Şimdi yükleniyor

Malik Hasa: İşte, yine aklım eskilere gitti

Birilerinin hasretini çektiği “eski” Türkiye
Türkiye’deki siyaseti az çok takip ediyorsanız eğer aslında kimin hangi tarafta olduğu ve ne düşündüğünü bulmak, bilmek çok da zor değil…
Birilerinin solcu, birilerinin ise sağcı olması değil buradaki mesele…
Batıl yanlısı, hatta büsbütün batıl ideolojisini özümsediğini Jöntürklerden bu yana kabul eden ve bundan gurur duyan bir takım insanlar var.
Öte yandan açıkça hakkı temsil ettiğini açıkça iddia etmese de en azından batılın karşısında yer aldığını dile getiren, bu inançla yıllardır iktidarda kalmayı başarabilen bir yapı var.
2000’li yılların başında eğitim almak üzere Türkiye’ye geldiğim zamanları hatırlıyorum.
Din ilkelerine atıfta bulunan bir şiir okuduğu gerekçesiyle hüküm giyen bir lider hatırlıyorum.
Eğitim aldığım üniversitenin kampüsüne giden kız öğrencilerin fakülte girişlerinde baş örtülerini çıkartmak zorunda kaldıklarını gördüm, bir öğrenci yurdunda cemaatle namaz kılındığı takdirde bundan rahatsız olanların bunu nasıl polise şikâyet edebileceklerine şahit oldum. Hastanelerde kapıda bitmek bilmeyen bekleme kuyruklarını gördüm, herhangi bir güvenilirliği olmayan, hiçbir standardı karşılamayan şehir altyapısını da…
Tabi bunları tam da benim eğitim almaya başladığım yıllarda dünyaya gelenler bilemezler, nereden bilsinler ki? Elbette bu açıdan onlar haklı.
Onları geçtim, tüm bunları ve çok daha fazlasını bilen ve yaşayan nesil olarak biz dahi gaflete düştük.
Daha geçen haftalarda birileri rakı alıp mezarların başında içerken yazmaktan geri adım attım, yazdıklarım siyasî algılanmasın diye. Ancak daha geçen gün, TBMM’de hafızlığı tamamlayan, hatta bu alanda ödüller alan, devlet ve milletin kendisine emanet ettiği bir bakanlık görevini üstlenmek amacıyla niyet etmeye hazırlanırken yaşanan anlamsız çarpışmayı yazmadan edemedim.

İşte, yine aklım eskilere gitti.
Aslında tüm bunları normal karşılamak gerek belki de. Neden mi? Çünkü onlar eski zamanların özlemini yaşıyor, zira beslendikleri batıl eskide daha farklıydı, daha güçlüydü, oysa ki biz bunu unuttuk, unuttukça da paslandık.
Anadolu Ajansı’nın Arnavutluk temsilciliğik görevini üstlendiğim yıllarda ajansın abone ağını genişletmek amacıyla Arnavutluk’ta faaliyet gösteren bir gazeteye gittik. Gazetenin adı lazım değil ama o dönemdeki yönetici birkaç ay önce hayatına veda eden meşhur bir gazeteci olan Artur Zheji idi.
Ofisine gittiğimde hiç rahatını bozmadı, bu da dikkatimi çekti. Sonuçta ben kendimi değil, dünyada bilinen, tanınan bir ajansı temsil etmek üzere orada bulunuyordum, buna göre karşılaşması gerekirken yerinden bile kıpırdamadı.
Neyse, oturdum ve kendimi tanıttım. Konuşmamın devamında ben Türkiye’yi ve ajansı anlatırken bıyık altından gülümsemeye başladı. Sırıttı gerçi de, ben bu ifadeyi kullanmak istemiyorum.
Bu davranışı hoşuma gitmedi ve dolayısıyla nedenini sordum.
Gerçi bu şekilde alaylı gülümsemesi ve bizi tasvip etmemesi normal, çünkü Arnavutluk’taki gazetecilerin büyük kısmı Batı ülkeleri tarafından finanse ediliyor, oysa ki o gülümsemenin asıl nedeni bambaşkaymış meğer…
Konuşma sırasında bir anlığına daldı ve ardından, “Biliyor musun? Ben Türkiye’yi ve Erdoğan’ı sevmiyorum!”
“Neden sevmiyorsunuz?”, diye sordum.
O da aynen şunları söylemişti: “Ben Arnavutluk Haber Ajansı (ATA) genel müdürü olduğum zamanlarda Türkiye’ye gitmiştim. Türkiye’yi iyi bilirim. Sen ise daha yenisin… Ben 2000 yılından önce ATA Müdürü olarak Anadolu Ajansı’nı ziyaret ettim. O eski Türkiye günleri bir daha gelmez ya, neyse. Erdoğan Türkiye’yi çok bozdu.”
Ben hemen araya girdim, “Tam tersi”, dedim, “Erdoğan ülkeyi kalkındırıyor, prangalardan kurtarıyor, özgürleştiriyor, böylece isteyen istediği gibi yaşayabilir. İktidarın başından bu yana çok fazla yatırım yapıldı. Öyle ki eski Türkiye’den eser kalmadı pek. Artık çok daha güzel bir Türkiye var.”
Ben böyle söyleyince yine alay edercesine gülümsedi, “Bu söylediklerin beni ilgilendirmiyor, kalkınma varmış, sağlıkta ilerleme varmış, modernizm varmış, bana ne. Ben Ankara’ya gittiğimde AA yöneticileri çok iyi karşılamıştı.
Ofisteyken çok güzel şeyler konuştuk. Onlar bize parasal anlamda yardım etmiyordu ancak bugün olmayan ve senin anlamayacağın bir şey vardı… Ofiste resmî görüşme sırasında çok güzel sohbetimiz oldu, evet, onlar bize parasal olarak yardım edecek durumda değillerdi, ancak bugün olmayan ve senin anlamayacağın bir şeyler vardı o zamanlar.”
Bu arada ben iyice meraklanmıştım, bu konuşmanın nereye varacağını kestirmekte zorlanıyordum. İster istemez sordum, “Ne vardı sizi bu kadar etkileyen?”
Zheji de devam etti: “Keşke eski Türkiye geri gelse. Ben özlüyorum o zamanları. O günü hiç unutmam. AA’nın ofisinde içtik, güldük, eğlendik. Görüşme bitince de bizi karşılayan ekip ajansın ormanlık bir arazinin içinde bulunan resmî konutuna götürdü. O gece orada konakladık. Her şey güzel devam ederken birden kapı çaldı. “Efendim yemekler hazır, gelen başkan sizi bekliyor” diyen bir ses duydum. Aşağıya inince ne göreyim, gündüz sekreter olarak bize çay kahve ikramında bulunan kızlar akşam oryantal müzik eşliğinde dans etmeye başlamış… Çok eğlendik, o geceyi hiç unutamıyorum. Keşke eski Türkiye gelse… Artık sizinle görüşsem de ne olacak ki? Aklınız fikriniz belli. Tek bir ikramınız var o da çay. İkisi bana ters şeyler…”
Neyse, sözün özü şu ki sadece bir kez yaptığı bir ziyaretten o kadar etkilenmiş ki günümüzün gelişmelerini ve gelinen noktayı görebilecek durumda olmayan daha bunun gibi kim bilir daha kimler kimler var…
Zheji bu dünyadan göçüp gitti, ancak son günlerde gördüğüm manzara ve her gün basına yansıyan gelişmelere bakarsak Zheji’nin pek çok arkadaşı var, aynı özlem ve hasreti çeken.
Yani çaydan ve ayrandan sıkılan çok fazlası var.
Mesele aslında çok basit. Evet, eski Türkiye’yi özleyenler sayıca fazla. Peki biz bu eskileri ve günümüzü bilen, ikisinin arasında rahatça kıyas yapabilen, artıyla eksisiyle değerlendirebilen bizler bu gerçekleri genç nesillere aktarabiliyor muyuz, anlatabiliyor muyuz???
Malik Hasa Arnavutluk Tiran

Yorum gönder