Birleşmiş Milletler, insanlığın savaşlardan yorulduğu bir dönemde, “bir daha asla” diyebilmek için kuruldu. Fakat aradan geçen on yıllar bize rahatsız edici bir soru bırakıyor: Birleşmiş Milletler gerçekten bütün devletlerin eşit olduğu bir dünya düzenini mi temsil ediyor, yoksa II. Dünya Savaşı sonrasının güç dengelerini bugüne taşıyan bir kurum olarak mı kalıyor?
Sorunun merkezinde “egemen eşitlik” ilkesi var. Kâğıt üzerinde devletler eşit. Fakat Güvenlik Konseyi’nin yapısına baktığımızda bu eşitliğin sınırları hemen ortaya çıkıyor. Beş daimî üyenin veto hakkı, tek bir devletin dahi bütün Konsey kararını bloke edebilmesine imkân tanıyor. Dolayısıyla uluslararası hukuk açısından eşit kabul edilen devletler, karar alma gücü bakımından eşit değil.
İşte burada yeni bir BM doktrinine ihtiyaç duyuluyor: Eşit Egemenlik Doktrini.
Bu doktrinin çıkış noktası basit ama sarsıcı: Egemen eşitlik yalnızca devletlerin hukukî statüsünde değil, uluslararası karar alma mekanizmalarında da görünür olmalıdır.
Srebrenitsa bunun neden gerekli olduğunu gösteren en acı örneklerden biridir. BM tarafından “güvenli alan” ilan edilen Srebrenitsa, Temmuz 1995’te düştü ve ardından binlerce insan öldürüldü. BM’nin kendi değerlendirmeleri de örgütün ve üye devletlerin bu süreçte ciddi başarısızlıklar yaşadığını ortaya koydu. Sorun yalnızca sahadaki askerlerin sayısı değildi. Mandatın belirsizliği, siyasî iradenin yetersizliği ve karar mekanizmalarının gerçek tehdit karşısında etkisiz kalması da sorunun parçasıydı.
Buradan çıkarılması gereken ders açıktır: Bir uluslararası kuruluş bir topluluğa “güvendesiniz” diyorsa, bu sözün arkasında gerçek bir koruma kapasitesi bulunmalıdır. Aksi hâlde “güvenli bölge” ilanı, koruma değil, diplomatik bir temenniden ibaret kalır.
Lübnan örneği ise başka bir soruyu gündeme getiriyor: Kurallar herkese aynı şekilde mi uygulanıyor?
2006 tarihli 1701 sayılı Güvenlik Konseyi kararı, hem Hizbullah’ın saldırılarının sona erdirilmesini hem de İsrail’in saldırı niteliğindeki askerî operasyonlarını durdurmasını öngörüyordu. Aynı zamanda İsrail güçlerinin çekilmesini, Lübnan ordusu ve UNIFIL’in konuşlanmasını ve Güney Lübnan’da devlet ve UNIFIL dışındaki silahlı unsurların bulunmamasını öngören hükümler içeriyordu.
Ancak Ortadoğu’daki uzun tarih, uluslararası toplumun kararlarının uygulanması konusunda ciddi tartışmalar doğurdu. Buradaki mesele herhangi bir tarafı peşinen haklı veya haksız ilan etmek değil. Asıl mesele, aynı hukukî ölçünün benzer durumlarda gerçekten aynı biçimde uygulanıp uygulanmadığıdır.
Eşit Egemenlik Doktrini tam da burada “çifte standart yasağı” öneriyor.
Saldırının faili kim olursa olsun saldırı aynı hukukî kriterlerle incelenmeli. Sivillere yönelik ihlaller, işgal, zorla yerinden etme ve ateşkes ihlalleri aynı standartlarla değerlendirilmelidir. Devletin büyüklüğü, askerî gücü, ekonomik ağırlığı veya diplomatik müttefikleri hukukî ölçüyü değiştirmemelidir.
Bunun için BM bünyesinde bağımsız bir Uluslararası Uygulama Komisyonu kurulabilir. Komisyon, büyük çatışmalarda alınan kararları, taraflara yüklenen yükümlülükleri ve bu yükümlülüklerin nasıl uygulandığını karşılaştırmalı biçimde inceleyebilir.
Aynı zamanda veto sistemi yeniden ele alınmalıdır. Tek bir daimî üyenin kararı bloke etmesi yerine kolektif veto modeli tartışılabilir. Genel Kurul’un yanında dünya nüfusunu daha doğrudan temsil eden bir “Dünya Halklar Meclisi” fikri değerlendirilebilir.
Bütün bunlar BM’yi zayıflatmak değil, tam tersine yeniden meşrulaştırmak anlamına gelir.
Çünkü bugün asıl tehlike Birleşmiş Milletler’in fazla güçlü olması değil; dünyanın büyük bölümünün, uluslararası düzenin herkese aynı mesafede durduğuna artık ikna olmakta zorlanmasıdır.
BM’nin geleceği yeni bir güç hiyerarşisi kurmakta değil, mevcut hiyerarşiyi hukukla sınırlandırmakta yatıyor.
Çünkü gerçek anlamda birleşmiş bir milletler topluluğu, bazı devletlerin daha eşit olduğu bir sistem değil; güçlü ile güçsüzün aynı hukukun karşısında durabildiği bir sistemdir.
YAKUPHAN OKUT

