Hüseyin Alpaslan: 1915’TE OSMANLI’NIN SEVK VE İSKÂN POLİTİKASI
Giriş
Tarihsel olayların değerlendirilmesinde, özellikle savaş dönemlerinde alınan sert ve olağanüstü tedbirlerin, kendi bağlamı dışında ele alınması ciddi anakronik sorunlara yol açmaktadır. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı yıllarında uygulamaya koyduğu sevk ve iskân politikası—kamuoyunda yaygın biçimde “tehcir” olarak adlandırılan uygulama—bu bağlam sorununa en sık maruz kalan tarihî konuların başında gelmektedir. Oysa söz konusu politika, imparatorluğun çok cepheli bir savaş yürüttüğü, cephe gerisinde ise artan silahlı isyan ve sabotaj faaliyetleriyle karşı karşıya kaldığı olağanüstü bir dönemde şekillenmiştir.
Cephe Gerisinde Güvenlik Krizi ve Sevk Politikasının Gündeme Gelişi
1915 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti, yalnızca cephelerde düşman ordularıyla mücadele etmekte değil; aynı zamanda cephe gerisinde giderek sistematik hâl alan güvenlik tehditleriyle yüz yüze bulunmaktaydı. Doğu ve Güney Anadolu’da faaliyet gösteren silahlı Ermeni komiteleri, askerî sevkiyat hatlarını hedef almakta, lojistik merkezleri tehdit etmekte ve bazı bölgelerde devlet otoritesini fiilen ortadan kaldıran bir ortam oluşturmaktaydı. Bu gelişmeler, sevk ve iskân meselesini sıradan bir idarî tedbir olmaktan çıkararak, imparatorluğun genel güvenlik stratejisinin bir unsuru hâline getirmiştir.
Osmanlı yönetimi açısından sevk ve iskân politikası, başlangıçta yerel güvenlik sorunlarına karşı alınmış sınırlı ve geçici bir tedbir olarak düşünülmüş; ancak savaşın derinleşmesiyle birlikte cephe gerisindeki silahlı faaliyetlerin yaygınlaşması, bu politikanın kapsamını genişletmiştir. Artık mesele, yalnızca belirli bir vilayette asayişin sağlanması değil, cephelerin emniyeti ve devlet otoritesinin korunmasıdır.
Cemal Paşa’nın Telgrafları ve Zeytun Örneği
Bu sürecin şekillenmesinde 4’üncü Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın Nisan 1915’te Başkomutanlık Vekâleti’ne gönderdiği telgraflar belirleyici bir rol oynamıştır. Cemal Paşa, özellikle Zeytun ve Maraş havalisinde faaliyet gösteren Ermeni çetelerinin silahlı eylemlerini, kamu düzenine yönelik tehditlerini ve cephe gerisinde oluşturdukları güvenlik riskini ayrıntılı biçimde rapor etmiştir. Bu raporlarda, Ermeni Patriği tarafından merkeze iletilen bilgilerin gerçeği yansıtmadığı özellikle vurgulanmış; isyana fiilen katılmayan, silah kullanmamış ve kendi rızasıyla teslim olan Ermeniler hakkında kovuşturma yapılmamasının mümkün olduğu açıkça belirtilmiştir.
Buna karşılık, Zeytun ve Maraş’ta ikamet etmeleri güvenlik açısından sakıncalı görülen unsurların bölgeden uzaklaştırılmasının zorunlu olduğu ifade edilmiş; aksi hâlde muhtemel bir düşman istilası durumunda yalnızca asayişi sağlamak için bölgede yoğun askerî kuvvet bulundurulmasının gerekeceği belirtilmiştir. Bu yönüyle Cemal Paşa’nın telgrafları, Osmanlı merkezî idaresinin meseleye yaklaşımının toplu bir cezalandırma anlayışına değil, seçici ve güvenlik temelli bir yaklaşıma dayandığını göstermesi bakımından önemlidir.
Enver Paşa’nın Değerlendirmesi ve Askerî Gerekçelerin Pekişmesi
Cemal Paşa’nın raporlarıyla paralel bir yaklaşım, 2 Mayıs 1915 tarihinde Enver Paşa’nın Talat Paşa’ya gönderdiği şifre telgrafta da görülmektedir. Enver Paşa, Van vilayeti özelinde yaptığı değerlendirmede, bölgede bozulan asayişin yeniden tesis edilebilmesi ve devlet otoritesinin ihya edilebilmesi için isyana iştirak eden Ermeni unsurların bölgeden uzaklaştırılmasının askerî bir zorunluluk hâline geldiğini ifade etmiştir. Bu değerlendirme, sevk ve iskân kararının yalnızca idarî değil, aynı zamanda askerî bir güvenlik tedbiri olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.
Dâhiliye Nezareti’nin 24 Nisan 1915 Genelgesi
Söz konusu askerî ve idarî değerlendirmelerin bir sonucu olarak Dâhiliye Nezareti, 24 Nisan 1915 tarihli genelgesiyle, savaş şartları altında cephe gerisinde zararlı faaliyetlerde bulunan Ermeni komiteleri mensupları ile bunlarla iş birliği içinde hareket eden unsurlara yönelik yaptırımlar uygulanacağını duyurmuştur. Bu genelge, sevk ve iskân politikasının merkezî idare tarafından sistematik bir çerçeveye oturtulduğunu göstermektedir.
Kısa bir süre sonra yürürlüğe giren Tehcir Kanunu ise, bu sürecin yasal zeminini oluşturarak, savaş döneminde alınan güvenlik tedbirlerini hukuki bir çerçeveye bağlamıştır. Bu düzenlemeyle sevk ve iskân politikası, yerel bir uygulama olmaktan çıkarak, imparatorluğun genel güvenlik stratejisinin bir parçası hâline gelmiştir.
Sonuç
Sonuç olarak, Osmanlı Devleti’nin 1915 yılında uyguladığı sevk ve iskân politikası, savaş koşullarında cephe gerisinde artan güvenlik tehditlerine karşı alınmış sert fakat güvenlik temelli bir tedbir olarak değerlendirilmelidir. Cemal Paşa ve Enver Paşa’nın telgrafları, bu politikanın askerî ve idarî gerekçelerini ortaya koyan temel belgeler arasında yer almakta; Dâhiliye Nezareti’nin 24 Nisan genelgesi ise bu sürecin merkezî idare tarafından nasıl sistematik hâle getirildiğini göstermektedir. Bu çerçevede tehcir, Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde başvurmak zorunda kaldığı olağanüstü bir güvenlik politikası olarak tarihsel bağlamı içinde ele alınmalıdır.
Hüseyin Alpaslan
Tarihçi-Yazar
Kaynakça



Yorum gönder