Şimdi yükleniyor

Yuri Mavaşev: Barış Konseyi – Başkalarının Geçmişini ve Geleceğini Pazarlama Girişimi

Barış Konseyi her şeyle ilgili olabilir, ancak Gazze ve orada yaşayan halkla ilgili olmadığı kesin. Görünüşe bakılırsa Gazze, Amerikan müesses nizamı ve onun vitrin ismi olan Trump için tüm dünya diplomasisini yeniden kurgulamayı denemek adına sadece bir bahaneden ibaret.

İlk kez 2025 sonbaharında duyulan Barış Konseyi; uluslararası ortaklarla koordine edilmiş bir masa başı çalışmasının ürünü olmaktan ziyade, tarihe geçmek için sabırsızlanan Amerikalı liderin kişisel inadının bir sonucudur.
19 devlet başkanının Davos’taki Uluslararası Ekonomik Forumu’nda örgütün tüzüğünü şatafatla imzalaması ve ana girişimcinin (Trump) kendisini Konsey Başkanı ilan etmesi de bu yüzden olsa gerek.
Trump için, Avrupa’nın kendisini olmasa bile gündemini “kaçıran” bir Zeus rolünü oynamak çok önemliydi. Politico dergisinin isabetle belirttiği gibi; artık Davos denilince akla Greta Thunberg veya #MeToo hareketi gelmiyor; burası bir “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) forumuna dönüştürülmüş durumda. Beyaz Saray, bu gündem dönüşümünü büyük ölçüde başardı.
İçerik kısmına gelince, orada işler çok daha karmaşık. Çünkü Trump, en önemli şeyi görmezden geliyor: 20. yüzyılın ortalarından beri süregelen Orta Doğu ihtifalı; siyasi, etnik ve dini olmak üzere üç boyutu aynı anda barındırıyor. Filistinli ve İsrailli nesiller bu çatışmanın gölgesinde büyüdü. Bu kördüğümü çözmek için İskender gibi kılıçla kesip atmak değil, ilmik ilmik çözmek gerekiyor.
Girişimciler, “Gazze Barış Konseyi”ni dünya kamuoyuna neredeyse diplomatik bir zafer gibi sunuyorlar. Ancak Trump’ın Gazze’de ateşkes için hazırladığı 20 maddelik planın birçok kusuru var:
Birincisi: Bu sözde barışseverliğin arkasında, sınırsız yetkiyi tek bir politikacının (Trump) elinde toplayan bir yapı gizli. Sızan tüzüğe göre Trump; egemen devletleri davet etme, çıkarma, üyeliklerini uzatma, gündemi dayatma, icra komitesi kararlarını veto etme, halefini atama ve tüzüğü tek başına yorumlama haklarına sahip. Kanada’ya gönderilen davetin geri çekilmesi bunun kanıtıdır. Ancak bu aynı zamanda şu anlama geliyor: Trump’ın başkanlık süresi bittiğinde, hem kendisi hem de Konsey’deki mutlak gücü ağırlığını yitirecektir.
İkincisi: Katılımcılık ilkesi açısından bakıldığında, Konsey’in oluşumunda gerçek bir Filistin temsiliyeti yoktur. “Gazze Ulusal Yönetim Komitesi”nin (NCAG) başına, Gazze’de hiç yaşamamış ve eğitimini İngiltere’de almış Ali Şaas getirilmiştir. Eleştirmenler, bu fikrin sadece Batı’nın iradesini Filistin halkına dayatmak olduğunu savunmakta haklıdır. Üstelik bir milyar dolarlık üyelik aidatı şartı, Konsey’i bir barış kurumundan ziyade “zenginler kulübü”ne dönüştürüyor.
Hindistan ve Çin davet edildi ancak katılımı onaylamakta acele etmiyorlar. İsrail, Hindistan ile stratejik bir ortaklığa sahip olsa ve Çin, İsrail’in ikinci büyük ticaret ortağı kalsa da, bu durum Pekin ve Yeni Delhi’yi Trump’ın konseyinde yer almaya ikna etmedi.
Trump, “emlakçı zekasıyla”, bu kadim sorunun çözümünün uluslararası hukuk değil, “pazarlık diplomasisi” olduğuna inanıyor. Gazze’den “harika bir arazi parçası” olarak bahsetmesi de bu yüzden. Ancak bu arazinin kimin için ve hangi şartlarda “harika” olduğu sorusu yanıtsız kalıyor.
Sonuç olarak; Barış Konseyi, dünya diplomasisini yeniden kurgulamak için bir laboratuvar olarak kullanılıyor. Uluslararası hukuk ve kurumların (özellikle BM) yerini kişiselleştirilmiş irade ve pazarlıklar alıyor. Trump’ın yaklaşımıyla bu konseyin, “İbrahim Anlaşmaları” ile aynı kaderi paylaşma riski yüksek. Arap Ligi’ndeki 22 ülkeden sadece 4’ü (BAE, Bahreyn, Fas, Sudan) İsrail ile ilişkilerini normalleştirdi.
Büyük ihtimalle bu konsey de Trump’ın görev süresi bitince tarihin tozlu raflarına karışacak ve asla bir BM alternatifi olamayacaktır. Filistin-İsrail sorununu ise bir sonraki neslin daha sorumlu siyasetçileri çözmeye çalışacaktır.

Yorum gönder