KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Türkiye
  4. »
  5. Hacı Haldun ŞAHİN: BİLGİYİ VE LİYAKATİ TECRİD ETMEK

Hacı Haldun ŞAHİN: BİLGİYİ VE LİYAKATİ TECRİD ETMEK

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 9 dk okuma süresi
204 0

Zümer suresi 9. Ayet: “Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!..”
XXI. Yüzyılda ülkemizde bilginin, tetebbuatın ve onu temsil eden zümrelerin son zamanlarda değersizleştirilmiş olması hazmedilecek bir durum olmasa gerek. Bu alandaki erozyonu en çok körükleyen tereddütsüz siyasi kamplaşmalar neticesinde; başta siyasetçiler, medya ve bunu müteakiben avamın kendisidir. Bir diğer utanç verici halde, bazı alanlarda mevziler kazanmış ve onun konforunu süren bir takım akademisyenlerin de bu işe çanak tutması.
Oysaki günümüzde erişebildiğimiz her türlü bilgiyi ve onun tatbiki demek olan teknolojiyi üreten neticede insan ve onun zekâsıdır. Üretmek ve tatbik etmek ise meşakkatli, sabırlı bir çalışmayı ve zamanı alır.
Firdevsî, Şahnâme’de “bilgi ağaç gibidir; onun bir dalını görsen, kolay kolay köküne varılamayacağını anlarsın” der.
Okumak, azmi, iradeyi ve sabrı gerektiren bir faaliyettir. Bir bedeli vardır, yıllarını verirsin… Mehmet Genç hocanın ifade ettiği gibi. “İlim çok pahalı bir şey! Hayatınızı vereceksiniz, neticede bir paragraflık katkınız olacak.”
Siyasi elitler ve kapital sahipleri nezdinde bu durum çokta bir anlam ifade etmez, işin garip tarafı avamda buna inandırılmıştır. Hal böyle olunca bilgiye ve okumuş zümrelere atfedilen bütün kıymet hükümleri malûl hale gelmektedir. Amiyâne tabirle, “okumuşta ne olmuş” denilerek tezyif, tahkir ve tahfif edilmektedir. Bu ahvalde ve şerâitte imâl-i fikr yapamayacağı vahametine kapılan birçok yetişmiş insanımız kurtuluşu yurtdışına gitmekte buluyor. Bu arzu edilmeyen durum haliyle ülkenin bilgi birikimini ve kalifiye beyin gücünü yiyip bitirip yok etmesine yol açıyor.
Liyakat devre dışı bırakılarak partizanlığı öne çıkarmak gibi ilkesiz, sevimsiz yaklaşımlar terk edilmediği için durumun yakın bir gelecekte de değişmeyeceğini henüz idrak etmiş değiliz. Büyük iddialarla ortaya konulan programların hiç birisinin planlanan hedeflere ulaştığı henüz müşahede edilmedi. İşin en acı tarafı çalışanların emek ve alın terleriyle elde edilen milli gelirin de adil bir şekilde pay edilmesi görülmüş bir durum değildir. Bir avuç siyasi elit ve finans çevresi kendi aralarında al gülüm ver gülüm etmektedirler. İşler sarpa mı sardı, malum her on yılda bir darbe, bu gerçekleşmez ise devreye dış güçler girer.
Bu düzende üretim ve üretimin artırılması için istihdam olunanların ekseriyeti, özellikle idareci takımı, maalesef çalışıyormuş gibi görünen ama gerçekte ballı kaymağı yiyen zümrelerdir. Yalanlar üzerine inşa edilen samimiyetsiz dindarlık gösterileri oy devşirmekten öte gitmez. Vatandaşlara anayasa ve yasalarla vaat edilen temel hakların tatbiki sürekli olarak başka bir bahara ertelenir. İktisadi kalkınma gerçekleştirilemediği gibi, insani gelişmişlikte de bir arpa boyu boy alınmamıştır.
İçinde yaşamakta olduğumuz ve geliştirmek göreviyle yükümlü olduğumuz kültür birikimimizi arttırmak bir yana dursun, biz herkesi hizmet sektöründe ya güvenlikçi ya da hizmetli yapmanın peşinde koşmaktayız.
Oysaki bilgiyi ve medeniyeti üreten zümreler bellidir. Bakın günümüzde büyük şehirlerimiz varoşlara dönüşmüş vaziyettedir. Mevcut yapılarıyla hangi şehrimiz, Türk-İslâm medeniyetine katkı verebilir, medeniyet üretebilir. Medeniyeti var eden şehirli kültürüdür ve elit zümrelerdir. Geçmişten günümüze sahip olduğumuz bazı kültürel değerlerin bile varlığını muhafaza etmekte büyük uğraş ve cabalar sarf edilmektedir. Üzerine fazla bir değer katmakta büyük müşkülatlar çektiğimiz herkesin malumudur. Yüksek kuleler dikerek, rantın ve katın miktarını artırarak, tarım arazilerini yok edip ormanlarımızı yağmalayarak kendimize ait bir şehir kültürü tesis edemeyeceğimiz gibi yine kendimize ait bir imar kültürü de tesis edemeyiz.
Bu ülkenin evlatlarına karakter ve şahsiyet eğitimi vermeden milli kültürü temsil edecek nesiller yetiştiremeyiz, imanının gerektirdiği gibi yaşamayı ve amel etmeyi hayat tarzı haline getirmedikçe ahlaklı ve faziletli fert ve cemiyet oluşturamayız. Kur’ân-ı Kerim’in ön gördüğü “insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” prensibi yerine, vahşi kapitalizmin her türlü vasıtasını kullanarak servet edinmek alışkanlığına inanarak emeğe ve alın terine kutsiyet kazandıramayız.
Aslı astarı olmayan doğmaların geçerli kılınmaya çalışıldığı bir coğrafyada aklı, sanatı, öğrenmeyi ve mantığı hâkim kılamayız.
Mercimek Ahmet “Kabusnâme” adlı eserinde “hüner artırmak güher (mücevher) artırmaktan iyidir” der.
Hüner cevherden iyidir çünkü hüner sahibi olmak, gerçekten servet biriktirmekten yeğdir. Servet kaybedilebilir, el değiştirebilir, kısa süre içinde de tüketilebilir. Ancak hüner sahibi, sahibi olduğu hüneri üniversel boyuta taşıyabilir; gelecek nesillerin hizmetine ve beğenisine sunabilir.
Bu satırları okuyan kıymetli okurlar lütfen beni müsamaha ile karşılayın. Bazı hususları ifade etmek isteyip de ifade etmekte müşkülat çektiğimin farkındayım, kelamın hakkını veremiyor olabilirim. O bakımdan kelâma saygısızlık etmekten, Hakk beni vikaye (koruma, esirgeme) buyursun. İşin açıkçası, arz etmek istediğim husus bu ülkenin eli kalem tutan fikir üreten, sabır ve gayret sahibi elitlerinin ama öyle ama böyle tecrit edilip, onların yerine liyakatten, ilimden irfandan nasibini almamış yarım tahsilli insanların belli mevki ve mevzilere istihdam ediliyor olmalarıdır. Bu ahval bizim bütün enerjimizi bitirdi. Hiç düşündük mü? Bu ülke son birkaç yüzyıldır neden dünya çapında bir mütefekkir çıkaramıyor. Fikirde, sanatta, edebiyatta, iktisatta ne yapabildik ne verebildik. İktisadi performansımız orta.
Liyakat, ehliyet, bilgi ve beceri kazansın. Ülkemiz ve ülkemizin aziz vatandaşları kazansın. Hakikatin nuruyla hak ayağa kalksın. Adam kayırmacılık hitam bulsun. O zaman tenkidin de azaldığına şahit olacağız. Zira son zamanlarda içerisine düştüğümüz en büyük handikap zamanımızı tenkit ile heba ediyor olmamızdır. Mevcut ahval ve şartların yoluna girmesi, insanımızı mutlak surette bu cendereden çıkaracaktır.
Liyakatin, tecrübenin, bilginin nedenli önemli olduğunu bir örnekle taçlandıracak olursak mesele daha iyi vuzuha kavuşmuş olacaktır.
Atatürk döneminin Dışişleri Genel Sekreteri olan büyük tecrübe Numan Menemencioğlu’na, Türkiye’nin dış politikada mutlaka uyması gereken prensipleri neler olmalıdır diye bir soru tevcih edildiğinde, ortaya koyduğu prensipler bugün dahi mer’i ve caridir.
1) Komşularınızın iç işlerine karışmayın…
2) Rusya’yı tahrik etmeyin…
3) Arap ülkeleriyle tarihi, sosyal, kültürel ilişkilerinizi geliştirin ama aralarındaki anlaşmazlıklara karışmayın…
4) Size sormadıkları sürece komşu ülkelerin idarecilerine akıl vermeyin…
5) Batı kültürünü benimseyin ancak onların emperyalist emellerine alet olmayın…
Meseleyi Mevlânâ’nın bir beytiyle bitirelim.
“Adam şekille insan olsaydı Ahmed’le (s.a) Ebucehil bir olurdu.”
3

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir