KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Gündem
  4. »
  5. Ünver Sel: TARİHİ ARA DÖNEMİN SONU YALTA YENİ TOPLANTIYI BEKLİYOR

Ünver Sel: TARİHİ ARA DÖNEMİN SONU YALTA YENİ TOPLANTIYI BEKLİYOR

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 7 dk okuma süresi
51 0

Rusya Savunma Bakanı Sergey İvanov, 2004 yılında İstanbul’da yapılan NATO zirvesi sırasında, ittifakın sınırlarına doğru genişlemeye devam etmesi halinde bunu Casus Belli saymak zorunda kalacaklarını söylediğinde ittifak, Irak Savaşı ve eski doğu bloku ülkelerinin üyeliklerine odaklanmıştı.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasını izleyen çeyrek yüzyıl boyunca, kıta Avrupası jeopolitik bir boşluk dönemini yaşadı. Kimilerine göre bu durum ‘Tarihin Sonu’ veya tek kutuplu dünyanın nihai zaferiydi. Yugoslavya’nın parçalanması, Doğu Bloku ülkelerinin NATO ve AB üyelikleri, 11 Eylül, Irak’ın işgali ve renkli devrimler özellikle doğu Avrupa’daki dondurulmuş çatışmaları perdeledi. Oysa çoğu çatışma sahasında nihai bir barış yapılmamış, uzun süreli ateşkeslerle durum idare edilmişti. Kırım’ın tekrar Rusya topraklarına katılması bu tarihi ara dönemin sonunu getirdi. Doğu Ukrayna’da kurulan De Facto yapı ve bugün olası bir Ukrayna savaşı Sovyet sonrası kurulan kırılgan statükoyla birlikte Transatlantik bağları da kopartabilir. Zira kıta Avrupası’nın başat güçleri Almanya ve Fransa, Ukrayna’da başlayacak bir savaşın nelere mal olacağının farkında. Bosna Sırp Cumhuriyeti’nin ayrılma kararı yaşlı kıta için pusuda bekleyen bir başka sorun. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Rus mevkidaşı Putin’le 6 saat geçirmesine neden olan da bu duruma savaşsız bir çözüm bulmaktı. Putin’in Macron’la birlikte düzenlediği basın toplantısında söylediği “Ukrayna NATO’ya alınırsa savaş çıkar” resti, 2004’te İvanov’un sözlerinin ileri aşamasını ifade ediyor.

Kıta Avrupası ise Rusya karşısında bir ikilemle karşı karşıya. İlki Rusya karşısında AB’nin caydırıcılık sorunu. İngiltere’nin ayrılmasından sonra Fransa’nın 300 nükleer başlığıyla ve ABD’ye bağımlı savunma yapılanmasıyla yeterli caydırıcılığı sağlayamadığını Putin de biliyor. Berlin ve Paris, Moskova’nın nükleer tehdidine karşı Washington tarafından yalnız bırakılma sendromu ile karşı karşıya, tıpkı 1956 Süveyş Krizi’nde olduğu gibi. Putin’in Macron’la birlikte düzenlediği basın toplantısında söylediği “nükleer savaşta hepiniz kaybedersiniz” tehdidi, Macron’a Avrupa güvenliğini ABD’den bağımsız sağlama arayışındaki De Gaulle’ün aşağılanmasını hatırlatmış olmalı. Süveyş Krizi De Gaulle Fransası’na artık tek başlarına hareket edemeyeceğini, Sovyetler’e karşı ABD’ye muhtaç olduklarını acı şekilde göstermişti. Süveyş imtiyazını kaybeden İngiltere, imparatorluk geçmişini büyük ölçüde ABD’ye terk ederken, Fransız lider De Gaulle ise başka bir yol tuttu: AB.

Bugün Ukrayna savaşı De Gaulle’ün AB idealiyle birlikte Transatlantik ilişkileri de tehdit ediyor. Diğer yandan Fransa ve Almanya öncülüğündeki AB’nin ‘savaşsız çözüm’ stratejisi doğu Avrupa’nın yeniden Moskova hegemonyası altına girmesi anlamı taşıyor. Zira Bosna Sırp Cumhuriyeti’nin kırılgan federasyondan ayrılma kararını tam da Ukrayna krizi sırasında dile getirmesi AB için sıradaki tehdit demek.

1908’de İngiltere Kralı VII. Edward ile yeğeni Rus İmparatoru II. Nikolay’ın Reval görüşmelerinde vardığı antlaşma, Rusya’nın Osmanlı Balkanları’nda ve Türk boğazlarında alabildiğine önünü açmıştı. Bu durum önce Birinci Dünya Savaşı’nı 20 yıl sonra da II. Dünya Savaşı’na neden olan gelişmeleri tetikledi. Bugün Ukrayna krizi de benzer bir domino etkisi yapabilir.

ABD için de AB benzeri bir ikilem masada duruyor: Rusya’ya istediğini vermek ya da savaşa zorlayarak uzun ve yıpratıcı bir çatışmanın içine atmak. Her iki durum da kıta Avrupası için 1990 öncesine dönmek demek. Washington içinse Avrupa hakimiyetini güçlendirme fırsatı sunacak bir Mahkum İkilemi. Macron ise Rusya’yı kıta içi bir barış konusunda ikna etmeye çalışıyor. Oysa aynı günlerde İtalya Rusya ile ticaret toplantıları yapacak kadar AB’den kopuk görünüyor. Yeni Alman Şansölyesi Scholz’un Biden ile yaptığı görüşmede ihtiyatlı tavrına rağmen, savaş halinde Kuzey Akım 2 hattını durduracaklarını ve yaptırımlara katılacaklarını beyan etmesi AB’nin birlik görüntüsünden uzak olduğuna işaret ediyor. Berlin, tıpkı İran’la yapılan 5+1 görüşmeleri gibi Almanya’nın masada olmak için hassas bir denge yürütmeye ve Paris’in kendisinden rol çalmasını engellemeye çalışıyor.

İster çatışma isterse diplomasi galip gelsin, sonuçta yeni bir Yalta Konferansı kaçınılmaz görünüyor. Moskova o masada Transdinyester’e kadar olan bölgeyi Kiev’den koparmak, böylece Karadeniz’le bağlantısını kesmek karşılığında, geriye kalan Ukrayna’nın NATO ortaklığına vize verebilir. Ayrıca Kırım’ın Rus toprağı olarak tescillenmesini de isteyeceği muhakkak. Putin tek kurşun atmadan bunu başarabilirse, kızıl bayrağı yeniden Reichstag’a dikmiş muzaffer bir komutan olarak görülebilir.

ABD ise bunun karşılığında hem kıta Avrupası’ndaki hakimiyetini perçinlemiş olacak, hem de asıl hedefi Çin’e karşı Rusya’yı kullanmayı deneyecektir. Tıpkı 1972’de Sovyetlere karşı Çin’i kullandığı gibi. ABD’nin tüm aceleciliğine rağmen Pekin’in 1972’deki ihtiyatlı tutumu tekrarlaması muhtemeldir. Bu konuda Kissenger’in Çin Lideri Deng’le yaptığı sohbet günümüze ışık tutabilir. Zira ilk buluşmada Kissinger, sözü Çin’in kapalı komünist rejimine getirmiş ve Deng’e dünya tarihinin seyrini değiştiren “Fransız devrimi hakkında ne düşünüyorsunuz” diye sormuştu. Kissinger’in hedefi, Fransız devrimi üzerinden Çin rejiminin küresel kapitalizme ne zaman açılacağını öğrenmekti. Çinli devlet adamının o gün Kissenger’a verdiği cevap bugün için de geçerlidir: “Bir şey söylemek için henüz erken.”

Ünver Sel
KTDF Genel Başkanı
Kırım Kalkınma Vakfı Başkanı
Uluslararası Kırım Dostları Derneği Başkan

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.