İran’da savaş ve barış arasında güç mücadelesi: Pezeşkiyan’a rağmen radikaller nasıl harekete geçti?
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ABD ile yürüttüğü müzakerelerin başarıyla sonuçlanmasının ardından temmuz ayının başında siyasi nüfuzunun en güçlü dönemlerinden birini yaşıyordu. Bu sırada, savaşta öldürülen eski dini lider Ali Hamaney için düzenlenen cenaze törenine katılmak üzere Irak’a gitti.
Ancak cenaze törenleri sırasında Pezeşkiyan’a gelen bir haber İran yönetiminde büyük bir krize yol açtı.
İran güçleri Hürmüz Boğazı’nda üç ticari gemiye ateş açmış, saldırılardan biri Katar’a ait bir petrol tankerinde yangına, diğer bazı gemilerde ise hasara neden olmuştu. İran kısa sürede uluslararası kamuoyunun tepkisini çekti.
Pezeşkiyan’ın öfkelendiği ve Devrim Muhafızları Genel Komutanı General Ahmed Vahidi’yi telefonla aradığı bildirildi. Görüşmede Pezeşkiyan saldırının neden gerçekleştirildiğini sordu ve bunu pervasızca atılmış bir adım olarak değerlendirdi.
Olay hakkında bilgi sahibi İranlı yetkililer ile Devrim Muhafızları mensuplarının aktardığına göre Vahidi, saldırı emrini kendisinin vermediğini ve operasyon hakkında önceden bilgilendirilmediğini söyledi. Daha da önemlisi, savaş ve müzakerelerde kritik rol oynayan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’nin de saldırıdan haberdar edilmediğini belirtti.
Bu anlatı doğruysa, İran devlet mekanizmasının içinde ciddi bir komuta ve koordinasyon sorunu bulunduğu görülüyor. Ülkenin en hassas stratejik noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nda gerçekleştirilen bir saldırının, siyasi karar alma mekanizmasının bilgisi dışında yapılabilmesi, İran’daki güç merkezleri arasındaki bölünmenin boyutunu gösteriyor.
Mücteba Hamaney’in sessizliği
Bu krizin arkasındaki önemli unsurlardan biri de yeni dini lider Mücteba Hamaney’in siyasi görünürlüğünün son derece düşük olmasıydı.
Mücteba Hamaney mart ayında göreve gelmesinden bu yana kamuoyu önüne çıkmadı ve doğrudan açıklama yapmadı. Üstelik Pezeşkiyan dahil bazı İranlı yetkililerin, kendisine atfedilen bazı açıklama ve yazılı mesajların gerçekten ona ait olup olmadığı konusunda şüphe duydukları ileri sürüldü.
Bu durum, İran’daki karar alma mekanizmasının en kritik aktörünün doğrudan ve açık biçimde siyasi irade ortaya koymaması nedeniyle güç boşluğu oluşmasına yol açmış olabilir.
Pezeşkiyan cenaze törenlerinin sürdüğü sırada ertesi sabah Tahran’a döndü. ABD’nin hava saldırılarıyla karşılık vermesi üzerine iki ülke yeniden savaşa sürüklendi.
Bunun ardından İran yönetimi içerisinde son dönemin en sert siyasi hesaplaşmalarından birinin yaşandığı bildiriliyor. Üst düzey yetkililer arasında sert tartışmalar çıktı; iki general istifa etmekle tehdit etti ve taraflar birbirlerini ihanet etmek ve arkadan iş çevirmekle suçladı.
Güvenlik Konseyi’nde değişiklik
Bu çatışmaların ardından Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’nin yönetiminde değişiklik yapıldığı ve Mücteba Hamaney’in eski Devrim Muhafızları komutanlarından Muhsin Rızai’yi konseyin başına getirdiği belirtiliyor.
Rızai’nin tercih edilmesinin temel nedeni, farklı siyasi ve güvenlik grupları arasında aracılık yapabilecek deneyime sahip olmasıydı.
Ancak bu değişiklik İran’daki temel sorunu ortadan kaldırmadı.
İran’da savaşın nasıl yürütüleceği ve ABD ile müzakere edilip edilmeyeceği konusunda ciddi bir güç mücadelesi devam ediyor.
Radikallerin ağırlığı artıyor
Son gelişmeler, İran yönetiminde ABD ile anlaşmaya ve ekonomik sorunların çözümüne odaklanan daha pragmatik kesimlerin karşısında, çatışmanın sürmesini isteyen radikal güvenlik çevrelerinin güç kazandığını gösteriyor.
Geçen hafta İran ve ABD arasında yeniden karşılıklı saldırılar gerçekleşti. İran ilk kez Amerikan savaş gemilerini defalarca hedef alırken, ABD de en az sekiz İran petrol tankerini vurdu.
Bu nedenle İran’daki tartışma artık yalnızca “ABD ile savaş mı, barış mı?” sorusundan ibaret değil.
Asıl mücadele, İran devletinin savaş ve barış kararlarını kimin vereceği üzerinde yoğunlaşıyor.
Hüseyin Taib faktörü
Bu güç mücadelesinde adı özellikle öne çıkan isimlerden biri Hüseyin Taib.
İran güvenlik ve istihbarat yapılanmasının en etkili isimlerinden biri olan Taib’in, temmuz ayında üç ticari geminin hedef alınması kararının arkasındaki isimlerden biri olduğu yönünde iddialar bulunuyor.
İranlı yetkililerin aktardığına göre soruşturmalar saldırı kararının Taib’e kadar uzandığını ortaya koydu.
Taib’in uzun süredir ABD ile barış anlaşmasına karşı çıktığı ve İran’ın savaş sonrasında ABD’nin taleplerini kabul ederek taviz vermesinin yanlış olduğunu savunduğu belirtiliyor.
Taib kısa süre önce askeri personelin ailelerine yaptığı konuşmada müzakerelere kategorik olarak karşı olmadığını söylese de, İran’ın haklarını göz ardı eden ve karşı tarafın aşırı taleplerine taviz veren bir anlaşmanın kabul edilemeyeceğini ifade etti.
Mücteba Hamaney’in de kısa süre önce Taib’i, İran’ın iç güvenliğinden ve toplumsal olayların bastırılmasından sorumlu Besic güçlerinin başına getirdiği belirtiliyor.
Taib, daha önce 20 yıldan uzun süre Devrim Muhafızları istihbarat teşkilatını yönetti. 2022’de İsrail’in İran güvenlik yapılanmasına sızması ve Türkiye’deki bir komplonun engellenememesi gibi başarısızlıklar nedeniyle görevden alınmıştı.
Ancak Ali Hamaney’in savaşın başında öldürülmesinin ardından yeniden etkili bir konuma yükseldi. Yetkililere göre Mücteba Hamaney’in babasının yerine dini lider olarak seçilmesinde de önemli rol oynadı.
Hürmüz saldırısının arkasındaki asıl amaç ne olabilir?
İran konusunda uzman eski bir yetkili olan Ali Rıza Namur Hakiki’ye göre Hürmüz Boğazı’ndaki gemi saldırılarının amacı, Trump yönetimiyle varılan mutabakatı sabote etmek ve gelecekte yeni bir müzakere zemininin oluşmasını engellemek olabilir.
Bu iddia doğruysa, saldırı yalnızca askeri bir operasyon değil, İran içindeki siyasi mücadelede kullanılan bir araç anlamına geliyor.
Pezeşkiyan saldırının sorumlusunu öğrenmek istediğinde kendisine sahadaki komutanların kendi inisiyatifleriyle hareket ettiği söylendi. Komutanlara, İran’ın boğaz üzerindeki kontrolünü ihlal ettiğini düşündükleri gemilere merkezi yönetimin onayını beklemeden müdahale etme yetkisi verildiği öne sürülüyor.
Saldırının ardından Devrim Muhafızları’nın doğrudan sorumluluk üstlenmemesi de dikkat çekici. Çünkü örgüt geçmişte gerçekleştirdiği birçok saldırının sorumluluğunu açıkça üstlenmişti.
İranlı yetkililer daha sonra saldırılardan “başına buyruk unsurları” sorumlu tuttu.
Arakçi’nin Umman’a gönderilmesi
Tahran bir yandan askeri gerilimi sürdürürken diğer yandan diplomatik kanalları açık tutmaya çalıştı.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Washington ile gerilimi düşürmek amacıyla arabuluculukta önemli rol oynayan Umman’a gönderildi.
Ancak İran sokaklarında ve devlet televizyonunda müzakere ekibine yönelik sert eleştiriler yükseliyordu. Radikal çevreler, yapılan anlaşmayı açıkça hedef alırken gece gösterilerinde savaşın yeniden başlaması yönünde sloganlar atılıyordu.
Sonuç olarak ortaya oldukça çarpıcı bir İran tablosu çıkıyor: Bir tarafta Pezeşkiyan’ın temsil ettiği, ABD ile çatışmayı sona erdirmeye ve ekonomiyi toparlamaya çalışan pragmatik çizgi; diğer tarafta savaşın devam etmesini ve ABD’ye taviz verilmemesini isteyen güvenlikçi-radikal çizgi bulunuyor.
Hürmüz Boğazı’ndaki üç ticari gemiye yönelik saldırı bu açıdan kritik bir olaydır. Çünkü saldırının gerçekten merkezi yönetimin iradesi dışında gerçekleştirilmiş olması halinde, mesele İran’ın dış politikasından çok daha büyük bir soruna, devlet içindeki komuta bütünlüğünün ve karar alma mekanizmasının sorgulanmasına dönüşmektedir.
En önemli soru da burada ortaya çıkıyor:
Pezeşkiyan ABD ile anlaşmaya yaklaşırken İran’da savaşı sürdürmek isteyen aktörler kendi başlarına hareket edebilecek kadar güç kazandıysa, İran’ın nihai kararını artık cumhurbaşkanı veya dini lider değil, güvenlik aygıtındaki güç dengeleri mi belirliyor?
Bu haberin analiz açısından en güçlü tarafı bence tam olarak bu soruyu ortaya çıkarmasıdır.

