Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla beraber özellikle iki binli yıllarda küresel sistemin liberal bir boyuta kaydığı söylenebilir. Liberal politikaların ve küreselleşmenin de etkisiyle devletlerin politikaları genel olarak daha merkeziyetçi ve kapsayıcı olmuştur. Son yıllara kadar hegemon olan bu akım değişen konjonktürle ve Rusya-Ukrayna, İran-ABD-İsrail gibi sistemi etkileyen savaşlarla birlikte etkisini kaybetmeye başlamıştır.
İnsan hakları ve refah devlet terimlerinin öncülerinden olan Avrupa devletlerinde ve Avrupa Birliği Parlamentosu’nda yükselen sağ görüşlü partilerde de görüleceği üzere sistemin tekrardan milliyetçilik veya ulusçuluk akımına doğru dönüştüğü görülebilir. Nitekim başta Avrupa ve Amerika olmak üzere diğer coğrafyalarda da görülen göçmen karşıtlığı bunun belirtilerinden bir tanesidir. “Make America Great Again” veya “Avrupa Avrupalılarındır” gibi söylemler, sistem devletlerinin kendi çıkarlarını korumak için daha agresif bir politika izlemeleri ile birlikte artan milliyetçilik akımları pekişmektedir.
Devletlerin nihai amacı kendi çıkarlarını maksimize etmek ve sistem içinde hayatta kalmaktır. Bu yüzden sistemdeki ana siyasi düşünce akımı ne olursa olsun devletlerin nihai amacı değişmeyecektir. Bunların dışında, değişen olgulardan bir tanesi devletlerin iç siyasi yapısı ve insanların düşünceleridir. Sağ düşüncelerin artmasıyla birlikte aynı kültürü ve geçmişi taşıyan devletler, sistemdeki siyasi yapılanmanın da değişimiyle birlikte bir ortak kültür ve dayanışma platformları üretmektedir. Nitekim insanoğlunun varlığından bu yana bilinen en köklü kültürlerden biri olan Türk kültürünün de Türk Devletleri ile birlikte ortak bir çatı altında birleşmesi kaçınılmazdır. Bu ortak çatının en bilineni hiç şüphesiz Türk Devletleri Teşkilatı’dır.
Türk Devletleri Teşkilatı’nın kökenlerinin daha geçmişe, Turancılık akımına kadar dayandığı iddia edilebilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ortaya atılan bu fikir, Türkistan’da bulunan Türklerin Anadolu ve Balkan Türkleri ile birleşmesiyle ortaya çıkan “Turan” devletinin kurulmasını amaçlamaktadır. Nitekim bu düşünce bir fikir olarak kalmıştır ve reel politikte de gerçekleşmesi zordur. Günümüzde Türk devletleri uluslararası örgütler aracılığı ile bir örgüt çatısı altında birleşmesi muhtemeldir. Hali hazırda bulunan TDT bunu kısmen sağlamaktadır.
TDT, geçmişe dayalı romantik bir ideal değil; 21. yüzyılın jeopolitiği ile birlikte rasyonel, uluslararası hukuka uygun ve kurumsal bir dayanışma modeli ortaya çıkarmıştır. Girişte bahsedilen küresel sistemdeki milliyetçilik ve köklere dönüş akımı, teşkilata üye olan Türk devletleri için sıradan bir kültürel yakınlaşmanın ötesinde farklı boyutlara taşınmıştır. Teşkilat, küresel güçler için önem arz eden Avrasya jeopolitiğinde stratejik bir kimlik kazanmaktadır.
Gerçekleşen yapısal dönüşümün en somut örneği 1992 yılından itibaren düzenlenen “Türkçe Konuşan Devletler Zirveleri”nden 2009 Nahçıvan Anlaşması ile imzalanan “Türk Keneşi” ismiyle kurumsallaşmasıdır. 2021 İstanbul Zirvesi’nde adının “Türk Devletleri Teşkilatı” olarak değişmesi ve “2040 Türk Dünyası Vizyon Belgesi”nin kabul edilmesi şüphesiz bu uluslararası örgütün kırılma anıdır. Tercih edilen bu isim değişikliği yapısal bir kimlik inşası niteliği taşımaktadır. Bu değişimle birlikte teşkilat, kendi statüsünü ortak dili konuşan topluluklar zemininden egemen devletlerarası iş birliği basamağına çıkartarak sistemin yeni aktörlerinden biri olduğunu duyurmuştur.
Devletlerin nihai amacının hayatta kalmak olduğu realist görüşlerden hareketle TDT’nin bu denli hızlı kurumsallaşmasının tesadüf olmadığı nettir. Kaosun hâkim olduğu sistemde orta ve küçük ölçekli devletler tek başlarına küresel güçlerin, başka bir deyişle hegemonların baskılarına karşı koyması düşük bir ihtimaldir. Bu düşünceden yola çıkarak TDT, üye devletlere onların egemenliklerine herhangi bir zarar vermeden eşit ortaklığa dayalı jeopolitik bir seçenek sunmaktadır.
Daha önce de vurgulandığı üzere sistemi etkileyen Rusya-Ukrayna Savaşı ve Orta Doğu’da yaşanan bölgesel çatışmalar küreselleşmenin ana damarlarından biri olan lojistik ve ticareti kısıtlamakta, hatta zarar vermektedir. Kuzey Koridoru yani Rusya’dan geçen hat yaptırımlar ve güvenlik unsurları dolayısıyla işlevselliğini büyük ölçüde yitirdiği söylenebilir. Güney rotasında yer alan deniz yolları ise jeopolitik istikrarsızlıklar ve korsanlık faaliyetleri sebebiyle güvenilir değildir.
Ticaret yollarındaki bu tıkanma ise Çin’den başlayarak Kazakistan, Hazar Denizi, Azerbaycan ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya açılan “Orta Koridoru” daha cazip kılmaktadır. TDT üyeleri ise bulundukları konum dolayısıyla direkt olarak bu koridor üzerinden faydalanabilmektedirler. Teşkilat bünyesinde gümrük süreçlerinin dijitalleşmesi ve çeşitli lojistik entegrasyonların hayata geçirilmesi, TDT’yi Orta Koridor ticaretinde önemli bir konuma getirebilir.
Bölgede Rusya’nın askeri veya siyasi baskıları ve Çin’in ekonomik asimetrisi arasında kalan bu devletler için TDT bir çok yönlü dış politika aracıdır. Rusya-Ukrayna savaşının başlamasıyla beraber Türkistan coğrafyasında etki alanı geniş olan Rusya’nın bölgedeki gücünün geçmişe nazaran azalmasıyla birlikte bu coğrafyadaki ülkelerin dışarıya açılmak için bir fırsat yakaladığı söylenebilir. TDT, bu noktada Orta Asya başkentlerine Moskova veya Pekin arasında tek taraflı bir seçim yapma zorunluluğunu ortadan kaldıran, stratejik özerklik sağlayan dengeli bir alternatif sunmaktadır. Türkiye ise bu denklemde, hem gelişmiş askeri kapasiteye sahip bir NATO üyesi hem de bölge ülkeleriyle tarihsel-kültürel bağları olan güvenilir bir ortak olarak konumlanmaktadır.
Savunma sanayisi ve siber güvenlik alanlarında yapılan iş birlikleri bu stratejik dengenin somut ve dinamik göstergelerindendir. Günümüzde sert gücün (hard power) meşrulaştırıldığı bu dönemde TDT üyelerinin savunma kapasitelerini arttırmaları olasıdır. Türkiye’nin ürettiği insansız hava araçlarının Kazakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan tarafından tedarik edilmesi ve ortak üretim anlaşmalarının imzalanması, ortak tatbikatlar yapılması, askeri iş birliklerini beraberinde getirmiştir. Ayrıca TBMM ve üye devletlerin meclislerinde kabul edilen “Türk Devletleri Teşkilatı Sivil Koruma Mekanizması” ve siber güvenlik alanındaki ortak çalışmalar, kurumun güvenlik boyutunun da kurumsallaştırdığını işaret etmektedir.
Ancak TDT’nin bu realist ve stratejik yükselişinin sürdürülebilir olması, kurumsal kapasitesinin ve yumuşak güç (soft power) unsurlarının ne ölçüde derinleştirileceğine bağlıdır. Teşkilat bünyesinde kurulan Türk Yatırım Fonu gibi ekonomik araçların etkin kullanılması, üye devletler arasındaki ticaret hacmini artırmak adına kritik bir eşiktir. Bununla birlikte, ortak kültürel zemini kurumsal bir sürekliliğe dönüştürmek amacıyla yürütülen ortak alfabe çalışmaları, eğitimde müfredat senkronizasyonu ve diaspora ortaklıkları, jeopolitik ittifakın toplumsal taban bulmasını sağlamaktadır. Realist çıkarların sürdürülebilirliği, bu yapısal ve kültürel entegrasyon bağlarının ne kadar sıkı örüldüğü ile doğrudan korelasyon içerisindedir
Sonuç olarak, Batı merkezli liberal uluslararası düzenin zayıflaması, küresel sistemde milliyetçiliğin, korumacılığın ve bölgeselleşme akımlarının yükselişini beraberinde getirmiştir. Devletlerin anarşik bir sistemde hayatta kalma ve çıkar maksimizasyonu güdüleri, onları ortak tarih, kültür ve jeopolitik çıkarlara sahip oldukları bölgesel ittifaklara itmektedir. Türk Devletleri Teşkilatı, bu sistemik dönüşümün Avrasya coğrafyasındaki en başarılı ve rasyonel tezahürüdür.
TDT, romantik ve ütopik Turancılık idealinin duygusal zemininden beslenmekle birlikte, ayakları yere basan ekonomik, lojistik, dijital ve askeri iş birlikleriyle örülmüş realist bir yapıdır. Ne Avrupa Birliği gibi ulus-üstü bir entegrasyon hedeflenerek üye devletlerin egemenlikleri aşındırılmakta ne de salt zayıf bir forum niteliğinde kalmaktadır. Teşkilat, “hükümetlerarası iş birliği” modelinin en esnek ve dayanıklı örneğini sunarak 21. yüzyılın çok kutuplu dünyasında yeni bir jeopolitik güç merkezi haline gelmektedir.
Geleceğin dünyasında Karadeniz’den Çin sınırına uzanan bu havzanın istikrarı, Orta Koridor’un açık tutulmasına ve TDT’nin kurumsal kapasitesini artırmasına bağlı olacaktır. Türkiye ve Türk cumhuriyetler, küresel istikrarsızlıkların ortasında ortak bir çatı altında birleşerek hem kendi varlıklarını güvence altına almakta hem de küresel sistemin yeniden yapılanma sürecinde masadaki yerlerini tahkim etmektedirler. Bu bağlamda TDT, sadece Türk dünyasının ortak hafızasının canlı bir somut çıktısı değil, aynı zamanda geleceğin inşa edildiği stratejik bir ortaklık vizyonudur.

