İran’a silah ambargosunun kaldırılması şiddeti artırır mı

احضار نماینده سفارت صربستان در آذربایجان از سوی وزارت خارجه

Karabağ savaşı İran’ı bölüyor mu?

Mərkəzi Asiyada su müharibəsi – və xilafət təhlükəsi

NEBİ İLE RESUL ARASINDA FARK VAR MIDIR? YAHUT MEAL TARTIŞMASI

Gündem 8 Haziran 2020
274

Faruk Beşer ve Cağfer Karadaş’ın, “meal okuyanlar, deizme ve ateizme yöneliyorlar” şeklindeki kastını aşan görüşleri üzerine başlayan tartışmaya biz de bir cevap yazmıştık. İki gündür piyasadaki tartışmaları ve en son Zeki Bayraktar, Abdülaziz Bayındır ve Hayri Kırbaşoğlu’nun konu hakkındaki yazılarını görünce yeni bir izah daha yapmak gerekti. Öncelikle söyleyelim ki, birincisi, söz konusu hocalar ve okuyabildiğimiz diğerlerinin bahsettiği gibi meallerde açıklama olması veya bazı önemli hatalar olması, hatta bize göre çoğunun Türkçe dilbilgisi sorunu olması ayrı bir konudur, ikincisi, yani mevcut mealleri okuyanların deizme ve ateizme kaydığını söylemek ise apayrı bir fecâet ve cinayettir. Birincisi gayet doğaldır, ama ne kadar açıklama yaparsanız yapın, olmadı 20 cilt tefsir yazın, yine her şeyi açıklayamazsınız. Sorun, meal sorunu değil, Kur’an’ı günümüz şartlarında; anlama, hayata intibak ettirme ve anlatabilme sorunudur. Onun için bırakın gençler mealleri okusun ve soru sorsun ki, herkes eksikliğini görüp doğru dürüst açıklama yapsın.
İkincisi ise cinayettir. Çünkü bu, Kur’an’ın mevcut meallerinin tamamı (Diyanet’inki de dâhil) gençleri deizme ve ateizme götürüyor demektir ve tümüyle saçmadır. Üstelik hangi araştırma, gençlerin meal okuyarak deizm ve ateizme yöneldiğini ispat etmiştir de bu zatlar bu iddialarını gündeme getirmektedir? İngilizce, Rusça veya başka dillerde okuyanlar hidayete nasıl ermektedir? Bu zatlar bunu da araştırmış mıdır? İlaveten, bizim meal okumayı savunmamızın mealcilikle de alakası yoktur. Mealcilik ayrı bir konudur, insanların Kur’an’ı kendi dillerinde okuması ayrı bir konudur. Biz, verdiğimiz cevabı söz konusu Karadaş ve Beşer’in başka yazılarını ve bu yazılarındaki zihniyetlerini de dikkate alarak ve ülkemizde meali yasaklayanların cemaat ve tarikatlar olduğuna da işaret ederek daha felsefi ve çok daha farklı bir çizgide kaleme almıştık.
Bu vesileyle konuyu tartışanlar arasında yer alan Zeki Bayraktar’ın yıllardır savunduğu resul-nebi ayrımının meallere de yansıtılması gerektiğini bir kez daha söylemesi, bizim de bu konuda kısa bir açıklama yapmamız gerektiğini ortaya koydu. Resul ve nebi ayrımı var mıdır?
Resuller ve nebiler, ilâhî hakikatlerin yeryüzündeki aktarıcılarıdır. Bu anlamda resullük ve nebiliğin arasında zannedildiği gibi bir fark yoktur. Kur’an’da da resul ve nebi birbirinin yerine kullanılmıştır. İlâhî Vahiy, sürekli ve daimî yaratılışı, inayeti ve feyzin sürekliliğini ifade eder. Bu anlamda bitmiş bir şey değildir. Bütün nedensellikler, melekût âlemi bir yönden resuldür ve nebidir. Hatta filozof ve sufilere göre, kendi çabamız olmakla beraber, her aklî ve irâdî faaliyetimiz de bir çeşit ilâhî feyzin aydınlatmasıyla gerçekleştiğinden bir çeşit nebi ve resuldür. Yani her an yeryüzündeki ve evrendeki oluşta resuller/nebiler faaliyet göstermektedir. Tanrı-evren ilişkisine Tanrı açısından bakıldığında bu bir risalet ve nübüvvet ilişkisidir. İnsan açısından bakıldığında ise yönelme ve tamamlanma ilişkisidir. Bu yüzden resullüğü/nebiliği, sadece tek bir insana ve hatta lafzî vahye indirgemek doğru değildir. Üstelik Kur’an’da peygamberler için, sadece bu iki kelime de değil, aynı zamanda; beşir, nezir, muslih gibi kelimeler de kullanılmıştır.
Bu bilgiler doğrultusunda Kur’an’da resul ve nebi arasında birini diğerinden tamamen ayıracak şekilde fark gözetmek nasları tahriftir. Mesela Hucurat 49/2’de “Nebi’nin yanında sesinizi yükseltmeyin” derken, hemen peşinden 3. Ayette, “A’llah’ın Resulü’nün yanında sesini kısanlar” ifadesi geçmektedir. Yine bazı ayetlerde her ikisinin aynı anda kullanılması da bunu göstermektedir (meselâ, Hac 22/52). Ayrıca Araf 7/6’da resullerin de, gönderildiği toplumların da sorgulanması, açıkça resul-nebi gibi bir ayrımın olamayacağını göstermektedir.
Eğer bir ayrım yapılacak olursa, bu resul ile nebi arasında olmaktan çok vahyin ve risaletin/nübüvvetin anlamı açısından kavramsal olarak yapılmalıdır. Bu ayrım da, 1) Genel ve 2) Özel risalet/nübüvvettir.
1) Genel anlamda risalet/nübüvvet, peygamberler de dâhil her varlığı ilgilendirir.
2) Özel anlamda risalet/nübüvvet sadece İlahi vahyin somut olarak kendisine gönderildiği kişileri yani resul ve nebileri ifade eder.
Ancak bu ayrım, Kur’an’daki anlamları farklılaştıracak bir ayrım değildir. Çünkü Peygamberlerin zihnine somut bir şekilde, onların hiçbir dahli olmaksızın gelen vahiy, zihne geldiği andan itibaren zamansal ve mekânsal bir dile bürünmekte, somutlaşmaktadır. Bu durum, onun manasının ilâhî ve muciz oluşunu engellememektedir. Ama o vahiy, artık yaratılmış ve oluş bozuluş âleminin semasına inmiştir. Kıyamete kadar onun lafızları yorumlanacaktır ve her yorum da hakikate ulaşmakta bir adım olacaktır. Bu yüzden hiçbir dönemin yorumu, mutlaklaştırılamaz. Bunun için, genel anlamda vahiy ve risalet/nübüvvet bitmemiştir. Her an Allah’tan ve onun varlıklarından feyizlenmek, nasiplenmek ve farketmesek de, yani bütün bilimsel ve aklî çabalarımızı sadece ve sadece kendimize ait zannetsek de, esasında aklî mebdeimiz (kaynağımız) yönüyle her an O’nun Kayyumiyeti, Kudreti ve İlmi’nden velhasılı isim ve sıfatlarından hissedar olmamız devam etmektedir. Bu yüzden de vahyin kesilmesi, bitmesi düşünülemez. Özel anlamda, yani bir peygamberin örneklik teşkil ederek somut bir İlâhî vahyi, kendi dilinde getirme görevi, risalet ve nübüvvet görevi ise bitmiştir. İmam Maturidi, vahyin burada bahsettiğimiz genel anlamına işaret vahyi, özel olanına da nübüvvet ve irsal vahyi adını vermektedir. (Mâturîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, c. 8, 142) Özel anlamdaki vahiy, aslında genel anlamdakiyle doğrudan ilişkilidir. Nebiler ve Resuller, insanlığın örnek alması gereken kemal noktasındaki şahıslardır. Yani insanın gönderiliş amacının anlaşılmasında zirve örneklerdir. Bu yüzden de özel anlamda resullük ve nebilik de bir gerekliliktir.
Kur’an’daki kullanımlarda anlam farklılığı oluşturmayan başka bir yönden ayrım da, Arapça köküne bağlanabilir. Buna göre
1) Risalet ve resullük, ilk Peygamber’den son Peygamber’e kadar art arda gelen resullüğü, yani kurumsal anlamda Peygamberliği anlatmaktadır.
2) Nebilik ise, tek tek Peygamberlerin fertlerine işaret etmektedir.
Ancak bu ayrım da yukarıda yaptığımız kavramsal ayrımın içerisinde değerlendirilmelidir.
Son olarak, yapılan iki ayrımdan daha bahsetmek gereklidir. Bunlardan ilki, klasik anlamda çok bilinen bir ayrımdır. Buna göre resuller, kendilerine Kitap (ve mucize) verilenler, nebiler ise kendilerine kitap verilmeyip bunların yolunu takip edenlerdir. İkinci ayrım da Kadı Abdülcebbar’ın yaptığı ilginç bir ayrımdır. Buna göre resullük göreve, nebilik ise görevin başarıyla tamamlanmasına işaret eder. (Kâdî Abdulcebbâr, el-Muğnî, Tah. Muhammed Ali el-Neccâr ve Abdulhalîm el-Neccâr, Kâhire 1965, C.15, s.9-16). Ancak Kadı Abdülcebbar da buradan hareketle resul ile nebi arasında kesin bir ayrım yapmaz. O, resulün getirdiğini de muhatabın maslahatıyla orantılı görür ve resullük ile nebiliği birbirinin tamamlayıcısı olan aynı görev olarak kabul eder.
Zeki Bayraktar’ın iddia ettiği gibi Nebi Muhammed (s.a.v.) ile Resul Muhammed (s.a.v.) arasında fark görmek, nebiliği bir makam olarak sayıp resullüğü görev olarak değerlendirmek ve Resul’ün getirdiğine itiraz edilemeyecek vahiy, nebininkine ise itiraz edilebilecek insani bir içtihat demek, sonucu hiçbir yere varmayacak anlamsız ve tahrif edici bir yaklaşımdır. Bizi götüreceği yer, dinin bir nakilden ibaret olduğu şeklindeki ehl-i hadis algısıdır. Hele ki, bu ayrımı meale yansıtmak tamamıyla tahriftir. Çünkü eğer Resul’ün getirdiği vahiy ise vahyin lafzi konumu nedir? Resul’ün söylediği ile nebinin söylediğini neye göre ayıracaksınız? Gerçekte Vahiy, Peygamberlerin zihnine geldiği andan itibaren, tüm varlıklar gibi, özsel ilahi tabiatını devam ettirmekle beraber, cisme, yani lafza bürünmüştür. Dolayısıyla onun içerdiği mutlak hakikat bilgisi, zaman ve mekân üstü olduğu için hiçbir fert, peygamber de dâhil, tarafından tam olarak, yani zaman ve mekan üstü kavranamaz. Ama bu hakikate ulaşamayacağımız anlamına gelmez. Her hakikat bilgisi, Peygamberlerin yorumları da, getirdikleri vahiy de dâhil, her dönem ve her zamanda tevil edilmeli ve açıklanmalıdır. Peygamberlerin yorumlarının ve içtihatlarının diğer insanlarınkinden farkı, ilkesel olarak vahyin doğru anlaşılması açısından kendisinden sonrakilere model oluşudur. Ama bunun ilkeselliği gözden kaçırılırsa, yine Peygamberin herhangi bir zamandaki, mekândaki ve olaydaki tavrı aynen alınıp her dönemde aynı şekilde uygulanmaya kalkılabilir. Hâlbuki bu, Kur’an’ın evrenselliğine ve hayatın değişkenliğine aykırıdır. Gerektiğinde peygamberlerin uygulamaları da değiştirilebilir.

İbrahim Maraş

Yorumlar