Devletler bazen füzelerle, çoğu zaman ise boru hatları, fiber optik kablolar ve liman sahalarıyla savaşır. İsrail güvenlik elitinin son dönemdeki en berrak sesi olan Prof. Dan Schueftan’ın işaret ettiği gerçek tam da budur: Türkiye ile İsrail arasındaki sürtüşme, birkaç diplomatik krizin ya da liderlerin sert söylemlerinin çok ötesinde, yapısal ve tektonik bir menfaat çatışmasıdır.
Fakat asıl soru şudur: Doğu Akdeniz ve Levant’ta düğümlenen bu stratejik hesaplaşma, Hazar havzasını, Tanrı Dağları’nın eteklerini ve Bozkır’ın jeopolitik kaderini nasıl etkileyecektir? Ankara ile Tel Aviv arasındaki fay hattı kırıldığında, sarsıntıyı Bakü, Aşkabat, Taşkent ve Astana ne ölçüde hissedecektir?
Koridorlar Savaşı: IMEC, Orta Koridor ve Veri Yolları
İsrail’in eski Ulusal Güvenlik Danışmanı ve INSS (Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü) uzmanlarından Efraim Inbar ile Amos Yadlin gibi stratejistlerin sıkça üzerinde durduğu temel bir tez vardır:
“Orta Doğu’da ve Doğu Akdeniz’de güç, sadece askeri vuruş kapasitesiyle değil, küresel ticaret akışının kavşak noktası olmakla konsolide edilir.”
Schueftan’ın da altını çizdiği üzere İsrail, Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan üzerinden Hayfa Limanı’na, oradan da Avrupa’ya uzanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) projesini hayati bir jeoekonomik kalkan olarak görmektedir. Tel Aviv’in vizyonunda bu rota sadece petrol ve konteyner taşımacılığını değil; kıtalararası fiber optik veri ve siber omurgayı da kontrol etmeyi amaçlamaktadır.
Peki bu denklem Türk Devletleri Teşkilatı için ne anlama gelir?
TDT’nin en stratejik müşterek projesi olan Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridor, Çin ve Orta Asya yüklerini Hazar Denizi, Azerbaycan ve Türkiye üzerinden Batı’ya bağlamayı hedefler.
İsrail’in desteklediği güney koridoru güçlendikçe, Hazar limanlarımızın, Kazak bozkırlarının ve Zengezur hattının küresel ticaretteki ağırlığı gölgelenebilir mi? Bir başka deyişle, Akdeniz’deki bir koridor mücadelesi, Türkmenbaşı ve Alat limanlarının gelecekteki tonaj kapasitesini doğrudan hedef alıyor olabilir mi?
Bakü İkilemi ve Periferi Doktrini
İsrailli diplomat Alon Liel’in uzun süredir tartıştığı Türkiye-İsrail ilişkilerindeki “tarihsel kopuş”, en keskin yansımasını Güney Kafkasya’da bulmaktadır. İsrail’in kuruluş yıllarındaki David Ben-Gurion kaynaklı klasik “Çevre (Periferi) Doktrini”, Arap olmayan bölgesel güçlerle (tarihsel olarak Türkiye ve İran) ittifakı öngörüyordu. Bugün ise Tel Aviv, bu doktrini modernize ederek Arap dünyasının ana akımıyla yakınlaşırken, Kafkasya’da Azerbaycan ile kurduğu stratejik ve savunma sanayi ortaklığını muhafaza etmeye çalışmaktadır.
Bakü, İsrail’in en kritik ham petrol tedarikçilerinden biriyken; İsrail yüksek savunma teknolojisi (Barak hava savunma sistemleri, Harop ve Hermes platformları, hassas güdümlü mühimmatlar) Karabağ’ın azat edilmesinde tarihi bir rol oynamıştır.
Ancak İsrail güvenlik çevrelerinin, Türkiye’nin Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan “etnik ve jeopolitik nüfuz alanını” potansiyel bir meydan okuma olarak kodlamaya başlaması yeni bir tehlike doğurmaktadır:
Eğer Tel Aviv ile Ankara arasındaki stratejik rekabet sertleşirse, Bakü her iki müttefikini aynı anda dengede tutabilecek diplomatik manevra alanını ne kadar süre koruyabilir? Güney Kafkasya, iki ortağımızın vekâlet savaşına sahne olmadan TDT’nin batıya açılan güvenli kapısı kalmayı sürdürebilir mi?
“Şiddetli Bakım” Doktrini ve Orta Asya Güvenliği
İsrail askeri literatüründe “Çimleri Biçmek” (Mowing the Lawn) olarak bilinen ve Schueftan’ın “Violent Maintenance” (Erken ve Şiddetli Müdahale) olarak kavramsallaştırdığı önleyici vuruş doktrini, tehdidin olgunlaşmasını beklemeden kaynağında imha edilmesini öngörür.
İsrail’in Suriye’de Türkiye’nin radar ve hava savunma kabiliyetlerini hedef alan son hava operasyonları, bu anlayışın fiili bir tezahürüdür.
Bu durum, TDT’nin batı kanadındaki ana askeri güç olan Türkiye’nin savunma sanayi kapasitesini, istihbari dikkatini ve lojistik kaynaklarını sürekli olarak Levant sahasında tüketmesi riskini doğurmaktadır. Ankara güney sınırındaki bu asimetrik yıpratma savaşına kilitlendiğinde, Orta Asya’daki müttefikleriyle ortak savunma sanayi ekosistemi kurma, Hazar güvenliğini sağlama ve Türk Devletleri ortak askeri kapasitesini tahkim etme hedefleri ne kadar ivme kaybedecektir?
Tahran Faktörü: Çöküş mü, Yalıtılmışlık mı?
İsrailli savunma stratejisti Danny Yatom ve eski istihbarat yetkililerinin vurguladığı “İran’ın caydırıcılığının ve vekil ağlarının sistematik olarak çökertilmesi” hedefi, Türk dünyasının güney kuşağı için iki ucu keskin bir kılıçtır.
Eğer Tel Aviv-Washington baskısı İran’ı kontrolsüz bir iç kaosa ve devlet çöküşüne sürüklerse; Türkmenistan sınırında belirecek mülteci dalgaları, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı rotaları ile sınır güvenliği krizleriyle baş etmeye Hazar devletlerimiz ne kadar hazırdır?
Buna karşın, İran’ın küresel ticaretten tamamen izole edilmesi durumunda, Pekin’den Londra’ya uzanan yüklerin mecburen Hazar Geçişli Orta Koridor’a yönelmesi, TDT için yüzyılın lojistik fırsatına dönüşebilir mi?
Özetle, görünen odur ki, İsrail güvenlik aklı Türkiye’yi dönemsel bir muhatap değil, Avrasya ve Doğu Akdeniz havzasında sınırlandırılması gereken yapısal bir rakip olarak konumlandırmaktadır.
TDT karar alıcıları için temel vazife, bu çatışmanın ideolojik veya duygusal tarafgirliğine kapılmak değil; devlet aklıyla şu üç stratejik zemini tahkim etmektir:
1. Orta Koridor’un demiryolu, liman ve dijital veri altyapısını hızla tamamlayarak IMEC gibi alternatif güzergâhlar karşısında vazgeçilmez kılmak;
2. Azerbaycan’ın uyguladığı rasyonel ve çok boyutlu denge politikasını koruyarak TDT savunma sanayi tedarik zincirlerinin zarar görmesini engellemek;
3. Orta Asya ve Hazar havzasını, Orta Doğu’nun kronik ve yıpratıcı krizlerinin lojistik ve güvenlik açısından bir tampon bölgesi haline getirmektir.
Metehan Türkmen
Kafkassam/Aşkabat

