Şimdi yükleniyor

Elif Gültekin: Ülkemizde Tıp Eğitiminin 200 Yıllık Sorunu: Çok Teori Az Pratik

Osmanlı döneminde modern tıp eğitimini 14 Mart 1827 tarihinde Vezneciler Tulumbacıbaşı Konağı’nda kurulan Tıphane-i Amire ile başladığı kabul edilir. Daha öncesinde Tıp Medresesi’nde verilen tıp eğitimi, hocaların nezaretinde temel tıp kitaplarının okunup özümsenmesi usulüne dayanıyordu. Öğrenciler her bitirdikleri kitabı hocalarına sunuyorlar, hocalarının kitap hakkındaki sorularını cevaplıyorlar ve gösterdikleri yeterlilik üzerine o eseri tam olarak öğrendiklerine dair icazet alarak eğitim müfredatını tamamlıyorlardı. Tıp eğitiminin uygulama gereksinimi ise şifahanelerde karşılanıyordu.

Tıp eğitiminin modern bir müfredata kavuştuğu 1827 yılında, eğitim bir süre medresedeki usul üzere devam etti. Değişen sadece müfredatta takip edilen kitaplardı. Daha önce Tıp Medresesi’nde İbn Sina, Zehravi, Ali ibn Abbas gibi isimlerin kitapları okutulurken artık modern fizyoloji, anatomi ve ilaç bilgisine dair kitaplara geçilmişti. Yeni tıp bilgisi ile yazılmış kitapların ise henüz Osmanlı Türkçesine yeteri kadar çevirileri yapılamadığından kitaplar orijinal dilinde okutuluyordu. Bu nedenle hem hocaların hem de talebelerin bu dilleri bilmesi bir gereklilikti. Talebeler esas tıp eğitimine başlamadan önce Fransızca ve İtalyanca eğitimi alıyorlardı. Tıp eğitimi ise tam olarak medresede olduğu gibi, talebelerin okuyup özümsedikleri kitapları hocalarına sunmaları şeklinde sürdürülüyordu.

Osmanlı’da Tıp Eğitimi (Yapay Zeka İle Oluşturulmuştur)

Osmanlı Devleti tıp eğitiminde modernleşmenin yalnızca yeni tıp bilgisini içeren tıp kitaplarının medrese usulü tahsili ile gerçekleştirilemeyeceğini bir süre sonra idrak etmişti. Bu nedene yurtdışından danışman alınarak tıp okulu binasının ve müfredatının modern tıp eğitiminin ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi gündeme geldi. 1838 yılında Viyana’dan davet edilen Charles Ambroise Bernard öncülüğünde, tıp okulu ilk kez, tıp eğitimindeki uygulamaların bir gerekliliği olan teşrih salonu, müzeler ve laboratuvarlarla donatılarak çağdaş bir okul binasına dönüştürülen Galata Sarayı’nda eğitim görmeye başladı. Bernard, tıp müfredatında da düzenleme yaparak, uygulamaların daha yoğun hale getirildiği bir ders düzenine geçiş sağladı.

Tıp okulu, yaşanan büyük Beyoğlu yangını sonrasına tam donanımlı binasını 1849 yılında terk etmek zorunda kaldı ve 1865 yılına kadar Humbarahane Kışlası’nda eğitime devam etti. Kışlada yeniden müzeler, laboratuvarlar kuruldu. Tıp öğrencilerinin ve hocalarının güncel bilimsel gelişmeleri takip edebilmelerinin önemi fark edilerek bu dönemde ilk kez Türkçe bir tıp dergisi yayımlanmaya başlandı. Üstelik öğrenciler yıllardır Fransızca olarak sürdürülen tıp eğitiminin artık Türkçe olarak verilmesi yönünde taleplerini ilk kez seslendirdiler. Ne var ki dönemin koşullarında bu geçiş mümkün olmadı.

1865 yılındaki büyük kolera salgını nedeniyle tıp okulunun bulunduğu Humbarahane Kışlası salgın hastalıklar hastanesine dönüştürülünce, eğitim geçici olarak bir konakta sürdürüldü. 1866 yılında ise tıp okulunun Demirkapı Kışlası’na nakline karar verildi. Tıp okulunun ihtiyacı olan uygulama salonları bu kez de Demirkapı Kışlası’nda kuruldu. Ancak öğrenciler kimya ve fizik laboratuvarlarında yeterince deney yapılmadığından, teşrihhaneye neredeyse hiç kadavra gelmediğinden, okulun seririyat hastanesinde hocaların sistemli bir uygulama eğitimi vermemesinden sıklıkla şikâyet ediyorlardı. Üstelik bu dönemde tıp okulu siyasi oluşumların güç kazandığı bir mekâna dönüşmüş, adeta tıp eğitimi işlevsiz hale gelmişti.

Sultan II. Abdülhamid tıp eğitimine önem veren bir padişahtı. Tıp okulundaki bu olumsuz gidişe bir dur demek için danışmanlık almaya karar verdi. Tıp eğitimini çağın en üst seviyesine taşımak için atılması gereken tüm adımları atmaya hazırdı. İlk olarak, 1893 yılında İstanbul’da yaşanan büyük kolera salgını nedeniyle Fransa’dan davet edilen ve kolera mücadelesine danışmanlık yapmakta olan Chantemesse’den tıp eğitimi için bir rapor hazırlaması istendi. Chantemesse raporunda, okul binasının yeniden yapılandırılması ve eğitim programında uygulama ve pratiklere daha çok yer ayrılması gerektiğini belirtmişti. Uygulamalı derslerin verimli işlenebilmesi için modern laboratuvarların kurulmasını ve gerekli araç-gerecin temin edilmesini de tavsiye etmişti.

Sultan 2. Abdülhamid’in yeni tıp okulu konusunda danışmanlık aldığı bir başka isim, o sırada Yıldız Sarayı Hastanesi’nde müfettiş olan Margery idi. Margery padişahın isteği ile Mekteb-i Tıbbiye’de incelemeler yaptı ve gerekli gördüğü ıslahatları bir rapor şeklinde sundu. Margery’ye göre Tıbbiye’de pratik eğitim yeterli değildi. Hem Chantemesse hem de Margery’nin dikkat çektiği bir diğer husus tıp okulunun eğitim hastanesinde öğrencilerin yeteri kadar hasta takibi konusunda tecrübe kazanamamalarıydı.

Sultan II. Abdülhamid 1898 yılında tıp eğitimin modernleştirilmesi konusunda üçüncü defa danışmanlık almaya karar verdi. Gülhane Askeri Tatbikat Mektebi’ne danışmanlık yapmak üzere Almanya’dan davet edilmiş olan Dr. Robert Rieder’den Haydarpaşa’da inşası devam eden yeni tıp okulu binasında verilecek tıp eğitimi müfredatı için bir rapor hazırlaması istendi. Rieder bir süre sonra teslim ettiği raporda mevcut tıp eğitiminin eksiklerini dört başlıkta toplamıştı. Öncelikle tıp eğitiminin düzenli ve mantıksal bir ders planına sahip olmadığına dikkat çeken Rieder öğrencilerin sırasıyla temel tıp bilimlerini, ardından klinik öncesi dersleri ve son olarak da klinik tecrübe kazanmaları gerektiğini vurgulamıştı.

Rieder’e göre bir diğer sorun temel tıp bilimlerine ait derslerin müfredatta yeterince yer almaması, ancak zooloji, botanik, madenler gibi dersler uzun ders saatleri boyunca okutulmasıydı. Müfredatta özellikle anatomi derslerinin arttırılması gerektiğini söyleyen Rieder, balmumu modeller, renkli afişler, solüsyonlar içindeki organ modelleri ile bu eksiklik bir miktar giderilebilse de hiçbirinin gerçek bir bedeni açmanın yerini tutamayacağına dikkat çekiyordu. Öğrenciler kadavraları kendileri açmalı, kasları ve sinirleri aramalı, organların birbirlerine göre konumlarını kendileri açıklamalıydı. Bu bilgileri ruhlarına işleyen öğrenciler, hasta yaşamının bıçaklarının doğru hamlesine bağlı olduğu zorlu bir ameliyatın stresli anlarında bu görüntüleri gözlerinin önüne getirebilmeliydiler. Bu da ancak yeterince kadavra açmış olmakla mümkündü.

Mevcut programdaki bir diğer sorun ise Rieder’e göre yan klinik dalların ana klinik dallardan daha fazla yer almasıydı. Ders programında genelden özele doğru gidilmesi gerektiğini belirten Rieder, bir hekime 2-3 yıl içinde tıbbın her alanı için uzmanlık kazandırmak mümkün olamayacağından ana klinik dallara daha fazla önem verilmesini, böylece tüm dalların eksik bir şekilde öğrenilmesi yerine asıl gerekli dalların iyi öğrenilebileceğini vurguluyordu.

Rieder’e göre tıp eğitimindeki en önemli sorun ise teorik eğitimin pratik eğitimden fazla olmasıydı. Mekteb-i Tıbbiye’nin şu anki programında öğrenciler dâhiliye ve cerrahi kliniklerini haftada üç saat ziyaret etmelerine rağmen, bu derslerin teorik eğitimlerini iki yıl boyunca dörder saat alıyorlardı. Rieder, yeni ders programında klinik derslere daha fazla yer verilmesini, çünkü zaten klinikte hocaların öğrencilere hastayı anlatırken, hastalığın temeli hakkında da teorik bilgi vermek zorunda olduklarını söylüyordu. Tıp, her şeyden önce uygulamalı bir bilimdi ve bu nedenle tıp öğrencilerine teoriden daha fazlasının verilmesi gerekliydi. Metinleri yüksek sesle okuyarak ezberlemeyi, öğrencilerin kendini aldatması ve zaman kaybı olarak görüyordu.

Osmanlı’da Tıp Eğitimi (Yapay Zeka İle Oluşturulmuştur)

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra tıp eğitiminde yeniden reform yapılması gündeme geldiğinde bu kez Gülhane Seririyat Hastanesi Müdürü Dr. Wieting’ten danışmanlık alındı. Wieting de hazırladığı raporda tıp eğitiminde uygulamaların arttırılmasına dikkat çekmiş, bir günde eğitime ayrılan yedi saatin tamamının teorik derslerle doldurulmamasını, öğrencilerin küçük gruplara ayrılarak uygulamalı dersler almalarının sağlanmasını vurgulamıştı.

Osmanlı döneminde tıp eğitiminin çağı yakalaması çabaları çerçevesinde alınan tüm danışmanlıklarda teorik eğitimin yoğunluğuna, pratik eğitimin ise yetersizliğine dikkat çekildiği görülmektedir. Cumhuriyet döneminde de büyük gayretlerle sürdürülmekte olan yüksek nitelikli tıp eğitimi hedefi doğrultusunda ülkemizde son yıllarda çok sayıda tıp fakültesi açılması değerli bir adımdır. Ancak fakültelerde ders programlarının gün boyu teorik derslerle doldurulması, kadavra üzerinde çalışma imkânının yeterince bulunamaması, klinik öncesinde temel klinik becerilerin yeterince uygulanamaması gibi sorunlar birçok fakültenin hala gündemindedir. Günümüzde özellikle değişen öğrenme yöntemi tercihleri de göz önünde bulundurulduğunda, tıp eğitimi programlarının bilgiyi beceri düzeyinde kazandırmak amacına odaklanması ve bunu klasik anlatıcı-dinleyici ilişkisinden çıkarıp alternatif yöntemlerle gerçekleştirmesi büyük önem taşımaktadır.

 

Yorum gönder