu alanda verilmesi gerektiği tezini önümüze koyar.
İslam kaynaklarında senedi zayıf kabul edilmesine rağmen bu rivayet, tasavvuf erbabı tarafından sıklıkla kullanılır.
Çünkü mana değeri açısından insani bir davranışın üst bir kontrol sistemi ile iradenin hâkim kılınması mücadelesini önceler; insani yüksek ahlakı teşvik eden yönüyle kaynağını Kur’an’dan alan, bilgece bir akıl-irade dengesini gözeten ve bunun ortaya çıkarılmasını öğütleyen İslam ahlakına son derece uygundur.
İnsanın mücadelesini dış alemden, içsel hesaplaşma sonrasında gelecek haz-arzu duygusunun yarattığı iklimden akıl ile kontrol alanına taşır.
Dünyevileşmenin İtikadi Kaynakları:
İbn Teymiyye (Doğumu: 1263 – Ölümü: 1328)
Büyük cihadı önceleyen hadise karşı çok sert bir tavır takınarak “Bu hadis Müslümanların gerçek cihadı önemsizleştirmeleri için uydurulmuş büyük bir yalandır” diyor.
Bence bu hadise karşı bu kadar sert olmasının iki önemli sebebi var:
1- Selefî itikadın akıl yerine nakli önceleyen temel felsefesidir. Bu bakış manaya odaklanmak yerine, hadisin senedinin zayıf olması sebebiyle maddi dayanaklara sahip olmadığına odaklanır. Çünkü Selefîlik temel mantık olarak manayı şekle tercih etmez ve kendi içinde tutarlı olmakla beraber, mana açısından Kur’ani ve Peygamberi düşünüşe uygunluğunu değersiz bulur.
Selefîler bu konuda neredeyse Haricî mantığına yakın bir tavır geliştirmişlerdir. Bu tavrın sebebi de ilk dönem siyasi karışıklıklardan doğan mezhepleşme ve faaliyetlerin çoğunun, algılardan kaynaklı kafa karışıklıklarının yarattığı durumdur. Bu nedenle temelde gaye, İslam dünyasındaki kaotik durumun yarattığı çatışmalara din alanında mantık sadelikleri ile son verme çabasıdır.
Peki Selefî itikat bu konuda başarılı bir sonuç doğurmuş mudur? Tam tersi, İslam dünyasındaki çatışmaların esas kaynağı olan tekfirciliğe zemin oluşturmaktan başka bir işlev görmemiştir.
2- İbn Teymiyye bir Müslüman olarak 10-15 yaşları arasında iki büyük Haçlı saldırganlığının muhatabı olan bir bölgede yaşıyordu. Bu Haçlı Savaşları onda bir şeyi önceleme düşüncesine sebep oldu; o çağda o bölgede silahlı mücadele hayati bir şeydi.
Bu nedenle bu hadisi bırakın anlamayı, din dışı ilan etmişti.
İşte bütün meselemiz bu mantıkla başlıyor.
Peygamber’in insanın biyolojik gerçeğini kabullenip haz-arzu ve irade dengesinin kurulması mücadelesini en büyük mücadele diye sunmasını kabullenemeyecek kadar dış saldırganlığa maruz kalmış olmanın yarattığı ruh hali diye analiz edebiliriz. Bu, durumu makul görmek ya da kınama gerektirecek bir durum olmaktan çok, bu insan tipini anlamamızı sağlayan bir bilgi olarak değerlendirilebilir.
Yukarıda çizdiğimiz Selefî siyasal İslamcı tipi ile bugünlerde çokça muhatap olmak zorunda kaldığımız için birçok insanda bu tavrı müşahede ediyoruz.
Güçlü, iyi ve işe yarar Müslüman olmayı; çağın gereği olarak kapitale, mevkiye, makama sahip olmak sanıyorlar.
Bu nedenle de İslam’ı başkalarına uygulama yükümlülüğünün kendilerine uygulamaktan daha öncelikli olduğuna iman ettikleri için bu yükümlülüklerini yerine getirebilmek adına her yolu meşru görüyorlar. Din adına gerçekleşen bu dünyevileşmeyi Kur’ani mantıkla “Yahudileşme” diye anlarsak abartmış olmayız.
Çünkü Kur’an’ın lanetlediği Yahudi ırkı değil, Yahudi zihniyetidir. Bu zihniyeti kısaca şöyle özetleyebilirim: Hedeflediği güç alanına giderken yolun meşruiyeti konusunda hassasiyetini yitirmiş insan tipi. Türklerin tarih boyunca dâhil oldukları düşünce ise yolun da meşruiyetini savunan İmam-ı Azam ve Mâtürîdî çizgisidir.
Nesefî ve Mâtürîdî’ye göre insan sonuçtan sorumlu değildir. İnsan sadece ve sadece seferden sorumludur; yani bir şeyleri değiştirme çabasıdır yükümlülüğü. Çünkü sonucun takdiri Allah’a aittir. Çünkü onlarda vaka anlayışı tek sebebe irca edilemeyecek bir anlayıştı. Âlemdeki binlerce sebebe hâkim değilseniz, vakaların da bilmediğiniz binlerce sebep nedeniyle farklı sonuçlanabileceğini kabul edersiniz.
Ben bunu biraz Batı pozitivist düşüncesini derinden sarsan Einstein’ın İzafiyet Teorisi’ne benzetiyorum: “Aynı sebepler aynı şartlarda olsa bile aynı sonucu doğurmaz.” Bu sebep-sonuç ilişkisi Mâtürîdî’nin sefer yükümlülüğünü emir kabul ederek zaferin takdirini Allah’a ait gören itikadı ile örtüşüyor.
Fonculara Ne Yapmalı?
“Haram yalnız gelir, ama giderken yalnız değildir; yanına helali de alır gider.”
Türkiye’de ne olursa olsun affedilmeyecek suçluların başında; temel değerlerimize tabi gibi görünen, inancımızı ve kültürümüzü bir maske gibi giyinen, milletin değerlerini kullanarak yine o milleti millet yapan harcı bozan hainler gelir.
Bu yapılar temel olarak iki grupta toplanabilir:
1. FETÖ ve FETÖ gibi davranan dini cemaatler, partiler, ideolojiler
2. Siyaseti sadece maddi beklentilere araç edinen foncular vb. belediye vurguncuları.
Bu insanları sadece cezalandırmak yetmez; örtündükleri parti, ideoloji, tarikat, cemaat ve İslam hırkasını da üzerlerinden söküp almak gerekir.
Meşhur hikâyedir: Kanadı derviş hırkalı biri tarafından kırılan kuş, Halife’ye gider. Halife kısas uygulanmasını (ceza hukukundaki dengiyle cezalandırma ilkesi gereği adamın kolunun kırılmasını) teklif ettiğinde kuş şöyle der: “Kolunu kırmayın, üzerindeki derviş hırkasını çıkarın yeter. Çünkü ben o derviş hırkasını görünce bana zarar vermez diye düşünmüştüm.”
Bu odaklara af çıkarmamak; bu adamların ve kadınların bir daha İslam ahlakına güvenen insanlara zarar vermesini ve İslam ahlakından şüphe duyulmasına sebep olmasını engelleyecektir. Emin olun, büyük cihadı terk etmiş bu insanların bünyeye verdiği zarar, fiilî bir işgalle bile kıyaslanamaz. En büyük cihat, büyük cihadı terk etmiş insanlara karşı yapılan cihattır.
Kokan Tuz mu, Yoksa Tuzluk mu?
“Kadıyı satın aldığın gün adalet ölür.
Adaleti öldürdüğün gün devlet de ölür.”
Fatih Sultan Mehmet
Şimdi gecikmeden şuna karar verip yola çıkmalıyız:
Kokan tuz mudur, yoksa sadece elimizdeki tuzluk mu?
Benim cevabım: Kokan topyekûn tuz değil. Ancak tuzu koyduğumuz bazı kaplardaki tuzlar kokmuş olabilir; içindekini değiştirmek yeterli gelecektir.
Çünkü Bilge Peygamber’in temiz ahlakı hayatımızda ve arayanlar için teorik bir iddia olarak değil, bu ahlakı hayatının gayesi edinmiş, yaşamaya çalışan insanlar sayesinde açık ve seçik bir şekilde ortada durmaktadır.
Önerim:
Yaklaşık 2 yüzyıldır İslam dünyası ağır saldırı ve işgal altında olmanın getirdiği bir psikoloji ile İbn Teymiyye tavrı sergileyerek büyük cihadı unutmasına sebebiyet verecek bir ruh haline bürünmüş; örgütlenmelerini ve önceliklerini bu alana kaydırmıştır. Bugün artık yaygın bir şekilde İslam dünyasında hâkim olan anlayış budur.
Yapılacak tek şey; İbn Teymiyye öğretisini din zannedenleri devlet ve cemiyet alanından çıkarıp Yesevî’nin büyük cihat mektebinin birinci sınıfına başlatmak ve küçük cihadı da onlarla sürdürmektir.
Yalçın Hatunoğlu

