Sirojiddin Tolibov: Orta Asya Rusya İçin Neden Bu Kadar Önemli?
Rusya’nın Orta Asya’ya ihtiyaç duyması, toprak veya kaynak eksikliğinden kaynaklanmıyor. Mesele çok daha derin. Bu bölge olmadan, Rusya’nın kendisini belirgin nüfuz alanlarına sahip “büyük bir güç” olarak hissettiği o alışılagelmiş dünya tablosu çökmeye başlıyor.
Bu durum, ABD’nin Venezüella veya Grönland’a bakışına benziyor. Mevzu açgözlülük değil, korkudur: Güvenlik, statü ve gelecekteki fırsatlar üzerindeki kontrolü kaybetme korkusu. Bir ülke harita üzerinde devasa görünebilir; ancak çevresinde bir nüfuz alanı yoksa, siyasi olarak artık “büyük” kabul edilmez. Moskova’nın kaçınmaya çalıştığı senaryo tam olarak budur.
Ancak asıl sorun, Orta Asya’nın kendisinin büyük ölçüde değişmiş olmasıdır. Bölge artık “Sovyet sonrası belirsizlik” içinde yaşamıyor. Yerel elitler, çok kutuplu dünyada var olmayı öğrendiler. Farklı güç merkezleri arasında manevra yapıyor, pazarlık ediyor ve dış aktörlerin rekabetinden çıkar sağlıyorlar. Rusya onlar için artık tek seçenek değil; anahtar nokta da burası.
Eskiden Moskova’nın etkisi neredeyse otomatik olarak işlerdi: Ortak dil, alışkanlıklar, ekonomik ve askeri bağımlılık, geçmişin ataleti… Bugün bunlar artık yeterli değil. Nüfuzun sürekli teyit edilmesi gerekiyor ancak Rusya’nın bunun için ayırabileceği kaynaklar gözle görülür şekilde azaldı.
Ukrayna’daki savaş ve Batı’nın yaptırımları bu etkiyi daha da derinleştirdi. Moskova şu an kendi hayatta kalma mücadelesine ve Batı ile girdiği zıtlaşmaya odaklanmak zorunda. Bu durumda “cömert ve özgüvenli bir ortak” rolünü oynaması zorlaşıyor. Orta Asya bunu net bir şekilde hissediyor. Rusya ile ilişkileri koparmıyorlar ama geleceklerini, artık aşırı yüklenmiş ve sınırlanmış görünen tek bir güç merkezine bağlamamaya çalışıyorlar. Bu, Rusya karşıtı bir tercih değil; rasyonel bir hayatta kalma stratejisidir.
Ayrı ve giderek önem kazanan bir diğer faktör de Orta Asya entelektüellerinin Rusya’ya bakışıdır. Üniversite çevrelerinde, gazeteciler arasında, göçmenlerin bir kısmında ve şehirli gençlikte Ukrayna savaşı “istilacı ve emperyalist” bir girişim olarak algılanıyor. Fakat mesele sadece ahlaki yargılar değil. Orta Asya ülkeleri bu savaşla birlikte başka bir şeyi de kendi gözleriyle gördüler: Rusya, uzun süre iddia edildiği gibi dünyanın en güçlü ikinci ülkesi falan değil. “Yenilmez askeri güç” imajı bir mite dönüştü; bununla birlikte Rusya’nın “mutlak güç merkezi” olduğuna dair inanç da sarsıldı. Güç dengelerini dikkatle okumaya alışkın bir bölge için bu, oldukça ayıkltıcı bir sinyal oldu.
Buna ek olarak Çin güçleniyor. Pekin, Moskova’yı bölgeden doğrudan kovmuyor, ancak nüfuzun mantığını değiştiriyor. Çin; ideolojik sadakat dayatmadan veya geçmişten bahsetmeden ekonomi, altyapı ve uzun vadeli projeler sunuyor. Bölgesel elitler için bu, daha kullanışlı ve anlaşılır bir dil.
Rusya ise giderek daha fazla tarihin, ortak kaderin ve güvenliğin diliyle konuşurken; geleceğin diliyle konuşmakta zayıf kalıyor. Sonuç olarak Moskova önemli bir oyuncu olmaya devam ediyor ama artık kalkınmanın ana kaynağı değil. Dengeler değişiyor ve bu değişim her yerde hissediliyor.
Elbette Rusya bölgeden tamamen silinmiyor. Askeri üsleri, göçmen işçi kozu, kurumsal bağları ve kültürel birikimi hala yerinde. Fakat tüm bu araçlar eskisinden daha verimli çalışmıyor. Artık güvenin temeli değil, temkinli bir pazarlığın konusu olarak görülüyorlar.
Moskova, zayıflayan etkisini baskı veya güç gösterisiyle telafi etmeye çalıştıkça, bölge alternatif arayışlarını hızlandırıyor. Orta Asya ne Ukrayna senaryosunun tekrarlanmasını istiyor ne de başkalarının korkularının rehinesi olmayı.
Nihayetinde Kremlin için asıl zorluk, bölgenin elden gitmek üzere olması değil; bölgenin zaten “tek taraflı bağımlılık” mantığından çıkmış olmasıdır. Rusya nüfuzunu koruyabilir, ancak bunu sadece yeni gerçekliği kabul ederse yapabilir. Bu yeni nüfuz artık paylaşılacak, sınırlanacak ve sürekli sorgulanacaktır. Eğer eski hiyerarşi üzerinde ısrar edilirse, bölge ülkeleri kendi özerkliklerini sessizce ve kararlılıkla inşa etmeye devam edecektir.
İşte tam burada içsel bir çatışma doğuyor: İktidardaki uygulayıcılar (pragmatistler) için bu durum tatsız olsa da yönetilebilir bir gerçektir. Ancak Alexander Dugin gibi ideologlar için böyle bir dünya tablosu neredeyse katlanılamazdır. Onların mantığına göre Rusya, karmaşık dengeler sistemindeki oyunculardan biri değil, etrafında alan inşa edilen bir “merkez” olmak zorundadır. Nüfuzun artık mutlak ve ebedi olmadığını kabul etmek, onlar için bizzat “büyüklük” fikrinden vazgeçmek demektir. Ve muhtemelen hazmedilmesi en zor olan şey de budur.



Yorum gönder