Iffet Dönmez: İbrahim Anlaşmaları ve Körfez Geriliminde Türkiye’nin Politikası

Birey Analizi
Daha önce reel politika kavramından bahsetmiştik. Reel politika, ülkelerin politika belirlerken bir takım ideolojik, ahlaki veya dinî değerlerden uzak; somut koşullara, pratik hedeflere ve devlet çıkarlarına uygun, uluslararası güç dengelerini gözeten gerçekçi bir siyaset yürütmeleri anlamına gelmektedir. Zira güvenliğin olmadığı bir yerde devletten de bahsetmek mümkün değildir.
Birey analizinde; liderlerin inanç sistemleri, kişilik özellikleri, tarihsel deneyimleri ve dış politikadaki duruşları gibi hususlar ele alındığı için, bu tür analizlere temkinli yaklaşmak gerekir. Çünkü bu analizler, çoğu zaman bir devletin gerçek politikasını değil, daha çok popülist yaklaşımları yansıtabilir. Ancak Gustave Le Bon’a göre gelecek yüzyılın en büyük gücü “kitle” olacaktır.
Ayrıca liderlerin dış politika söylemleri ile iç politika söylemlerinin tutarsızlık gösterdiği durumlara da sıklıkla rastlanmaktadır. Bu durum, çoğu zaman liderlerin eleştirilmesine neden olabilmektedir.
Bir önceki makalemizde, Ibrahım Anlasmaları’nın Türkiye açısından bir sorun olarak algılandığından bahsetmiştik. Çünkü Türkiye başlangıçta bu gelişmeyi yalnızca Filistin’in yalnızlaştırılması meselesi olarak değerlendirmiş ve kınamakla yetinmiştir. Kasım 2025’te Kazakistan’ın da bu anlaşmalara dâhil olması ve İsrail’in “Altıgen İttifak”tan bahsetmesi, Türkiye açısından ciddi bir sorun olarak algılanmaya baslanmıstır.
İbrahim Anlaşmaları’nın birey analizi, Recep Tayyip Erdoğan özelinde şu başlıklar altında değerlendirilebilir:
1.Bazı kesimler tarafından bu çizgiden uzaklaştığı yönünde eleştirilse de Erdoğan’ın sahip olduğu Millî Görüş çizgisi,
2.İslam dünyası söylemi (Filistin meselesi de bu kapsamda değerlendirilebilir),
3.Ümmetçi retorik; dinleyicilerin duygularına hitap ederek ikna sürecini hızlandırması ve Müslümanları tek bir çatı altında toplama düşüncesi (Rabia sembolü),
4.Türk Devletleri Teşkilatı söylemi.
Bu bağlamda, Kazakistan’ın İbrahim Anlaşmaları’na dâhil olmasını dengelemek amacıyla Türkiye’nin çeşitli politikalar geliştireceği kuşkusuzdur. Ayrıca Türk cumhuriyetlerinin 2025 yılında Avrupa Birliği ile gerçekleştirdiği ortaklık ve iş birliği anlaşmaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Bu açıdan bakıldığında, söz konusu anlaşmalar Erdoğan’a göre yalnızca diplomatik bir normalleşme değil; aynı zamanda Filistin davasının geri plana itilmesi ve Arap dünyasının İsrail’i kabullenmesi şeklinde, stratejik olmaktan ziyade normatif bir meydan okuma olarak değerlendirilebilir.
Aynı zamanda İsrail ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerin zaman zaman kurumsal çizgiden uzaklaşarak liderler arası gerilimlere dönüştüğü de görülmektedir. Davos Dünya Ekonomik Forumu 2009’ndaki “One Minute” çıkışı, Mavi Marmara Baskını sonrasında yaşanan sertleşme, Muhammed bin Zayed Al Nahyan ve Muhammed bin Selman ile yaşanan gerilimler buna örnek gösterilebilir. Buna rağmen, bu gerilimlerin Erdoğan’ın liderlik boyutunu güçlendirdiği muhakkaktır.
Erdoğan’ın dış politikada oldukça kişiselleştirilmiş bir liderlik yapısına sahip olduğu söylenebilir. Ancak dış politika karar alma sürecinde devletin kurumsal yapısını tamamen göz ardı ettiği sonucuna varmak doğru değildir. Kriz diplomasisinde başarılı olması, yüksek tonlu söylemleri, liderlerle doğrudan ilişki kurabilmesi ve güçlü hitabet kabiliyeti; İbrahim Anlaşmaları ve Körfez krizinde Türkiye’nin etkili sonuçlar elde etmesine katkı sağlamıştır.
Körfez ülkelerinin İsrail-İran savaşına dâhil olmasının engellenmesinde Erdoğan’ın kişisel diplomatik çabalarının etkili olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Zira Orta Doğu’da muhtemel bir Şii-Sünni, Arap-Fars savaşı ve vekil güçlerin çatışmaya dâhil olması, çok daha büyük krizlere yol açabilecek ve Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye sokabilecek gelişmelerdir.
Erdoğan, savaş öncesinde tansiyonu düşürmek amacıyla diplomatik girişimlerde bulunmuş olsa da binlerce masum insanın hayatını kaybetmesi son derece üzücüdür. Ekonomik ve jeopolitik zorluklara rağmen Türkiye’nin izlediği politika sonucunda, ülkenin yükselen bir güç olarak öne çıktığını söylemek mümkündür.
Bölgede emperyal güçlere karşı, Türkiye’nin öncülüğünde ortaya çıkması muhtemel Pakistan, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’den oluşacak dörtlü ittifak, bunun en önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Körfez ülkelerinin bu savaşta Amerika Birleşik Devletleri tarafından İsrail lehine ikinci plana itilmiş olması, bölgede şu algının güçlenmesine neden olmuştur: “Nükleer meselede bizi İran karşısında yalnız bırakıyorsunuz ve Körfez’in kontrolünü İran ile birlikte sağlama niyetindesiniz….” Bu algı, söz konusu ittifak ihtimalini güçlendirmekte ve Türkiye’nin savunma sanayisindeki önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Erdoğan’ın kişisel liderliğinden bağımsız olarak, İran halkında savaş sonrasında oluşan algı da Türkiye’nin bölgesel bir aktör olarak öne çıkmasında etkili olmuştur. Bu süreçte İran halkı rejim değişikliği konusundaki kararlılığını daha açık şekilde dile getirmiştir. Ancak aynı halkın önemli bir kısmı, ABD ve İsrail’in rejimin üst düzey isimlerini hedef alarak İran Devrim Muhafızları Ordusu’nın yönetimde daha etkili hâle gelmesine yol açtığını düşünmektedir.
İran’daki enerji tesislerine yönelik saldırı iddiaları, halkın millî birlik duygusunu güçlendirmiş; bunun sonucunda ABD, daha güçlü, daha kenetlenmiş ve uzlaşmaya daha az yatkın bir İran ile karşı karşıya kalmıştır.
Sonuç olarak, İbrahim Anlaşmaları ve Körfez geriliminde yalnızca Erdoğan’ın kişisel analizine odaklanmak, Türkiye’nin rolünü ve uluslararası sistemin gerçeklerini göz ardı etmek anlamına gelir. Türkiye’nin bu anlaşmalara yaklaşımını; bölgesel güç rekabeti, stratejik özerklik, ekonomik ihtiyaçlar ve ulusal çıkar algısı çerçevesinde, devlet ve sistem düzeyinde analiz ederek anlamak mümkündür.
Ankara’nın temel kaygısı, İsrail-Körfez ekseninde şekillenen yeni bölgesel güvenlik ve jeoekonomik mimaride Türkiye’yi dışlayan; ülkenin güvenliğini ve bölgedeki nüfuzunu tehlikeye sokabilecek politikalara karşı, Türkiye’yi denklem kurucu ve stratejik özerkliğe sahip bir ülke konumuna getirmektir.
Bir sonraki makalemizde bu hususları devlet ve sistem düzeyinde değerlendirme imkânı bulacağız.

Kafkassam Editör
YAZAR

Kafkassam Editör

Yeni bir dünyaya uyanmak, dünyayı yeniden okumak isteyenler için, söylenecek sözü olanlar için merkezi Ankara’da olan KAFKASSAM’ı kurduk. Erivan, Bakü, Tiflis, Tebriz, Grozni, Moskova, Mahaçkale, Nazrin, Nalçik, Saratov, Ufa ve Sochi’de ofislerimiz temsilcilerimiz var. Kafkassam genelde kafkasya çalışmak için kuruldu Kafkasya genelinde çalışır. Ermenice Rusça Gürcüce İngilizce dillerinde yayın yapan kafkassam genç akademisyen ve stratejistlerle çalışmaya özen gösterir. KAFKASSAM’ın internet sitesi 2 Ocak 2010’da yayına girdi. İnternet sitesinde Kafkasya’daki ülkeler ve Türkiye ile ilişkileri hakkında makaleler, ropörtajlar, analizler ve yorumlara yer verilmektedir.

Yorum Yaz

Share a useful thought, question, or feedback.