Varşova Paktı çöktü NATO niye var?

Güney Türkistan’da Yaşanan Son Hadiseler Üzerine

Jirinovski: Erdoğan benim dostum!

RUSYA VE NATO İLİŞKİLERİ VE MUHTEMEL GELECEĞİ KONUSUNDA BİR DEĞERLENDİRME

Türkiye’nin bölgesel işbirliği arayışlarında hassas noktalar

Gündem 20 Aralık 2016
486

Türkiye’nin 200 yıldır yönünün döndüğü ve yaklaşık 50 yıldır da resmen Avrupa Birliği başvurusu yaparak kapısında beklediği Avrupa Birliği ile ilişkiler, geçtiğimiz günlerde kritik bir süreçten geçmeye başlamıştı. Avrupa Birliği tam üyelik başvurusu sonrasında, müzakere sürecinde açılan yeni fasıllarla süreç başarılı bir şekilde devam ederken geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde neredeyse tamamen donmuştu. Bunun temelinde özellikle, bütün diğer üye ve aday ülkelere tanınan vize serbestisi hakkı Türkiye için tanınmamıştı. Artık Avrupa Birliği Türkiye için sürekli sürüncemede kalan vaatlerini yerine getiremeyen ve ümit verecek bir uluslararası yapı olmaktan çoktan çıkmıştı.

Son dönemlerde İngiltere’nin Brexit olayı, birçok Avrupa ülkesinde Birlik’ten ayrılma görüşü olan tarafları hareketlendirmeye başlamıştı. Bu haliyle AB, içinde barındırdığı potansiyel ayrılıkçı hareketler ve yaşanan ekonomik krizler dolayısıyla bir zamanların muhteşem ve ümit vaat eden bölgesel gücü olmaktan uzak bir görüntü veriyor.

Bütün bunlara, Avrupa Birliği’nin bazı üyelerinin Türkiye’deki bölücü faaliyetlere bakışı, Türkiye’nin terörist olarak nitelendirdiği örgüt ve kişilere kucak açıyor olması, lojistik ve moral destek vermesi, ayrıca Suriye krizi süresince Türkiye’nin yalnızlaştırılması dikkate alındığında, doğal olarak Türkiye’yi yeni partner arayışlarına itmiştir.

Türkiye’nin Türk Dünyası ve güneydeki Müslüman ülkelerle bugüne kadar yürüttüğü ekonomik, ticari ve kültürel ilişkiler istenilen seviyede olmasa da ülkeyi kendi bölgesinde yalnız kalmaktan kısmen kurtarmaktadır. Ancak 1989 sonrasında SSCB’nin dağılması sonrasında Türkiye’nin ortaya çıkan fırsatları, bütün güçlü tarihi ve kültürel bağlara rağmen değerlendiremediği de gün gibi ortadadır. Ülke ve topluluk nüfusları toplamı 250 milyon civarında olan Türkçe ve akraba dillerde konuşan halkların yakınlaşmasının önünde burada sayılamayacak kadar çok iç ve dış müessir vardır. Psikolojik, bürokratik ve fiili engeller ile türetilen önyargı ve zanlar dolayısıyla bu halkların birbirilerini yeterince tanımaya çalışmadığı da ortadadır.

Türkiye’nin bu sıcak ama bir yandan da uzak yaklaşımının aksine, Rusya 1989 sonrasında kendi hinterlandı olarak gördüğü Kafkasya ve Orta Asya ülkelerine Bağımsız Devletler Topluluğu, Shangay Beşlisi ve Avrasya Ekonomik İşbirliği Örgütlerini sunmuş ve başka alternatifleri olmayan bu ülkeler isteyerek veya istemeyerek zamanla bu örgütlere girmişlerdi. Bu adımlar Rusya bakımından büyük başarılardır. Aynı dönemde Türkiye’nin aynı dili konuştuğu ve kültürel yakınlığı olan Azerbaycan’a Rusya veya İran kadar ticari ve ekonomik olarak ilgili olabilmesi ise maalesef bir başarı hikayesi tablosu değildir. Bu bağların zaman içerisinde güçlendirileceği umuyoruz.

Bunun dışında, Türkiye’nin Hint altkıtasındaki (Pakistan, Bangladeş, Hindistan) 700 milyonluk müslüman nüfusu olan ülkelerle de teması vardır. Özellikle Pakistan Türkiye açısından önemli bir adrestir. Bunun ötesinde Güneydoğu Asya’da Endonezya, Malezya ve Singapur gibi Malay coğrafyası halkları da diğer temas adresleri olmuştur.

Son olarak, başta kuzeyi olmak üzere bütün Afrika kıtası, Türkiye’nin ekonomik, ticari ve kültürel açıdan ilgilendiği diğer bir sahadır. Fakat bütün bu saydığımız göreceli olarak kuvvetli olmayan adresler, Türkiye’nin daha güçlü ekonomik ve ticari partnerler arayışına engel olamıyor. Bu alternatiflerden birisi olarak son dönemlerde “Şanghay Beşlisi” veya yeni adıyla “Şanghay İşbirliği Teşkilatı” akla geliyor.

Şanghay İşbirliği Teşkilatı

Şanghay İşbirliği Teşkilatı 1996 tarihinde Şanghay şehrinde, Çin, Rusya, Kazakistan ve Kırgızistan’ın bir araya gelmesiyle kurulmuş oldu. 2001 yılında Özbekistan’ın katılımıyla Şanghay Beşlisi yerine, Şanghay Örgütü resmi ad olarak kurulmuş oldu. Öncelikle örgütün hangi amaçlar için kurulduğu konusuna bakmak gerekir.

Şanghay İşbirliği Teşkilatının bir güvenlik işbirliği örgütü olan ve Türkiye’nin 60 yıldır içinde olduğu NATO’nun veya ekonomik, hukuki, siyasi, kültürel hedeflerinin kriter adresi olarak gördüğü AB’nin yerine geçmesi, zannedildiği gibi tek bir kararla alınabilecek kadar kolay bir mesele değildir. Bu rotalara girmek ve rota değiştirilmek bir devletin kurulması veya yıkılması kadar zorlu süreçlerdir.

Şanghay İşbirliği Teşkilatı, sınır güvenliği, sınır ötesi askeri harekatlar, birbirine karşı askeri güvenceler, ortak tatbikatlar, sınır bölgelerinde askeri işbirliği gibi konuları içeriyordu. Buna yenileri eklenerek karşılıklı olarak iç işlerine karışmamayı, egemenlik haklarına saygıyı ve en temel nokta olarak da terörizmle mücadeleyi merkeze alıyorlardı. Ekonomik ve ticari işbirliği ise en son işbirliği alanı olarak görülüyordu.

Bir kere bu örgüt, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Çin’in ve Rusya’nın nüfus sahaları olarak tanımladığı ülke ve coğrafi bölgelerde AB ve batılı ülkelerin varlığına karşın ama öncelik olarak bölgedeki “ekstremist” hareketlere karşı güvenlik alanında bölgesel işbirliği amacını taşıyordu. Örgütün tam da bu ikinci hedefine göre Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Çin’in Uygur bölgesinde (Doğu Türkistan) terörist olması gerekçesiyle muhalif her türlü gruba ve özellikle Müslümanlara karşı en sert önlemleri almaları bu konuda birbirlerine sınır ötesi lojistik destek olmaları ve yardımcı olmaları üzerinde özellikle durmak gerekir.

Her şeyden önce bütün bölgesel yapıların bir kuruluş felsefesi ve amacı vardır. Avrupa Birliğine karar felsefe temel olduğu gibi Şanghay İşbirliği Teşkilatınün de bir ideolojisi vardır. Bu ideolojinin temelinde de Orta Asya’daki Müslüman hakların (Özbek, Tacik, Kırgız, Kazak, Uygur, Türkmen vb.) üye ülkelerin politikaların çelişen taleplerini doğrudan doğruya güvenlik konsepti kapsamında bastırmaktadır. Dolayısıyla bu yapının içinde islamafobik karakter normal seyrine dönmediği sürece Türkiye’nin daha başka ülkelerle işbirliği arayışına devam etmesi gerekir.

Bu noktadan itibaren Türkiye’nin güvenlik arayışı mı yoksa ekonomik ve ticari işbirliği arayışı içinde mi olacağına eğilmek gerekir. Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nın ekonomik ve ticari boyutundan çok, aktif olarak sadece kurucu ülkelerin kendi güvenlik konseptleri çerçevesinde örgütlendikleri dikkat çeker.

Daha önceki yazılarda belirttiğimiz gibi, AB ülkeleri, birbirleri ile coğrafi, tarihi, dini, etnik, kültürel, filolojik ve ortak kültürel geçmişi olan ülkelerdir. Şanghay İşbirliği Teşkilatı, bütün bu açılardan bu derecede ortaklıkları olmayan ülkelerdir. Eski SSCB ülkeleri birbirlerine benziyor olsa da din, dil, etnik ve kültürel açılardan farklıdırlar. Hele ki, Çin ile Rusyanın veya Özbekistan’ın birbirleriyle bu benzerlikleri taşımadıkları gayet açıktır. Bu anlamda, kalıcı bir beraberlik oluşturabileceklerinden kimse emin olamaz.

Avrasya Ekonomi Topluluğu

Eğer ekonomik ve ticari alanda AB’ne bir alternatif arayışı varsa; veya yedekte ikinci bir bölgesel örgütle yoğun temas düşünülüyorsa bu adres Şanghay İşbirliği Teşkilatı değil, Avrasya Ekonomi Topluluğu olabilir. Bu teşkilatın kurulmasında yine Rusya merkezdedir. Rusya, “Bağımsız Devletler Topluluğu”nu kurup işlerlik kazandırarak bir başka başarıyı sağlamıştır. Ancak, bununla sadece eski SSCB ülkelerini ekonomik ve ticari olarak birleştirmeye çalışmıştır. O halde, Avrasya Ekonomi Topluluğu’na da alternatif olarak gözatmak gerekir.

Avrasya Ekonomi Topluluğu’nun kurulma süreci 1995’te Rusya ile Belarus arasında imzalanan bir Gümrük Birliği Anlaşması ile başlarken Topluluğa Kazakistan, Kırgızistan, ve Tacikistan’ın da katılacağını kimse düşünmemişti. 2006 yılında Özbekistan’ın katılımı ile Topluluk genişledi. Bugün, Moldova, Ukrayna, Ermenistan gözlemci olarak Topluluğa katılmışlardı. Topluluk, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda gözlemci statüsünde temsil ediliyor.

Bu Topluluğa Türkiye, Rusyayla birlikte ikinci bir ağırlık merkezi oluşturmayı başarabilecekse girmeyi denemelidir. Özellikle, Azerbaycan’ın birlikte katılması halinde anlamlı sonuçlar elde edilmesi mümkündür.

Bununla birlikte, daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi ne olursa olsun, AB kapısını çarparak çıkmamalıyız. Yeni alternatif arayışlarını ise gerçekçi ve çok boyutlu bir vasatta sürdürmeliyiz Prof. Dr. Yücel Oğurlu

Yorumlar