NURİ CEM TABANLI: HİTLER İLE TRUMP’I KIYASLAMAK
Tarih, kimi zaman cevaplarla dolu bir hazine gibi görünse de, olayları ve aktörleri yüzeysel benzerlikler üzerinden kıyaslamak ciddi metodolojik hatalara yol açabilir. Güncel siyaset tartışmalarında sıkça başvurulan Donald Trump ile Adolf Hitler karşılaştırması, bu tür indirgemeci yaklaşımların en belirgin örneklerinden biridir. Her iki liderin söyleminde öne çıkan “önce kendi ülkem” vurgusu, aralarındaki yapısal, tarihsel ve stratejik farkları görünmez kılmamalıdır.
Hitler’in iktidar stratejisinin ayırt edici yönü, yalnızca siyasi kaosu devralmış olması değil, onu bilinçli biçimde üretmiş ve kurumsallaştırmış olmasıdır. Devlet mekanizması içinde kasıtlı bir yetki karmaşası yaratmış, kurumlar arası rekabeti teşvik etmiş ve böylece hiçbir güç odağının kendisinden bağımsız bir merkez haline gelmesine izin vermemiştir. “Böl ve yönet” ilkesinin modern bir versiyonu olarak işleyen bu yapı, kaosun ortasında tek istikrar noktası olarak Führer figürünü tahkim etmiştir.
Trump ise kaosu sıfırdan inşa eden bir lider değildir. O, halihazırda dünyanın en yerleşik kurumsal mimarisine ve küresel hegemonyasına sahip olan Amerika Birleşik Devletleri’nin başına geçmiştir. Hitler, yokluk ve kuşatılmışlık hissinden bir otorite üretmeye çalışırken; Trump mevcut devasa gücü kendi siyasal ajandası doğrultusunda yeniden yönlendirmeye ve çerçevelemeye odaklanmıştır. Bu fark, liderlerin kişisel özelliklerinden çok, içinde hareket ettikleri devlet kapasitesiyle ilgilidir.
Liderlerin politikalarının anlaşılması yalnızca ideolojik söylemlerle değil, aynı zamanda içinde hareket ettikleri devletin jeopolitik kapasitesiyle de yakından ilişkilidir. Bu açıdan bakıldığında Hitler dönemi Almanyası ile günümüz Amerika’sı arasında temel bir stratejik fark bulunmaktadır. Hitler öncesi ve Hitler döneminde Almanya güçlü bir kara ordusuna sahipti; ancak küresel ölçekte belirleyici bir deniz gücü olamamıştı. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz ablukası altında lojistik olarak sıkışmış olması, Alman stratejik zihniyetinde derin bir kuşatılmışlık algısı üretmiştir. Bu tarihsel deneyim, revizyonist Alman stratejisinin temel motivasyonlarından biri haline gelmiştir.
Bu stratejik sınırlılık yalnızca Nazi dönemine özgü değildir. Daha erken bir dönemde, II. Wilhelm döneminde dahi Almanya’nın yükselen askeri kapasitesi Avrupa dengelerini sarsmış; ancak donanma gücündeki yetersizlik ve küresel paylaşım konusundaki uzlaşmazlık, Britanya ile kalıcı bir denge kurulmasını engellemiştir. Hanedan bağları ve diplomatik jestler, jeopolitik çıkarların ve deniz gücünün sert gerçekleri karşısında belirleyici olamamıştır.
Hitler bu yapısal dar boğazı radikal şiddet yoluyla aşmaya çalışmış; fakat Almanya’nın coğrafi ve lojistik sınırlılıklarını nihai olarak ortadan kaldıramamıştır. Trump’ın Amerika’sı ise zaten bir deniz imparatorluğu ve mevcut küresel sistemin kurucu aktörüdür. Bu nedenle Trump dönemindeki politikalar varoluşsal bir genişleme savaşından ziyade, hegemonik maliyetlerin yeniden dağıtılması ve küresel yük paylaşımının yeniden tanımlanması çabası olarak okunmalıdır.
Bu yapısal farkları teslim etmek, günümüz Amerikan siyasetinde ortaya çıkan liderlik tarzlarını eleştiri dışı bırakmayı gerektirmez. Özellikle Filistin meselesi başta olmak üzere izlenen politikalar, uluslararası hukuk ve küresel vicdan bağlamında ciddi tartışmalar doğurmuştur. Gücü temsil eden bir figürün, gücü sürekli kişisel başarı anlatısının merkezine yerleştirmesi ve kendisini neredeyse eleştirilemez bir özne olarak konumlandırması, kurumsal aklın zayıflaması riskini beraberinde getirebilir.
Trump’ın söyleminde sıkça rastlanan kendini yüceltici ton ve sürekli başarı vurgusu, liderliğin kurumsal niteliğinden ziyade bireysel merkezli bir siyaset anlayışını yansıtmaktadır. Bu durum, zaman zaman siyasal öngörü eksikliği ve kurumsal sorumluluk tartışmalarını gündeme getirmiştir. Liderin kendi söylemsel evreni içinde büyüyen bir figüre dönüşmesi, onu yalnızca muhaliflerine değil, zamanla kendi inşa ettiği gerçekliğe karşı da mesafesiz hale getirebilir. Böyle bir aşamada siyasal muhakemenin daralması riski ortaya çıkar.
Bu tarihsel ve yapısal ayrımlar, güncel dış politika tercihlerinin de hangi çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik tutumları bu bağlamda önemlidir. Hitler’in Yahudilere yönelik politikası açık ve sistematik bir imha ideolojisine dayanıyordu. Günümüz Amerikan siyasetinde ise İsrail’e verilen destek, hem Cumhuriyetçi hem Demokrat kanatta güçlü bir süreklilik göstermektedir. Bu çerçevede Joe Biden ile Trump arasında İsrail politikası bakımından belirgin bir kopuştan çok ton ve yöntem farklılıkları bulunduğu söylenebilir.
Trump’ın geçmiş yıllarda İran ve Libya konusunda verdiği görece ılımlı mesajların zamanla daha sert bir dile evrilmiş olması da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu dönüşüm yalnızca jeopolitik gelişmelerle değil, aynı zamanda Amerikan iç siyasetindeki gündem dinamikleriyle de ilişkilidir. Jeffrey Epstein belgelerinin siyasal etkisine dair iddialar kamuoyunda tartışılsa da, mevcut veriler üzerinden Trump’ın dış politika kararlarıyla bu belgeler arasında doğrudan ve kanıtlanmış bir nedensellik kurmak mümkün değildir. Bununla birlikte, İran’a yönelik sertleşen söylem ve askeri gerilim gibi yüksek yoğunluklu dış politika gelişmelerinin, Epstein belgeleri etrafında oluşan iç siyaset tartışmalarının kamuoyu gündeminde geri plana itilmesine yol açtığı da gözlemlenmiştir. Bu durum, kriz dönemlerinde dış politika başlıklarının iç siyasal tartışmaları gölgeleyebildiğini gösteren klasik bir “gündem kayması” dinamiğiyle de uyumludur.
Öte yandan İran’a yönelik saldırı ve sertleşen askeri söylem yalnızca uluslararası alanda değil, ABD kamuoyunda da önemli tartışmalara yol açmıştır. Amerikan toplumunun farklı kesimlerinde ve bazı Kongre üyeleri arasında, söz konusu askeri hamlenin hukuki ve stratejik gerekçelerinin yeterince açık olmadığı yönünde eleştiriler dile getirilmektedir. Tarihsel olarak ABD’nin dış askeri müdahaleleri çoğu zaman güvenlik veya uluslararası hukuk temelli bir meşruiyet söylemiyle çerçevelenmiş olsa da, İran bağlamında bu tür bir meşruiyet anlatısının kamuoyunu ikna edecek ölçüde güçlü biçimde ortaya konamadığı görülmektedir. Bu meşruiyet tartışması uluslararası alanda da yansımalarını bulmuştur. NATO ve Avrupa Birliği üyesi İspanya’nın Washington’un çizgisine mesafeli yaklaşması, Batı ittifakı içinde dahi görüş ayrılıklarının bulunduğunu göstermektedir. Özellikle Avrupa’da bazı hükümetlerin ve siyasal aktörlerin ABD ve İsrail’in İran politikasına açık eleştiriler yöneltmesi, transatlantik ittifak içindeki stratejik uyumun mutlak olmadığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda bazı Avrupa ülkelerinin ABD ve İsrail’in askeri yaklaşımına karşı daha temkinli veya eleştirel bir tutum benimsemesi dikkat çekicidir.
NURİ CEM TABANLI



Yorum gönder