Şimdi yükleniyor

Sirojiddin Tolibov: Orta Asya’da Birbirimizi Neden Bu Kadar Kolay Aşağılıyoruz

Orta Asya’da Birbirimizi Neden Bu Kadar Kolay Aşağılıyoruz ve Bu Döngüden Nasıl Çıkarız?
Ben bir Tacik’im. Özbekler, Kırgızlar, Tatarlar, Koreliler, Ruslar ve Kazaklar arasında büyüdüm. Çocukluğumdan beri farklı diller konuştum ve bu dilleri her gün duymaya alıştım. Benim için onlar yabancı ya da egzotik değil; bu benim normal hayatım. İşte tam da bu yüzden, bugün Orta Asya’da olup bitenleri görmek canımı yakıyor.
Halkların sonsuz dostluğundan sıkça bahsederiz. Bunu bayramlarda, nutuklarda, sosyal medya paylaşımlarında ve röportajlarda tekrarlayıp dururuz. Ama dürüst olalım; kendimizi kandırıyoruz. Derinlerde bir yerde, aslında yalan söylediğimizi biliyoruz. Güzel kelimelerin ardında çoğu zaman öfke, güvensizlik ve komşuya üstten bakma alışkanlığı gizli. Resmi toplantılarda birbirimize gülümsüyoruz ama günlük hayatta birbirimizi kolayca aşağılıyor ve genellemeler yapıyoruz. Biz bu sorun yokmuş gibi davrandıkça, bu mesele hepimize daha sert çarpıyor.
“Orta Asya halkları neden birbirine tepeden bakıyor ve neden bazen birbirine öfke duyuyor?” sorusuna dürüstçe yanıt aramaya çalışırsak, meselenin kimsenin doğuştan daha iyi ya da kötü olmasıyla ilgili olmadığını anlarız. Sebepler çok daha basit: Tarih, karmaşık sınırlar, sosyal eşitsizlik ve yıllardır biriken kırgınlıklar.
Bundan biraz daha fazla, yüz yıl kadar önce, bu bölgenin dokusu birbirine sıkı sıkıya geçmişti. Bugünkü Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan topraklarından insanlar yan yana yaşar; ticaret yapar, evlenir, okur ve savaşırlardı. Semerkant, Buhara, Taşkent, Hokand, Hucand, Oş ve Hive ortak çekim merkezleriydi. Kimileri göçebe bir yaşam sürer, kimileri yerleşik hayattaydı. Kimi tarımla, kimi ticaretle, kimi zanaatla uğraşırdı. İnsanlar birbirine şaka yapabilirdi ama “bizden olan” ve “yabancı olan” şeklinde sert bir ayrım neredeyse yoktu. Kimlikler karmaşık ve çok katmanlıydı.
İmparatorlukların gelişiyle ve özellikle SSCB bünyesinde ulusal cumhuriyetlerin kurulmasıyla her şey aniden basitleştirildi. Sınırlar vadilerin, akraba gruplarının, hatta bazen aynı köylerin ortasından geçirildi. Her cumhuriyetin kendi tarihine, ders kitaplarına ve kahramanlarına ihtiyacı vardı. Yavaş yavaş şu düşünce kemikleşti: “En kadim, en kültürlü ve en özel olan bizim halkımızdır; komşular ise ya bizden küçüktür ya da rakiptir.” Eskiden sadece bir “komşu” olan kişi, artık “başka bir ulusun temsilcisi” haline geldi.
Buna paralel olarak, adı konulmamış bir sosyal hiyerarşi oluştu. En tepede büyük merkezler, altında cumhuriyetler, cumhuriyetlerin içinde ise şehirler ve köyler vardı. Şehirliler köylülere, edebi dili konuşanlar ise aksanı olanlara üstten baktı. Bazı meslekler prestijli sayıldı, bazıları sayılmadı. Bu durum fıkralara ve şakalara konu oldu. Köylü bir çocuk üniversitede dışlanabilir, büyüdüğünde ise aynı sözleri başkalarına karşı tekrarlayabilirdi. Böylece, kağıt üzerinde herkes eşit olsa bile, birilerini “ikinci sınıf insan” sayma alışkanlığı yerleşti.
Birliğin dağılmasından sonra ortak dikey yapı yok oldu ama kıyaslama alışkanlığı baki kaldı. Her devlet kendi ulusal özsaygısını inşa etmeye başladı. Kendi halkının büyüklüğünü vurgulayan kitaplar, filmler ve ders kitapları ortaya çıktı. Ardından kıyaslama devreye girdi: “Eğer biz kahraman ve bilgeiysek, o halde komşularımız otomatik olarak daha az kahraman ve daha az bilgedir.” Bu nadiren doğrudan söylenir; ancak okul kompozisyonlarına, televizyon programlarına ve gündelik sohbetlere sızar. Sonra memler, şakalar ve kalıplaşmış stereotipler gelir. Bazılarına göre bu zararsız bir mizahtır, bazıları içinse geride kalan acı bir tortudur.
İş göçü de büyük bir rol oynuyor. Milyonlarca insan Rusya’da çalışıyor veya bölge ülkeleri arasında gidip geliyor. Şantiyede, takside veya pazarda insan çoğu zaman bir uzman olarak değil, belirli bir ulusun temsilcisi olarak algılanıyor. “Bu halk sadece duvar örer” veya “Bu halk sadece ticaret yapar” gibi cümleler farklı halklar için tekrarlanıyor, sadece isim değişiyor. Evden uzakta yaşanan aşağılanma, sadece o kişilere değil, bütün bir ülkeye duyulan kırgınlığa dönüşüyor. Ev sahibi olan tarafın sakinleri ise belirli işleri hep dışarıdan gelenlerin yapmasına alışıyor ve tüm bir halka “hizmet sınıfı” gözüyle bakmaya başlıyor. Böylece sosyal eşitsizlik, ulusal bir kimliğin arkasına gizleniyor.
Yerel hikayeler de var. Sınır bölgelerinde su, otlak ve yollar için tartışmalar çıkıyor. İki köy arasındaki sıradan bir çatışma zamanla “onlar zaten hep böyledir” hikayesine dönüşüyor. Tek bir olay yıllarca anlatılıyor ve yavaş yavaş bir kişiye değil, tüm bir halka mal ediliyor. Komşu ülkede ise aynı hikayenin tam tersi, bambaşka bir versiyonu anlatılıyor. Her iki taraf da gerçeği bildiğinden emin.
Dil de bir üstünlük kurma aracı haline geliyor. Bir yerlerde sadece bir dili aksansız konuşmanın “doğru” olduğu düşünülüyor. Başka bir yerde, komşunun dilini anlamamak için gösterişli bir reddediş sergileniyor. İnsanlara birkaç dil bilmenin kişiyi daha özgür ve güçlü kıldığı nadiren anlatılıyor. Bunun yerine basit bir şema kolayca işliyor: “Biz güzel konuşuyoruz, onlar komik. Biz kültürlüyüz, onlar gürültücü.” Etiketler farklı olsa da mantık aynı.
Sosyal ağlar bu süreci körükledi. Bir komşunun kaba davrandığı bir video hızla viral oluyor. Kimse bağlamı kontrol etmiyor. Videonun altına herkesi kapsayan yorumlar yağıyor. Buna karşılık olarak diğer ülkeden benzer bir video paylaşılıyor. Algoritmalar çatışmayı öne çıkarıyor çünkü daha fazla izleniyor. Sonuçta, komşu ülkeye hiç gitmemiş bir kişi, sadece birkaç skandal video üzerinden o ülke hakkında her şeyi bildiğinden emin oluyor.
Oysa başka bir gerçeklik daha var. Trenlerde, üniversitelerde, pazarlarda ve şantiyelerde farklı ülkelerden milyonlarca insan huzur içinde birlikte çalışıyor. Birinin dedesi bir cumhuriyetten, ninesi diğerinden; kendisi ise üçüncüsünde büyümüş. Bir başkası komşu ülkedeki ortaklarıyla iş yapıyor ve gerçek insanların stereotiplere hiç benzemediğini görüyor. Sadece bu hikayeler haberlere pek düşmüyor çünkü “fazla sıradanlar”. Skandal, normal hayattan her zaman daha dikkat çekicidir.
Şunu da anlamak önemli: Aşağılama çoğu zaman sadece milliyetle değil; para, eğitim ve yaşanılan yerle de ilgili. Başkentin zengin bir mahallesinde yaşayan biri, yoksul bir hemşehrisine, bir yabancıya baktığından daha fazla üstten bakabilir. Bazen bir ulusun kendi içindeki aşağılama, farklı uluslar arasındakinden daha güçlüdür. Milliyet, bu gibi durumlarda sadece kullanışlı bir etikettir.
Bundan çıkış yolu, kendi halkımızın “en iyi” olduğunu kanıtlamak değildir. Somut durumları analiz etmek çok daha faydalıdır. Eğer bir polis, memur, taksici veya fenomen kötü davranıyorsa, bu o kişinin ve sistemin sorunudur. Genelleme yapmak kolaydır ama bir şeyleri değiştirmeyi engeller. İnsanların etiketleri reddettiği yerde, komşusunda kendi hikayesi olan sıradan bir insanı görme fırsatı doğar.
Orta Asya halkları farklıdır ama aynı zamanda birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Herkesin gurur duyacağı sebepleri vardır. Dünyanın her bölgesi için bu normaldir. Saygı, basit bir kabulle başlar. Kimse herkesi sevmek zorunda değildir ama herkes sadece doğduğu yer yüzünden aşağılanma hedefi olmama hakkına sahiptir. Bu anlayış ortak bir bilinç haline geldiğinde, şakalar ve tartışmalar can yakmayı bırakır; aşağılama yarışına değil, eşitler arası bir sohbete dönüşebilir.

Yorum gönder