Kabardey-Balkar Cumhuriyetinde Türkler ve Kabardeyler Arasında Gerginlik

Поставка С-300 в Сирию повысит безопасность в регионе, считает эксперт

Siber Güvenilir Bir Türkiye Olmak Çok Mu Zor!

Rusya İsrail’i vurmaya hazırlanıyor!

Rusya, NATO ve S-400 Füze Sistemi

Gündem 29 Temmuz 2017
201

Bir süredir Türkiye’nin gündeminde yer tutan en önemli konulardan birini, Rusya’dan alınması planlanan S-400 Hava Savunma Sistemi oluşturmaktadır. Ne var ki, bu husus, Türk Dış Politikası’na içkin en önemli hususlardan biri olarak görülmektedir. Hatta bu nedenle, konu ülkenin dış politika ekseni çerçevesinde tartışılmaktadır. Bu bağlamda, meselenin daha açık bir şekilde incelenmesi elzemdir.

Türkiye, NATO üyesi bir ülke olmasına karşın, son dönemde NATO müttefiki olan ülkelerle büyük çaplı sorunlar yaşamaktadır. Ankara’nın AB üyelik sürecinin 2006 yılından bu yana sürüncemede kalmış olması bunlardan en önemlisi olarak görülebilir. Zira bundan sonra bahsedilecek olan sorun alanları genel itibarıyla bu “sürünceme” ile çok yakından ilişkilidir. 1952 yılından bu yana NATO üyesi ve 60 yıla yakın bir zamandır AB üyesi olabilmek için bekliyor olmasına karşın, bu üyeliğin AB başkentlerinde fazlaca etkili olmaması ve birçoğu hak etmemesine karşın, eskiden NATO’nun düşman sınıfına koyduğu birçok ülkenin hem NATO hem de AB üyesi olması Türkiye’de ciddi bir hayal kırıklığı yaratmakta ve çifte standart anlayışını da kuvvetlendirmektedir. Bir diğer husus ise çok daha konjonktüreldir. Türkiye, NATO üyesi bir ülke olmasına karşın, NATO’nun hava savunma sistemi Türkiye topraklarının önemli bir bölümünü (Doğu ve Güneydoğu Anadolu) kapsama alanına almamaktadır. Yani bu bölge, Türkiye’nin güneyinden ya da doğusundan gelebilecek hava saldırılarına karşı korumasızdır. NATO, bu konuda herhangi bir ciddi adım atmamakta ve Türkiye’nin Patriot hava savunma sistemi taleplerini de “ikircikli” bir tavırla ve “geçici” girişimlerle karşılamaya çalışmakta ve hatta bu adımları da siyasal bir bağlamda ele alarak Ankara’yı belli hususlarda köşeye sıkıştırmak için kullanmaktadır.

Bir diğer husus ise NATO’nun en önemli ülkeleriyle Türkiye arasında Suriye ve Irak meselelerine bakış noktasında beliren görüş ayrılığıdır. Türkiye gibi NATO üyesi bir ülkenin güvenlik kaygıları, siyasal talepleri ve bölgeye ilişkin çıkarımları ortada olmasına karşın, Batılı ülkelerin Türkiye’den çok, sahadaki örgütlere önem verdiğini ve bu örgütlerin öngörü ve taleplerini dikkate aldıklarını görüyoruz. İngiltere ve Almanya gibi ülkelerin PYD/YPG’ye verdikleri askeri/siyasal destek Türkiye’de büyük bir tepkiyle karşılanmaktadır. NATO müttefiki olarak bilinen bu ülkelerin, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik eylemleriyle bilinen PKK ile organik temas içerisinde olan bir örgüte destek veriyor olmaları, Türkiye’nin NATO üyeliğine ilişkin “ne gerek var” tarzı bir anlayışa yönlendirmiyor da değildir. Nitekim bu husus Türk hükümetinden yetkili isimlerin açıklamalarında da hissedilmektedir. Bir diğer husus ise, doğrudan NATO ile ilgili olmamasına karşın, AB ile “mülteciler” konusunda imzalanmış olan anlaşmanın bir türlü Türkiye’nin talepleri doğrultusunda şekillendirilmemesi ve Ankara’nın büyük bir mülteci akınıyla neredeyse tek başına mücadele etmek zorunda bırakılmasıdır. Türkiye, bunu bir güvenlik sorunu olarak algılamakta ve AB’nin yanı sıra NATO’ya da bu hususta sorumluluk yüklemektedir.

Türkiye’yi, Batı’dan ve doğal olarak NATO’dan uzaklaştıran bir başka husus ise yargı bağımsızlığı, otoriter siyasal anlayış ve insan hakları başta olmak üzere birçok konuda Ankara’ya yöneltilen eleştirilerdir. Özellikle 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında Ankara’nın attığı adımlar, AB/NATO üyelerince büyük çaplı eleştirilerle karşılanmaktadır. Aynı ülkelerin PKK ve FETÖ gibi örgütlerle mücadele bağlamında Türkiye’nin talep ettiği desteği vermemeleri de Ankara’yı farklı alternatifler üzerinde düşünmeye yönlendirmektedir.

Rusya, 2000’li yılların başından bu yana Türkiye adına cazip bir ortak gibi görünmektedir. Hatta iki ülke, Türkiye’nin NATO üyesi olmasına karşın, özellikle ekonomi, ticaret ve enerji gibi hususlarda ilişkilerine “stratejik” bir bağlam da kazandırmıştır. İki ülkenin de otoriter siyasal kalıplara yatkın bir anlayışa yaslanması, Batı’nın “ötekisi” olma algıları ve birbirlerine ihtiyaç duyuyor olmaları, Ankara ile Moskova’yı iyi ilişkiler kurmaya yönlendirmektedir. Ne var ki, iki ülke arasındaki ilişkilerdeki “bağımlılık” hususunun “karşılıklı” bir çerçevede şekillenmediğini ve Türkiye’nin Rusya’ya artan bir şekilde “bağımlı” hale geldiğini de belirtmek gerekir. Hiç şüphesiz, bu durum stratejik bağlamda Rusya adına büyük bir avantaj yaratırken, Türkiye adına ise olumsuzdur. Rusya’nın, özellikle doğalgaz (%55) ve petrol (%30) ihtiyacının giderilmesi çerçevesinde Türkiye’yi kendisine bağımlı hale getirmesi, doğalgaz çevrim santrallerinden elde edilen elektrik enerjisi nedeniyle Ankara’yı ayrıca bağımlı kılmaktadır. Üstelik Türkiye, Akkuyu’daki Nükleer Santral ihalesini de Moskova’ya vermiştir. Açık olmak gerekirse, bu manevra pek de doğru bir hamleye işaret etmemektedir. Zira enerji anlamında stratejik üstünlük tamamen Moskova’nın eline geçmiştir. Türk Akımı Projesi de bu halkaya entegre olacak gibi görünmektedir.

Türkiye, Batılı ortaklarından siyasal ve askeri anlamda yeterli desteği göremeyince Rusya’yı onlara karşı bir “koz” olarak kullanmak ve bu arada da belli ihtiyaçlarını Moskova aracılığıyla karşılamak istemektedir. Rusya’nın siyasal ön koşullar ileri sürme konusunda Batı’dan çok daha geride olması Ankara’nın elini rahatlatmaktadır. Uçak Krizi ve Büyükelçi Suikastına rağmen ilişkilerin stratejik bağlamda gelişiyor olması bu durumun açık bir yansımasıdır. S-400 alımını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bilindiği üzere S-400, Rusya tarafından üretilen, Suriye’deki savaş bağlamında Lazkiye’de konuşlandırılıp etkin bir şekilde kullanılan ve birçok uzman tarafından da dünyanın en ileri hava savunma sistemi olarak görülen bir mekanizma. Rusya, bu sistemi Çin’e sattı. Ayrıca Hindistan ile de satış hususunda sona yaklaşılmış durumda. Kendisine ait ulusal bir hava savunma sistemi olmayan, bu konuda söylemler ortaya atılmış olmasına karşın önemli bir süre daha böyle bir sisteme sahip olamayacak Türkiye de, S-400 sistemini Rusya’dan satın almak üzere görüşmeler gerçekleştiriyor ve anlaşıldığı kadarıyla “finansal” bazı detaylar dışında Rusya ile bu konuda anlaşmaya çok yakın. Ne var ki, bu konu, başta ABD olmak üzere NATO üyeleri tarafından büyük bir tepkiyle karşılanıyor. Bunun birkaç nedeni bulunmakta. Birincisi, NATO’nun en önemli üyelerinden biri olan Türkiye’nin, Batılı şirketlerden hava savunma sistemi tedarik edebilecekken, bunu yapmaması ve NATO’nun karşısında konumlanmış bir ülkeden son derece stratejik bir silah alımı yapmaya çalışmasıdır. Zira ABD’li (Patriot) ve Fransız-İtalyan ortaklığındaki silah şirketleri, Türkiye gibi karlı bir pazarı kaybetmek istememektedir. İkincisi ise, NATO’nun, kendi füze savunma sistemi ağına bir Rus silahını entegre etmeyi reddetmesidir. Zira Rus silahları, NATO radarında zaten “düşman” olarak etiketleniyor ve böyle bir sistemi ortak ağa entegre etme aşamasında Rusya’nın NATO sistemine bir şekilde sızmasından endişe ediliyor. Üçüncüsü ise, Türkiye ile Rusya arasında son dönemde gelişen ve stratejik bir bağlam kazanan ilişkilerin daha ileri bir boyuta evrilmesinin ve Türkiye’nin Rusya’ya daha fazla bağımlı olmasının ABD ve müttefiklerince istenmemesidir. Türkiye ise, daha önce Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından satın alınan ve sonrasında Yunanistan’a yerleştirilen S-300 sistemini örnek göstererek NATO’ya karşı çıkıyor. Zira S-300, S-400’den önceki hava savunma sistemidir ve Yunanistan, bu sistemi NATO’nun ortak hava savunma sistemine entegre etmeden kullanmaktadır. Türkiye, oluşturulacak bir “arayüz” sayesinde S-400’lerin NATO’nun ortak savunma ağına entegre edilmesinde bir sorun çıkmayacağını düşünmektedir. Ancak bu olmasa bile, S-400 sistemini satın alarak ve NATO’ya entegre etmeden, daha düşük kapasitede ve sistemin kendi radarlarına bağlı olarak stratejik mevkilere yerleştirerek kullanmayı düşünmektedir. Ankara, ulusal bir füze savunma ağı ve yazılımı oluşturulana kadar bu şekilde de olsa, NATO’nun savunma sistemi dışında kalan ya da NATO tarafından tehdit olarak görülmeyen ancak Türkiye’nin tehdit olarak algıladığı bölgelere yönelik olarak bu sistemi kullanmayı planlamaktadır. Yani oldukça maliyetli olmasına karşın, bu sistemi satın almak, düşük kapasitede de olsa Türk hava savunma sistemine belli bir caydırıcılık katabilecek ve “bağımsız” bir bağlamda harekete geçirilebilecektir. Ancak aynı zamanda Rusya’ya olan bağımlılık biraz daha artmış olacaktır.

Görüldüğü üzere, NATO’nun işlevi ve anlamı Türkiye için değişmeye başlamıştır. Yaşanan ve yaşanması beklenen sorunlar, Türkiye’yi farklı alternatiflere itmektedir. Rusya’nın S-400 sistemini Türkiye’ye satmak konusunda istekli olması, “teknoloji aktarımı ve Türk mühendislerinin eğitimi hususunda Moskova’nın inisiyatif alması durumunda” anlamlı olacaktır. Anlaşmada en fazla üzerinde durulması gereken kriter budur. Zira Türkiye ulusal bir hava savunma sistemi geliştirecekse, teknik bilgi ve deneyime ihtiyaç vardır. S-400 sistemi, “pahalı” ve “tam kapasiteyle” çalışmayacak olsa da Türkiye’nin “gerektiği takdirde” alternatifleri değerlendirebileceğini gösteren önemli bir adım olacaktır.
Göktürk Tüysüzoğlu

Yorumlar