Siyaset felsefesi yüzyıllardır aynı sorunun çevresinde dönüp duruyor:
Egemenlik kime aittir?
Krallar bu soruya “Tanrı adına” cevap verdi. Cumhuriyetler egemenliği halka devretti. Modern devlet, bu egemenliği anayasa, sınır, parlamento ve hukuk üzerinden kurumsallaştırdı. Uluslararası sistem ise devletleri birbirinden ayıran sınırlar çizerek egemenliği yeryüzündeki siyasi birimlere dağıttı. Fakat bütün bu tartışmaların öncesinde, daha temel bir soru var.
İnsan gerçekten egemen midir?
Yoksa kendisine ait olmayan bir evrende, kendisine ait olmayan kurallar içerisinde hareket eden geçici bir aktör müdür?
Belki de insanlığın en büyük yanılgılarından biri tam burada başlıyor. Bir kiracının, kendisine geçici olarak tahsis edilmiş bir ev üzerinde sınırsız mülkiyet hakkına sahip olduğunu sanması gibi…
Oysa ne kadar uzun süre orada yaşarsa yaşasın, evin gerçek sahibi olmaz, olamaz. Sadece orada yaşar…
Kanımca insanın evren karşısındaki konumunu tartışmaya buradan başlamak gerekiyor.
Sistemin İçindeki Aktör, Sistemin Nihai Yasasını Koyabilir mi?
Bir bilgisayar oyununun içinde yaşayan son derece gelişmiş bir yapay zekâ düşünelim. Bu karakter oyunun içerisinde şehirler kurabilir, diğer karakterlere emirler verebilir, yeni kurallar oluşturabilir, hatta kendi içerisinde bir hukuk düzeni bile geliştirebilir. Ancak bütün bunlara rağmen oyunun temel kodunu değiştirebilir mi? İşlemcinin çalışma prensibini değiştirebilir mi? Elektriğin davranışını yeniden tanımlayabilir mi? Oyunun kodunu yazan iradeden bağımsız olarak, oyunun varlık şartlarını değiştirebilir mi?
KESİNLİKLE HAYIR!
Çünkü o, sistemin yaratıcısı değil; sistemin içerisindeki bir aktördür.
İnsanın evrendeki konumunu düşündüğümüzde de benzer bir sınırla karşılaşıyoruz aslında. İnsan yasalar koyabilir. Ancak koyduğu yasalar doğa yasalarının üzerine çıkamaz.
Bir parlamento kararı kütleçekimini ortadan kaldıramaz. Hiçbir anayasa, termodinamiğin ikinci yasasını yürürlükten kaldıramaz. Hiçbir hükümet ışığın boşluktaki hızını değiştiremez. Hiçbir mahkeme, atomun davranışını hukuki bir kararla yeniden tanımlayamaz. İnsan, kendi bedeninin bütün süreçlerine bile mutlak biçimde hükmedemez. Kalbin ne zaman duracağını, hücrelerin hangi hızda bölüneceğini veya yaşlanmanın ne zaman başlayacağını bütünüyle emredemez.
Dolayısıyla insanın “yasa koyucu” olması ile ontolojik anlamda yasa koyucu olması arasında çok büyük bir fark vardır. Evet;
İnsan hukuk koyabilir. Fakat varlığın temel yasalarını koyamaz. İnsan düzen kurabilir. Fakat düzenin varlık şartlarını kendisi belirleyemez. Neticede insan dünyayı yönetmeye çalışabilir. Fakat dünyayı mümkün kılan gerçekliği kendisi yaratmış değildir. İşte burada siyasal egemenlik ile ontolojik egemenlik arasındaki uçurum ortaya çıkar.
Ontolojik Telif Hakkı: Mülkiyet Kime Aittir?
Burada daha ileri bir soru sorabiliriz:
Bir sistemin nihai mülkiyeti kime aittir?
Yazılım dünyasından basit bir örnek düşünelim. Bir programın kodunu yazan kişi, o programın mimarisini ve çalışma mantığını belirler. Programın içerisinde faaliyet gösteren bir karakter ise o kodun üzerinde hareket eder. Karakter, kodun içinde birtakım değişiklikler yapabilir. Ama kodun kendisinin nihai sahibi değildir. Buradan hareketle “ontolojik telif hakkı” kavramını kullanabiliriz bence. Bakın bu hukuki bir telif hakkı değildir, daha temel bir şeyden söz ediyorum:
Varlığın kaynağı üzerindeki nihai tasarruf hakkı.
Çünkü insanın karşısında duran evren yalnızca üzerinde yaşadığı bir alan değildir. İnsan; uzay-zamanın, maddenin, enerjinin, nedenselliğin ve fiziksel düzenliliklerin içerisinde doğar. Bu düzeni seçerek dünyaya gelmez. Kurallarını belirleyerek yaşamaya başlamaz. Onları hazır bulur. Yerçekimini icat etmez. Zamanı başlatmaz. Maddenin temel özelliklerini belirlemez. Enerjinin korunumu ilkesini yazmaz. Atomların nasıl davranacağını emretmez.
İnsan, kendisinden önce var olan bir gerçeklik düzeninin içerisine doğar ve hayatı boyunca bu düzenin sınırları içerisinde hareket eder. Bu durumda insanın siyasal anlamda egemenliği ile ontolojik anlamda egemenliği aynı şey olabilir mi?
BENCE OLAMAZ!
Evren Bir Algoritma mıdır?
Burada dikkatli olmak gerekiyor. Evrenin matematiksel olarak ifade edilebilir olması, tek başına onun bir bilgisayar programı olduğunu kanıtlamaz. Ayrıca fizik yasalarının düzenli olması da tek başına “bir tasarımcı vardır” sonucunu bilimsel zorunluluk haline getirmez. Fakat bu düzenlilikler, bizi çok daha eski ve çok daha derin bir metafizik soruyla karşı karşıya bırakır:
Neden hiçbir şey yerine bir şey var?
Ve daha da önemlisi:
Neden varlık, anlaşılabilir ve düzenli bir yapıya sahip?
Kütlelerin belirli ilişkiler içerisinde hareket etmesi, atom altı dünyanın belirli matematiksel kurallara göre davranması, evrenin başlangıcından bugüne kadar fiziksel süreçlerin belirli düzenlilikler göstermesi bize en azından şunu söyler:
İnsan, kurallarını kendisinin yazmadığı bir gerçeklik içerisinde yaşamaktadır.
Hâsılı bilim bize bu düzenin nasıl işlediğini anlatabilir. Fizik bize kuvvetleri, parçacıkları, alanları ve ilişkileri açıklayabilir. Kozmoloji bize evrenin geçmişi hakkında modeller sunabilir. Fakat bütün bunların arkasındaki daha temel soru bilimsel açıklamanın sınırında belirir:
Bu düzen neden var?
İşte burada fizik ile metafizik birbirinden ayrılır ve benim asıl iddiam da tam burada başlıyor.
İrade, Evrensel Metnin İçindeki Bir Parantezdir
İnsan kendisini özgür hisseder.
Seçer.
Karar verir.
Kanun yapar.
Şehirler kurar.
Devletler kurar.
Anayasalar hazırlar.
Sınırlar çizer.
Milyonlarca insanı ilgilendiren kararlar alır.
Bütün bunlar gerçek anlamda önemli midir? Elbette evet fakat insan iradesinin gücü, ontolojik sınırların içerisinde ortaya çıkar.
İnsan doğayı tamamen yaratmaz; doğanın sunduğu malzemeyi dönüştürür. Taşı icat etmez; taştan bina yapar. Elektriği yaratmaz; elektrikten teknoloji üretir. Atomu yaratmaz; atomu anlamaya ve kullanmaya çalışır. Zamanı yaratmaz; zamanın içerisinde yaşar. Hayatı yaratmaz; mevcut hayat üzerinde müdahalelerde bulunur. İşte insan iradesi burada ortaya çıkar:
Mutlak bir yaratma gücü olarak değil, verilmiş bir gerçeklik içerisindeki tercih alanı olarak.
Bu yüzden insan iradesini, evrensel metnin içerisinde açılmış bir paranteze benzetebiliriz. Parantezin içerisindeki cümleler bize ait olabilir fakat parantezin kendisi ana metnin dışına çıkamaz.
O Halde İnsan Egemen Değil midir?
Tam tersine. İnsan siyasi anlamda egemendir. Hukuki anlamda egemendir. Toplumsal düzenini belirleme hakkına sahiptir. Devletler kurar, yasalar yapar, kurumlar oluşturur ve kendi hayatını düzenlemeye çalışır. Fakat bütün bunlar mutlak egemenlik değildir.
Bir devletin sınırları içerisinde egemen olması başka şeydir; varlığın kendisi üzerinde mutlak egemen olması çok başka.
İnsan kanun yapabilir fakat kanunlarının çalışabilmesi için önce insanın var olması gerekir. İnsan devlet kurabilir fakat devletin varlığı için önce maddeye, zamana, enerjiye, mekâna ve insan hayatına ihtiyaç vardır. İnsan kendi düzenini kurabilir ama kendi düzeninin üzerinde yükseldiği ontolojik zemini kendisi yaratmış değildir.
Dolayısıyla insanın egemenliği, türev bir egemenliktir.
Mutlak değil.
Sınırsız değil.
Kendinden kaynaklanan değil.
Varlığın kendisini mümkün kılan koşullardan bağımsız hiç değil.
Asıl Mesele: Sistem Kimin?
Sonuçta bütün tartışmayı tek bir soruya indirgersek:
İnsan, içerisinde yaşadığı sistemin sahibi olabilir mi?
Sistemi yaratmadıysa…
Sistemin temel kurallarını belirlemediyse…
Sistemin varlık şartlarını ortaya koymadıysa…
Ve sistemin dışında bağımsız bir varlık olarak bulunamıyorsa…
O halde insanın “mutlak egemenliği” iddiası ontolojik açıdan ne kadar anlamlıdır?
Bence burada insanlığın siyasal tarihine ilişkin çok önemli bir yanılgı ortaya çıkıyor.
Krallar değişti.
İmparatorluklar yıkıldı.
Cumhuriyetler kuruldu.
Anayasalar değişti.
Sınırlar yeniden çizildi.
Fakat bütün bunların üzerinde değişmeyen bir gerçeklik durmaya devam etti:
İnsan, var ettiği bir evrenin içerisinde yaşamıyor. Hazır bulduğu bir varlığın içerisinde yaşıyor.
Ve Burada Teolojik Soru Başlıyor
Buraya kadar söylediklerim bizi doğrudan bilimsel olarak “Allah vardır” sonucuna zorlamaz elbette.
Bu ayrımı yapmak zorundayız. Çünkü bilim, gözlemlediği fiziksel düzenlilikleri açıklamakta olağanüstü güçlüdür; fakat “varlığın nihai kaynağı nedir?” sorusu, bilimsel yöntemin ötesine taşan metafizik bir sorudur fakat insan, bu soruyu sormaktan da vazgeçemez.
Eğer varlık kendi kendisinin nihai açıklaması değilse…
Eğer evrenin varlığı ve düzeni üzerine daha temel bir açıklama aranıyorsa…
Ve eğer yaratılmış olan ile yaratıcı arasında ontolojik bir ayrım kabul ediliyorsa…
O zaman İslam’ın ortaya koyduğu teolojik çerçevede sonuç son derece nettir:
Mutlak mülkiyet ve mutlak egemenlik Allah’a aittir.
Çünkü Allah, varlığın içerisinde bulunan bir aktör değil; varlığın yaratıcısıdır.
İnsan sistemin içerisindedir.
Allah ise sistemin sahibi ve yaratıcısıdır.
İnsan yasaların içerisinde yaşar.
Allah, o yasaların varlık kazanmasının nihai kaynağıdır.
İnsan zamanı deneyimler.
Allah zamanın da yaratıcısıdır.
Bu nedenle insanın egemenliği ne kadar genişlerse genişlesin, mutlaklaşamaz.
İnsanlığın Büyük Yanılgısı
Belki de insanlık tarihinin en büyük yanılgısı, yönetebilmek ile sahip olmayı birbirine karıştırmasıdır.
İnsan bir toprağı yönetebilir ama toprağı yoktan var etmemiştir. Bir ülkeyi yönetebilir ama o ülkenin üzerinde yükseldiği varlığı yaratmamıştır. Bir insan topluluğuna yasa koyabilir ama o insanı yaratmamıştır. Doğayı dönüştürebilir ama doğanın temel varlık koşullarını kendisi belirlememiştir. Kısacası insan, kendisine emanet edilmiş veya geçici olarak kullanabildiği şeyler üzerinde görece büyük bir tasarruf gücüne sahip olabilir. Fakat tasarruf gücü ile mutlak mülkiyet aynı şey değildir.
İşte “ontolojik telif hakkı” dediğim şey tam olarak burada anlam kazanıyor. Bir eserin gerçek sahibi, eserin içerisindeki bir karakter değil; onu var eden iradedir.
İnsan, evrenin içerisinde yaşayan sıradan bir karakter değildir elbette fakat ontolojik açıdan bakıldığında, kendisini ve içerisinde yaşadığı gerçekliği yaratmadığı sürece, mutlak egemenliğin nihai sahibi olduğunu da iddia edemez.
Tahtın Üzerindeki Yanılsama
Belki de insanlığın bütün siyasi ihtişamı, kozmik ölçekte oldukça küçük bir parantezden ibarettir.
Krallar tahtlarında oturdu.
İmparatorlar dünyayı paylaştı.
Meclisler yasalar çıkardı.
Devletler sınırlar çizdi.
İnsanlık görece aya çıktı, atomu parçaladı, genleri değiştirdi, yapay zekâlar geliştirdi. Fakat bütün bu başarıların üzerinde değişmeyen bir gerçek var:
İnsan hâlâ varlığın temel yasalarını yazmıyor, yazamayacak.
Hâlâ zamanın sahibi değil.
Hâlâ ölüm üzerinde mutlak hâkim değil.
Hâlâ maddenin temel gerçekliğini belirlemiyor.
Hâlâ kendisini yokluktan var edemiyor.
İnsan ne kadar güçlenirse güçlensin, varlığın içerisinde bir aktör olarak kalıyor. İşte bu nedenle gerçek egemenliği yalnızca siyasi iktidar, hukuki yetki veya devlet gücü üzerinden tanımlamak eksiktir.
Gerçek ve mutlak egemenlik, varlığın kendisine ilişkin nihai tasarruftur ve eğer yaratılmış olan ile Yaratıcı arasındaki ayrımı kabul ediyorsak, bu makam insana, devlete, millete, krala veya herhangi bir siyasi yapıya ait olamaz.
Mutlak egemenlik yalnızca Allah’ındır.
İnsan ise bütün görece kudretine rağmen, varlığın sahibi değil; varlığın içerisinde kendisine verilmiş sınırlı irade alanında hareket eden bir varlıktır. Belki de insanın gerçek özgürlüğü, mutlak egemen olduğunu sanmayı bırakıp hangi sistemin içerisinde yaşadığını anlamasıyla başlar. Çünkü bazen en büyük yanılgı, zincirin uzunluğunu özgürlük sanmaktır.
Gürkan KARAÇAM

