Gökhan Bacık: İran’da rejim düşerse: Türkiye ve İslami hareket için yeni eşik
İran’da devrimden bu yana en kırılgan dönemini yaşayan rejimin meşruiyet krizi, olası bir Amerikan müdahalesi ve bölgesel dengeler, sadece Tahran’ın değil Ankara’nın da geleceğini yakından ilgilendiriyor. Hem dış müdahaleye karşı durmayı hem de baskıcı İran rejimini açıkça eleştirmeyi zorunlu kılan bu tablo, olası bir rejim değişikliğinin Türkiye’nin dış politikasından İslami hareketlerin kaderine kadar geniş bir jeopolitik ve ideolojik sarsıntıyı tetikleyebileceğine işaret ediyor.

Geleceği bilmemize imkan yok. Bu nedenle en akıllı strateji, “şöyle olursa ne olur, böyle olursa ne olur” diyerek ölçülü tahminlerde bulunmaktır. İran’da rejim, devrimden bu yana en zor dönemini yaşıyor. Toplumsal meşruiyetini çok ciddi ölçüde yitirmiş durumda; üstelik halka umut verecek ne bir ekonomik atılım ne de reformcu bir ajanda ortada. En kritik mesele ise olası bir Amerikan müdahalesi.
Burada kuantumvari bir yaklaşıma mecburuz: İran örneğinde zıtlar bir araya gelmiş (tevafuk-u zıddeyn) durumda. Elbette dış müdahale savaştır ve buna karşı olmak gerekir. Ancak bu tutum, çıplak bir gerçeği örtmemelidir: İran rejimi baskıcı, zalim ve meşruiyetini büyük ölçüde yitirmiş, müflis bir rejimdir. Sadece hükümeti eleştirdiği için gencecik insanları öldürmektedir.
Ahlaki bir duruş, dış müdahaleye karşı çıkmayı gerektirdiği kadar İran rejiminin insanlık dışı uygulamalarını da açıkça eleştirmeyi zorunlu kılar. Avrupa’da yaşayan ve zaman zaman yolumun kesiştiği bazı İranlı muhalifler, Hamaney için “Tahran kasabı” ifadesini kullanıyor. Son dönemde yirmi bini aşkın insanın rejim tarafından öldürüldüğü hatırlandığında, bu nitelemeye hak vermemek zorlaşıyor.
Yanılmıyorsam 1966 yılında İran Şahı’nı protesto eden gençler öldürülmüştü. O dönemde TBMM’de TİP milletvekili olan Çetin Altan, kürsüden İran rejimini sert biçimde eleştirmişti. Bugün de protestocu gençleri öldüren İran rejimini eleştirmek gerekiyor. Tahran rejimini eleştirmek hem İslami hem de seküler ahlak açısından bir zorunluluktur.
Türkiye’ye etkisi
Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye, savaş olmaksızın krize çare üretilmesi için çaba gösteriyor. Ancak olasılık filmini biraz ileri saralım ve ABD’nin rejim değişikliği amacıyla İran’a müdahale ettiğini varsayalım. Türkiye bu durumda ne yapar? Kişisel kanaatim, Ankara’nın üç aşağı beş yukarı Venezuela’da izlediği tutumu tekrar edeceği yönünde.
Batı’da hatırı sayılır bazı yorumcular, ABD’nin İran konusunda, tıpkı Suriye’deki yeni rejim meselesinde olduğu gibi, Ankara’yı da kendi safında gördüğünü ifade ediyor.
Kemalist Türkiye, devrim sonrası kurulan İran İslam Devleti’ni sanırım 1979 Şubat’ı gibi yani jet hızıyla tanımıştı. Yine dönemin bazı ABD ambargolarında Türkiye, İran’ın karşısında konumlanmadı. Tahminim odur ki İran’da rejim değişikliği yaşanırsa, post-Kemalist Türkiye de aşağı yukarı benzer bir zaman diliminde yeni rejimi tanır. Türkiye Cumhuriyeti günün sonunda bir “Türk devleti”dir ve Pers milliyetçiliğinin tezahürü olan İran’daki devleti, ister İslamcı olsun ister olmasın, pragmatik bir yaklaşımla tanır. Türk-İran ilişkilerinde muhtevadan çok paket önemlidir.
Bir bakıma “ne dost ne düşman” anlayışı, Türk ve Pers milliyetçiliklerinin siyasi alandaki ilişkisini tanımlamaya devam eder. Burada kritik bir nokta daha var: Ankara’da iktidarda bulunan İslamcılar (ve müttefikleri), şu an ABD ile ilişkileri daha hayati görüyor. Bu açıdan bakıldığında, bugünkü Türkiye ile 1980 yılındaki Evren Türkiye’si arasında çok büyük bir fark yok.
Bu senaryoyu bozabilecek tek ihtimal, olası bir rejim değişikliğinden sonra Tahran’da agresif biçimde İsrail yanlısı ve Türkiye karşıtı bir grubun iktidara gelmesidir. Ancak bunun, kısa vadeli dalgalanmalar dışında, kalıcı bir yönelim oluşturacağını bugünden düşünmek çok yerinde görünmüyor.
İslami harekete etkisi ne olur?
Benim de dahil olduğum bir jenerasyonun büyüdüğü bölgesel Ortadoğu konjonktürünü hatırlayalım:
Uzayan ve giderek baskıcı hale gelen seküler rejimler vardı. Bu rejimler ekonomik olarak da başarısızdı. Toplumun sorunlarına çare olamıyor, hatta toplumla bağlarını büyük ölçüde koparmışlardı.
Şimdi ise yetişmekte olan jenerasyonun içinde büyüdüğü bölgesel Ortadoğu konjonktürünü özetleyelim:
Bu kez uzayan ve baskıcı hale gelen İslami yönetimler var. Pek çok yerde İslami hareketler fiyaskoyla sonuçlandı. Halkın önemli bir kesimi, İslamcılıktan öte, dinden dahi bıkmış durumda. Arabistan’da bile —din üzerinden siyasi meşruiyet devşirmenin en mümkün olduğu bir ülkede— rejim, meşruiyetini artırmak için ölçülü bir seküler hayat tarzını bizzat teşvik ediyor. İslami hareketler ekonomik sorunlara çare olamıyor; bazıları ise ciddi biçimde halktan kopmuş durumda.
Siyasi ve sosyolojik kutupların yer değiştirdiği bu ortamda, İran rejiminin düşüşü, kaçınılmaz olarak İslami hareketin düşüşünü —kavramı negatif kullanırsak— taçlandıracaktır. Bir nesil Sovyet rejiminin çöküşü imgelemiyle motive oldu. İran devrimi düşerse, başka bir nesil o imgelem ile sosyalleşir. Bu imgelemin ürettiği politik anlamlar ise Türkiye’deki İslami harekete sadece sıkıntı çıkarır.
Üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir veri şudur: Ortadoğu’da ister politik bir idarenin unsuru olarak sekülerizm diyelim, ister gündelik hayatta ladini yaşama talebi olarak dünyevileşme diyelim, bu eğilim artık reel bir sosyolojik talep ve dinamik olarak ortaya çıkıyor ve mevcut siyasi kimlikleri dönüştürüyor.
Ancak burada daha karmaşık olan mesele, İran rejiminin düşmesi halinde tetiklenecek jeopolitik dinamiklerdir. Konuyu tarihsel bir çerçeveyle derinleştirebiliriz:
İkinci Dünya Savaşı döneminde Türkiye’de Nazi yanlısı dernekler bile kurulmuştu. Nazi temsilcileri ülkeyi dolaşıyor, konferanslar veriyordu. 1939’da Hitler’in 50. yaş gününe Türk bir heyet katılmıştı. 1941 civarında Alman ordusunun sınırlara yaklaşmasının da etkisiyle Türkiye, içeride Nazi yanlısı unsurları tolere etti; buna karşılık komünistleri tutukladı. Ancak 1943’teki Stalingrad yenilgisiyle tablo değişti. Hitler’in talihinin döndüğü anlaşılınca İsmet Paşa bu kez Nazi yanlısı olarak gördüğü aşırı milliyetçileri hapse attı.
Kritik nokta şudur: Bu manevralar CHP’ye zaman kazandırdı ve Türkiye hızla ABD tarafına savruldu. Ancak bu, uzun vadede yeterli olmadı. 1940ların sonuna gelindiğinde, Truman dönemiyle birlikte ABD, Türkiye’den açık biçimde rejim değişikliği talep etti. 1950’de tamamlanan CHP’den DP’ye iktidar değişiminin, bir açıdan (altını çizelim: sadece bir açıdan), ABD’nin bugün bazı ülkelere uyguladığı jeopolitik kimlik değişikliği baskısına benzediğini düşünmek mümkündür. (Bu benzetmeyi daha iyi görmek için, bugün Venezuela hakkında ABD Senatosu’nda yapılan tartışmalarla, Truman Yardımı bağlamında o dönemde Türkiye hakkında yapılan Senato tartışmaları karşılaştırılabilir.)
Elbette İsmet İnönü bu değişimi kabul ettiği için takdir edilmelidir; ancak süreci yalnızca onun tercihlerine indirgemek yanıltıcı olur. Türkiye’yi, Amerikancı bir partinin iktidara geleceği seçimlere götürmeye zorlayan şey, açık biçimde ABD dış baskısıydı.
Tarih bire bir tekerrür etmez. Ancak bu hikaye bazı önemli ipuçları sunuyor. Birincisi: İran rejiminin düşmesi ya da kendini ciddi biçimde reforme etmesi, Türkiye üzerinde büyük bir baskı yaratacaktır. Bunun kısa vadeli ilk sonucu, Türkiye’nin ABD’ye daha fazla yakınlaşması olacaktır. Zaten bunun bazı işaretleri şimdiden görülüyor. Örneğin, Türkiye’nin şaşırtıcı biçimde Trump’ın Barış Konseyi’ne katılması. Buna literatürde bandwagoning (güçlü olana yanaşma) deniyor. Güçlü aktöre kafa tutamıyorsun onun yanında dur anlamına geliyor. Güçlü aktör de senin ideolojini sevmese bile ona uygun davrandığın için sana kızmayacaktır. Türkiye, Trump’ın oğlu ve onun emlakçı dostlarıyla, Dubai’yi andıran yeni, turistik ve kimliksiz bir Gazze inşa etmek için kurulan masaya oturmuştur.
İkincisi: Türkiye’de ve küresel sistemde hangi İslami hareketin meşru kabul edileceğine ABD karar verecek ve Türkiye buna uyum sağlamak zorunda kalacaktır. Tıpkı İsmet Paşa’nın, daha önce hapsettiği komünistleri serbest bırakıp aşırı milliyetçileri “toplaması” gibi, benzer siyasal ayarlamalar gündeme gelebilir. Zira bugün geriye dönüp bakıldığında, neredeyse terörist ilan edilmemiş İslami hareket kalmadı. “Cemaat” Türkiye’de terörist ilan edildi; HAMAS, Devrim Muhafızları, Müslüman Kardeşler Batı tarafından terörist olarak tanımlandı. Resmen terörist ilan edilmese bile, diğer İslami gruplar her yerde fiilen güvenlik tehdidi olarak görülüyor.
Gelelim üçüncü noktaya: İsmet Paşa, 1943 sonrasında kazananların, yani Batı’nın tarafına açık biçimde yöneldi. Ancak bu hamle CHP’yi iktidarda tutmaya yetmedi. Çünkü sorun birkaç aşırı milliyetçiyi tasfiye etmekten ibaret değildi. Yeni kurulan Batı sistemi ile CHP’nin —en azından o dönemki— siyasal ve ideolojik kimyası uyuşmuyordu.
Bunu bugüne uyarlarsak şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Tüm pragmatik ve stratejik uyuma rağmen, ABD (ve Batı) ile AKP’nin uzun vadeli kimyaları gerçekten uyumlu mu? Örgütlü İslami hareketlerin neredeyse tamamını tasfiye eden veya terörist ilan eden; en yakın müttefiklerinden biri olan, şeriatla yönetilen Suudi Arabistan’da bile sekülerleşmeyi (yahut dünyevileşmeyi) güçlü biçimde destekleyen; eski bir El-Kaide mensubundan, İsrail’le iş birliği yapan Arap milliyetçisi bir Suriye lideri çıkarabilen ABD/Batı, Türkiye’nin İslami bir kulvarda hızlanmasına neden izin versin?
Bu sorunsal, mantıksal olarak iki ihtimal üretir:
i) ABD/Batı, bir süre sonra AKP’yi de karşı kutup olarak görür ve tasfiye etmek ister.
ii) AKP karşı kutup olmaz; ancak kendisi dönüşür ve ABD/Batı açısından “sorunsuz” bir İslami modele evrilir. Dış politikada da güçlü olana yanaşma (bandwagoning) çizgisi devam eder. Nitekim AKP, hatırı sayılır ölçüde zaten dönüşmüştür. Evrenselci İslamcılıktan vazgeçmiş, milliyetçi-İslamcı bir hattı benimsemiştir. Kapitalist modele eklemlenmiş birkaç “kar payı” uygulaması dışında AKP, neo-liberalizmin uyumlu bir distribütörü haline gelmiştir. Başörtüsü gibi konular yasak olmaktan çıkmış olsa da Türk toplumu hatırı sayılır ölçüde dünyevileşmiştir. AKP’nin temsil ettiği haliyle neo-İslamcılık, temel ekonomi-politik referanslarını kapitalizmden almaktadır ve bu paradigmanın halihazır ‘müçtehidi’ Mehmet Şimşek’tir. Böylece Soğuk Savaş’tan bu yana süregelen, İslami (ya da İslamcı) olmakla birlikte ABD ile açık bir hesaplaşmaya girmeyen jeopolitik kimlik, Türkiye’de etkisini sürdürür.



Yorum gönder