Şimdi yükleniyor

Mehmet Akif Koç: ABD-İran nükleer müzakereleri: 2010, 2018 ve 2025’ten günümüze bakmak

Günümüzde büyük bir soruna ve bölgesel güvenlik krizine dönüşen İran nükleer programının ardındaki trajikomik gerçek, bugün Washington tarafından en büyük güvenlik tehditlerinden biri olarak görülen bu “canavarın” başlangıçta bizzat ABD’nin laboratuvarlarında doğmuş olmasıdır kuşkusuz. ABD’nin Eisenhower yönetimi altında 1957’de uygulamaya konulan “Barış İçin Atom” (Atoms for Peace) programı kapsamında, bölgedeki en önemli ortaklarından biri olan Tahran’la başlattığı işbirliği, 1970’lerde Muhammed Rıza Pehlevî döneminde zirveye ulaşmıştı.

1970’lerin sert ve kutuplaşmacı Soğuk Savaş ortamında ABD’nin Körfez’deki “jandarması/polisi” İran yönetiminin nükleer enerjiye geçişi stratejik bir ihtiyaç olarak görülmüş, nükleer yakıt ve teknoloji tedariki gündeme gelmişti. 1979 Devrimi’nden sonra ise bu stratejik varlık birkaç ay içinde varoluşsal bir tehdit halini alacak, bir nevi “Şah için mubah görülen nükleer teknoloji, mollalar için yasaklı bir alana” dönüşecekti.

2000’li yıllarda ise Ahmedinejad yönetimiyle birlikte, uranyum zenginleştirme programının uluslararası gündemin tehdit ajandasının üst sıralarına tırmanmasıyla birlikte, gözler müzakere-tehdit-savaş-müzakere sarmalına dönmeye başladı.

2010 Mayıs Tahran Bildirisi ve ABD’nin reddi

2000’li yıllarda İran ile E3 (Fransa, Almanya, İngiltere) ülkeleri arasında başlayan müzakereler, ABD, Rusya ve Çin gibi BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin de katılmasıyla P5+1 (veya E3+3) formatına dönüştürüldü. Bu süreç somut bir sonuç üretmeyince doğan umutsuzluk ortamında, Türkiye 2000’li yılların sonundaki aktif diplomasi performansını İran nükleer dosyasında da kullanmayı amaçladı ve Brezilya ile birlikte bu dosyada inisiyatif aldı. Mayıs 2010’da Tahran’da varılan takas anlaşmasında, İran’ın elindeki düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokunun yurt dışına gönderilmesi ve karşılığında nükleer yakıt alması öngörülmekteydi ki bu, krizin diplomasi yoluyla çözülebilmesi için önemli bir fırsat olarak görülmekteydi.

Batı’daki çevreler bu yönde bir anlaşmayı çok olası bulmadıkları için başlarda gerektiği ölçüde ciddiye almadı, sonunda da Türkiye ile Brezilya’yı bu istikamete kendileri teşvik etmiş olmasına rağmen, anlaşma sağlandıktan sonra rotayı uzlaşı yerine yeni yaptırımlar istikametine kırdı. Washington bu noktada kendi müttefiklerinin diplomatik başarısını sahiplenip süreci sahiplenip yönlendirmek yerine, BM Güvenlik Konseyi’nden İran aleyhindeki 1929 sayılı ağır yaptırım kararını çıkarttı.

ABD’nin 2010’ların bölgesel şartlarında güçlenmekte olan ve Irak’ta kendi nüfuzunun altını oyan İran’ı daha da köşeye sıkıştırmak için attığı bu adım, nükleer dosyada sağlanabilecek bu ilk önemli ilerleme adımını heba etmekle kalmadı, hem Washington hem de Tahran’daki şahinlere “diplomasinin değil, sadece baskının sonuç vereceği” mesajını vermiş oldu. Böylece İran’da daha da güçlenen Devrim Muhafızları ve şahin kanat, bir yandan Ortadoğu’da aktif askerî tedbirlere yönelirken diğer yandan da nükleer programın yeraltına inme sürecini (Fordo gibi gizli tesislere) hızlandırdı.

2015-18 Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) ve Trump’ın anlaşmadan çekilmesi

Sert kanada mensup Ahmedinejad’ın ardından 2013’te İran cumhurbaşkanlığına seçilen Hasan Ruhani döneminde İran’ın yaptırım baskısından ve derinleşen krizden kurtulabilmesi için nükleer dosyada müzakerelere yeniden dönülmesi iradesi Tahran’da ortaya çıktı; Rehber Hamaney ve şahin kanat da buna ikna edildi. ABD tarafında da nispeten ılımlı sayılabilecek Obama yönetimdeydi ve görevi bırakacağı 2016 sonuna kadar kapsamlı bir anlaşmanın müzakere edilip yürürlüğe konulması, böylece arkasında bırakacağı politik mirasın nükleer savaş riskini ortadan kaldırmak üzerine kurulması hedeflenmekteydi.

Neticede uzun ve kapsamlı müzakerelerin ardından Temmuz 2015’te İran ile ABD öncülüğündeki P5+1 ülkeleri arasında Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) imzalandı; teknik açıdan iyi müzakere edilmiş ve kapsamlı olmasına rağmen bu metnin politik zemini kırılgandı. Başkan Obama, Cumhuriyetçilerin (ve İsrail lobisinin) kontrolündeki Kongre engelini aşmak için bu metni “yönetici sözleşmesi” formunda imzaladı ki bu da atılan imzanın bir “anlaşma” (treaty) olmadığını göstermekteydi. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan bir açıklama “JCPOA bir antlaşma veya yürütme anlaşması değildir ve imzalanmış bir belge de değildir. JCPOA, İran, P5+1 ve AB arasındaki siyasi taahhütleri yansıtmaktadır” sözleriyle bu kırılganlığı yansıtmaktaydı. 2017 yılı başında Trump’ın göreve gelişiyle birlikte bu sorunlu bölgesel, hukuki ve politik zemin hızla krize dönüştü.

Trump 2018’de ABD’yi anlaşmadan çektiğinde, masada ve ABD-İsrail ikilisinin gündeminde İran’ın bölgesel nüfuzunu ve füze programını bitirecek daha sert bir anlaşma iddiası vardı. İran’ın Suriye İç Savaşı ile birlikte yükselen nüfuzu ve İsrail karşısında bölgede üstünlük kurması karşısında hissedilen tedirginlik, Obama döneminde sorunlu seyreden ABD-İsrail ilişkilerinin Trump’la birlikte yeniden yakınlaşmasının da getirdiği motivasyonla birlikte nükleer uzlaşının adeta çöpe atılmasına yol açtı.

ABD’nin Trump dönemlerinde temel motivasyonu, ekonomik baskıyı arttırarak İran’ı kendi dayattığı şartlara razı etmek ve bir nevi diz çöktürtmekti. Oysa bu baskı İran’da ABD ile anlaşma ve yaptırımları kaldırma yanlısı Hasan Ruhani – Cevad Zarif öncülüğündeki ılımlı kanadı tasfiye etti ve iç/dış siyaset büyük ölçüde Devrim Muhafızları’nın temsil ettiği şahin kanadın denetimine girdi. İran bu dönemde uranyum zenginleştirme faaliyetlerini de %20’lerden %60 seviyesine çekerek, “maksimum baskı” yaklaşımına “maksimum direnç” ile karşılık verdi.

2025 Haziran müzakereleri ve 12 Gün Savaşı

2010 ve 2015’teki çerçeve uzlaşıların ABD tarafından farklı sebeplerle reddedilmesi ve İran’a uygulanan baskının iyice arttırılması, Tahran’ın bu sefer bir başka ılımlı siyasetçi Mesud Pezeşkiyân döneminde, (2015 anlaşmasını müzakere eden heyette Zarif’in yardımcısı olan Arakçi’nin bu sefer dışişleri bakanlığı döneminde) yeniden müzakere masasının kurulmasını netice verdi.

Ancak Muskat’taki müzakereler sürerken, görüşmelere verilen birkaç günlük aranın ardından ve müteakip tur için yeniden bir araya gelineceğinin kararlaştırılmasına rağmen, 13 Haziran’da İsrail (ve ABD) doğrudan hava bombardımanıyla İran’a saldırdı ve stratejik hedeflerle nükleer tesisleri günlerce ağır şekilde bombaladı.

İran’ın sert mukabelesiyle tırmanan bu kısa ama yıkıcı çatışma, tam da İranlı müzakerecilerin ABD ile teknik detayları uzlaştırmaya çalıştığı ve görüşmelere birkaç gün ara verildiği dönemde Tahran üzerindeki baskıyı daha da arttırmak amacıyla başlatılmıştı. Bu saldırılarda İran’ın hava savunma sistemleri ve balistik füze stoklarının yanısıra nükleer tesislerinin de doğrudan ABD tarafından sığınak delici mühimmatla hedef alınması, İran nükleer krizinin son yirmi yıllık geçmişinde oldukça dikkat çekici yeni bir aşamaya işaret ediyor ki bundan sonra bu yöndeki saldırıların artarak sürebileceği yorumlarına yol açmış durumda.

İran-ABD arasında bir anlaşma mümkün mü?

Yaklaşık yarım asırdır devam eden ihtilafta, ABD tarafının İran’dan güncel beklentileri üç temel noktada düğümleniyor ve bunların güçlüğü ilişkileri daha da çıkmaza sürüklüyor:

  1. i) Uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin tamamen durdurulması, hâlihazırda İran’ın elinde bulunan zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına transfer edilmesi ve nükleer programın çok daha sert ve sıkı bir denetime tabi tutulması
  2. ii) İran’ın sahip olacağı balistik füzelerin sayısı, türü ve menzili konusunda ciddi sınırlamalar getirilmesi

iii) İran’ın bölgedeki İsrail-ABD karşıtı güçlere, vekil unsurlara ve milis gruplara (Lübnan, Filistin, Yemen, Irak gibi) verdiği askerî ve mali desteğin kesilmesi

İran tarafı ise nükleer dosyada yeniden müzakerelere başlamayı kabul ediyor, ancak ne balistik füze programında kısıtlamaya ne de dış politikası üzerinde sınırlamalar getirilmesine sıcak bakmıyor. Bununla birlikte ABD’nin güç tehdidi ve baskıyı arttırmasının yanısıra, yaptırımlar ve ekonomik krizin yol açtığı (ileride yol açabileceği) ve ABD-İsrail tarafından somut şekilde desteklenebilecek kapsamlı sokak protestoları ve taşradaki isyanların yaratabileceği güvenlik tehdidiyle baş edebilmek de İran açısından yıldan yıla daha zor ve maliyetli hale geliyor.

Dolayısıyla İran’ın geçmiş dönemlere kıyasla bugün müzakere masasında daha zayıf olduğunu anlamak zor değil. Ocak 2026’da başlayan ve binlerce İranlı protestocunun öldürüldüğü gösterilerin ardından ABD-İsrail ikilisini ülkeyi karıştırmakla açıkça suçlamasına rağmen, Tahran’ın görüşme masasına yeniden oturmak zorunda kalması da bu açmazı net bir şekilde ortaya koyuyor.

Bununla birlikte, 2010’daki uranyum takas anlaşmasının yanısıra, 2015’teki kapsamlı uzlaşının da ABD tarafından reddedilip uygulanmaması, bunun yanında Haziran 2025’te müzakereler devam ederken İran’ın bombalanması ve günlerce süren bir savaşa yol açılması İran’ın ABD’ye güveni aşındırdığı gibi, bu sefer varılabilecek yeni bir anlaşmanın bir kez daha çöpe atılmasını neyin engelleyeceğinin de haklı olarak sorulmasına yol açıyor.

Yorum gönder