Türkiye, son yıllarda Karadeniz ve Akdeniz başta olmak üzere yerli petrol ve doğal gaz keşiflerine dair sık sık müjdeli açıklamalar yapmaktadır. Kamuoyunda geniş yankı bulan bu rezerv ilanları, enerjide dışa bağımlılığı azaltma vizyonu açısından şüphesiz kritik bir öneme sahiptir. Ancak ekonomi tarihi, yeraltı zenginliklerinin her zaman refah getirmediğini; doğru yönetilmeyen kaynakların “Hollanda Hastalığı” veya “Kaynak Laneti” gibi yapısal krizleri tetiklediğini defalarca kanıtlamıştır. Tam da bu noktada Türkiye’nin, keşfedilen ve keşfedilmesi öngörülen bu potansiyeli günlük siyasi harcamalar yerine uzun vadeli bir kalkınma stratejisine dönüştürmesi gerekmektedir. Bu dönüşüm için dünyadaki rüştünü ispatlamış en başarılı ve şeffaf rehber ise hiç şüphesiz Norveç’in Küresel Devlet Emeklilik Fonu (Petrol Fonu) modelidir.
Norveç modelinin en temel sütunu, petrol ve gaz gelirlerinin doğrudan ülke ekonomisine sokulmamasıdır. Norveç, fosil yakıtlardan elde ettiği milyarlarca doları kendi piyasasında harcamak yerine, Norges Bank Investment Management (NBIM) aracılığıyla dünya genelinde 9 binden fazla şirketin hissesine, tahvillerine ve gayrimenkullerine yatırmaktadır.
Ancak Türkiye ile Norveç arasında göz ardı edilmemesi gereken yapısal bir fark vardır: Norveç bu modeli kurduğunda zaten endüstrileşmiş ve cari fazla veren bir ülkeydi; Türkiye ise kronik bir enerji ithalatçısıdır ve cari açık sorunuyla mücadele etmektedir. Bu nedenle, keşfedilen yerli gaz ve petrolün ilk stratejik görevi, ülkenin enerji ithalatı faturasını düşürmek ve döviz çıkışını engellemek olacaktır.
Buradaki can alıcı nokta, ithalattan tasarruf edilen ve bütçede kalan bu devasa finansal getirinin doğrudan bütçe açıklarını kapatmak ya da seçim odaklı popülist harcamalar için tüketilmemesidir. Bu net kazancın önemli bir kısmı, tıpkı Norveç gibi küresel ve likit finansal varlıklara yatırılarak ülke içindeki enflasyonist baskı (Hollanda Hastalığı) daha başlamadan engellenmelidir.
Norveç Petrol Fonu, dünyadaki varlık fonları arasında en yüksek puanı alan kurumdur. Fonun hangi şirkette ne kadar hissesi olduğu, ne kadar kâr veya zarar ettiği anlık ve şeffaf olarak halka açıklanır. Ayrıca yönetim, siyasi müdahalelerden uzak, Merkez Bankası çatısı altında profesyonelce yürütülür.
Türkiye’de ise 2016 yılında kurulan Türkiye Varlık Fonu (TVF), kamu bankaları ve Türk Hava Yolları gibi mevcut kamu varlıklarının yapılandırılması üzerine kurulmuş olup, daha çok iç piyasaya likidite sağlama ve borçlanma mekanizmalarıyla gündeme gelmektedir. Türkiye, yeni enerji gelirlerini mevcut TVF mantığıyla borç kapatmada kullanmak yerine, tamamen bağımsız, siyaset üstü ve uluslararası bağımsız denetime tabi yeni bir “Enerji Nesiller Fonu” mekanizması kurmalıdır.
Norveç standartlarında şeffaf ve hesap verebilir bir yapının kurulması, sadece parayı korumakla kalmayacak; Türkiye’nin uluslararası kurumsal güvenilirliğini ve kredi notunu artırarak ülkeye ihtiyaç duyduğu nitelikli, uzun vadeli yabancı sermayenin akmasını da tetikleyecektir.
Fosil yakıtlar doğası gereği tükenebilir kaynaklardır. Bugün çıkarılan gaz ve petrol yalnızca mevcut neslin değil, henüz doğmamış Türk çocuklarının da hakkıdır. Norveç, tam da bu kuşaklararası adalet felsefesiyle hareket ederek bugünkü refahı petrol çağı sonrasına taşımayı başarmıştır.
Üstelik dünya, hızla karbon emisyonlarını sıfırlamaya çalıştığı küresel bir dekarbonizasyon ve yeşil enerji dönüşüm sürecindedir. Bu durum, fosil yakıtların stratejik ve ekonomik değerinin önümüzdeki 20-30 yıl içinde kademeli olarak azalacağı anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla Türkiye için zaman daralmaktadır. İlan edilen enerji keşifleri bir “bugünü kurtarma” aracı olarak görülmemeli; bu son fırsat penceresinden elde edilecek gelirler acilen eğitim, yapay zeka, yüksek teknoloji, AR-GE ve yenilenebilir enerji alternatiflerini finanse edecek uzun vadeli bir kaldıraç olarak konumlandırılmalıdır. Fosil yakıttan gelen para, fosil yakıt sonrası dünyayı inşa etmek için kullanılmalıdır.
Türkiye’nin enerji kulvarındaki iddiaları ve keşif potansiyeli heyecan vericidir. Ancak bu zenginliğin berekete mi yoksa ekonomik bir hastalığa mı dönüşeceği, rezervlerin büyüklüğünden ziyade yönetim vizyonuna bağlıdır.
Eğer Türkiye, enerji gelirlerini popülizmin çarklarından koruyup Norveç gibi şeffaf, hesap verebilir, küresel yatırımlara odaklı ve yeşil geleceği hedefleyen bir kurumsal yapıyla güvence altına almazsa, bu müjdeler geçici bir rahatlamadan öteye geçemeyecektir. Türkiye için “Norveç Modeli” lüks bir fantezi veya teorik bir tercih değil; ekonomik istikrar, kurumsal güven ve gelecek nesillerin hakkını korumak adına kaçınılmaz bir zorunluluktur.
NURİ CEM TABANLI

