Küresel ticaretin kalbi olarak kabul edilen deniz yolları, tarih boyunca yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve güvenlik mücadelelerinin de merkezi olmuştur. Günümüzde dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazı etrafında ortaya atılan “ücret karşılığı güvenli geçiş” iddiaları, uluslararası hukuk ile güvenlik ekonomisi arasındaki sınırların yeniden tartışılmasına neden olmaktadır.
İlk bakışta bu uygulama, devletlerin egemenlik hakları çerçevesinde değerlendirilmek istenebilir. Ancak kriminolojik açıdan bakıldığında mesele daha karmaşık bir boyut kazanmaktadır. Uluslararası suç araştırmalarında kullanılan “protection racket” (koruma haraççılığı) kavramı, bir aktörün önce güvenlik tehdidinin oluşmasına izin vermesi veya tehdidin devam etmesinden fayda sağlaması, ardından da ücret karşılığında koruma hizmeti sunması şeklinde tanımlanır. Bu model, geleneksel mafya yapılanmalarının en bilinen gelir mekanizmalarından biridir.
Elbette bir devleti doğrudan suç örgütüyle eşitlemek mümkün değildir. Ancak son yıllarda gelişen Devlet-Kurumsal Suç (State-Corporate Crime) ve Devlet Destekli Organize Suç (State-Crime Nexus) teorileri, devletlerin ekonomik ve stratejik çıkarlar uğruna suç ekonomilerine benzer yöntemler geliştirebildiğini göstermektedir. Hürmüz’de ortaya çıkan tablo da bu açıdan dikkat çekicidir. Eğer güvenli geçiş, tüm ticaret aktörleri için eşit ve hukuki bir hizmet olmaktan çıkıp belirli ücretler karşılığında sağlanan ayrıcalıklı bir imkâna dönüşüyorsa, burada klasik güvenlik anlayışından uzaklaşıldığı söylenebilir.
Kriminolojide bir diğer önemli kavram olan “rent-seeking” (rant arayışı) de yaşananları anlamak için faydalıdır. Rent-seeking, ekonomik değer üretmek yerine mevcut bir kaynağın kontrolünden gelir elde etmeyi ifade eder. Enerji yollarının ve boğazların stratejik önemi düşünüldüğünde, güvenliğin kendisinin bir gelir kalemine dönüştürülmesi yeni bir jeopolitik rant modeli yaratmaktadır.
Bu durum aynı zamanda “risk commodification” (riskin metalaştırılması) sürecine işaret etmektedir. Tehdit tamamen ortadan kaldırılmamakta, aksine yönetilebilir bir seviyede tutulmakta ve bu risk üzerinden ekonomik değer üretilmektedir. Modern güvenlik piyasalarının temel mantığı da budur: Tehlikenin sona ermesi değil, sürdürülebilir hale gelmesi.
Hürmüz’de yaşanan tartışmalar yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi değildir. Bu gelişmeler, gelecekte küresel ticaret yollarında güvenliğin nasıl sunulacağına ilişkin önemli ipuçları vermektedir. Eğer uluslararası toplum bu tür uygulamalara sessiz kalırsa, deniz hukukunun yerini fiilen “jeopolitik vergi” sistemleri alabilir. Bu durumda korsan bayrakları taşıyan gemiler yerine, uluslararası meşruiyet görüntüsü altında faaliyet gösteren yeni aktörlerle karşı karşıya kalabiliriz.
Sorulması gereken soru artık şudur: Hürmüz’de satılan şey gerçekten güvenlik midir, yoksa yönetilen bir tehdidin bedeli mi? Bu sorunun cevabı, yalnızca Ortadoğu’nun değil, küresel ticaret düzeninin geleceğini de belirleyecektir.
YAKUPHAN OKUT

