OĞUZHAN ERKAN: TÜRKİYE’NİN SURİYE STRATEJİSİ
15 Mart 2011’de başlayan Suriye İç Savaşı, yalnızca bir ülkenin değil, tüm bölgenin kaderini etkileyen derin bir kaosu beraberinde getirdi. Esad rejimi, Türkiye’nin uyarılarına rağmen sivil halkı hedef alan saldırılarını sürdürdü ve Suriye büyük bir yıkıma sürüklendi. Bu süreçte milyonlarca Suriyeli, yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kaldı. Türkiye ise tarihsel ve insani sorumluluğunun bilinciyle bu mültecilerin büyük çoğunluğuna kapılarını açtı.
Türkiye, savaşın başından itibaren rejimin karşısında net bir duruş sergiledi. Ancak Esad rejiminin arkasındaki en büyük güç Rusya’ydı. Rusya’nın Suriye’de özellikle Türkmen bölgelerini hedef almaya başlaması, Türkiye-Rusya ilişkilerinde ciddi bir kırılma yarattı. Türk hava sahasını ihlal eden Rus uçağının düşürülmesiyle diplomatik bir kriz yaşandı. Buna rağmen Türkiye, Suriye politikasından geri adım atmadı ve rejime karşı duruşunu sürdürdü.
İç savaş ilerledikçe Suriye fiilen parçalara ayrıldı. Fırat’ın doğusu SDG/YPG kontrolüne girdi. Bu tablo, Türkiye açısından yalnızca Suriye’nin değil, kendi ulusal güvenliğinin de tehdit altına girmesi anlamına geliyordu. Bu nedenle Türkiye, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarıyla sahaya indi ve terör koridoruna izin vermeyeceğini açıkça gösterdi.
Bugün gelinen noktada Türkiye’nin Suriye stratejisinin ne denli uzun vadeli ve planlı olduğu daha net görülmektedir.Bu stratejinin en kritik aşaması ise 8 Aralık 2024 tarihinde yaşanmıştır. Türkiye destekli muhalif grupların sahadaki üstünlüğü neticesinde Esad rejimi fiilen yönetim kapasitesini kaybetmiş, Şam’da yeni bir siyasi düzen ortaya çıkmıştır. Bu süreçte Türkiye’nin desteklediği Ahmed Şara, Suriye’de geçiş sürecini yöneten en güçlü siyasi figür olarak öne çıkmış ve yeni devlet yapılanmasının başına geçmiştir. Böylece Türkiye, yalnızca askerî değil, siyasal anlamda da Suriye’de belirleyici aktör hâline gelmiştir. Türkiye, eğitip desteklediği muhalif unsurlar aracılığıyla sahada belirleyici bir aktör haline gelmiş, ardından da uzun yıllar Suriye’nin doğusunda varlık gösteren SDG/YPG yapılanmasını etkisiz hâle getirmiştir. Türkiye, askeri gücün yanında diplomatik yolları da zorlamış; YPG’nin Suriye Devleti’ne entegre edilmesi için savaşsız çözüm arayışlarında ısrarcı olmuştur. Ancak bu çağrılar, örgütün arkasındaki İsrail desteğine güvenmesi nedeniyle karşılık bulmamış ve sonuçta SDG/YPG sahada yenilmeye mahkûm olmuştur.
Bu süreçte Türkiye, İsrail’in Suriye üzerindeki planlarını boşa çıkarmış; ABD ise özellikle Trump dönemiyle birlikte SDG/YPG’nin artık işlevini yitirdiğini görerek, sırf bu yapı uğruna Ortadoğu’daki en önemli müttefiklerinden biri olan Türkiye’yi karşısına almayı tercih etmemiştir. Böylece örgüt uluslararası denklemde de saf dışı bırakılmıştır.
Tüm bu gelişmelerin sonunda Türkiye, bölgede belirleyici ve etkin bir güç konumuna yükselmiştir. Çevre ülkeler artık şunu açıkça görmelidir: Bölgesel politikalarını Türkiye gerçeğini hesaba katarak şekillendirmek zorundadırlar. Türkiye’nin Libya’da, Suriye’de, Azerbaycan’da ve Somali’de elde ettiği başarılar, bu gerçeğin en somut göstergesidir. Bölgede Türkiye’nin yanında olanlar kazanmakta, karşısında duranlar ise kaybetmektedir.
Bu noktada özellikle Kürt kökenli vatandaşlarımızın endişe duymasına gerek yoktur. Kürt halkının güvenliği ve güvencesi, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Yaklaşık yarım asırdır körüklenen Türk-Kürt düşmanlığının, gerçekte yalnızca İsrail’in ve bölgeyi istikrarsızlaştırmak isteyen odakların çıkarlarına hizmet ettiği artık açıkça ortadadır, buna izin verilmemelidir. Bu topraklarda barış, huzur ve birlikte yaşamanın yegane yolu; Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında ortak bir gelecek bilinciyle hareket etmekten geçmektedir.



Yorum gönder