KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Gündem
  4. »
  5. Altan Çetin: Bir Su Güncesi Mavi gök yağız yer…

Altan Çetin: Bir Su Güncesi Mavi gök yağız yer…

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 10 dk okuma süresi
20 0

Hal imiş demiştik… İnsanî varlığımızın yüzde 60’ını oluşturduğu söylenen, iki zıttın bir yakıcı ile bir yanıcının bileşiminden doğan, geceye gündüzü gündüze geceyi saklayan hikmetin varlığımıza koyduğu efsunlu bir hayat kaynağıdır su. Fuzuli’nin Su KasidesindeÂb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su (Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, gözyaşları mı şu dönen gök kubbeyi kaplamıştır, bilemem) dediği misüllü yer mavi, gök mavi, sular masmavi bir halin içindedir halimiz. İşte su böyle kocaman bir devran iken zübde-i ekvan olan insanın gözünden damlarken kocaman bir âlem de oluverir. Varlığın sahibi elçiyle su oluverir ateşten gönüllere, kötülüklere, gamlara: Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su (İnsanların efendisi, seçme inci denizi (olan Hz.Muhammed’in s.a.v) mucizeleri kötülerin ateşine su serpmiştir.) O alakada öyle bir efsunlu hal vardır ki; Dostu ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su ((Onun) Dostu yılan zehri içse bu zehir âb-ı hayat olur. Fakat düşmanı su içse içtiği o su elbette yılan zehrine döner.) Dostun zehri ab-ı hayat olur da nadan ne bilsin içtiği sudan zehirlenir. İşte su, hidrojen ve oksijen gibi insan hayatına yalnız başına zararlı iki madde birleşip insana hayat olurken insanlar insanlara nasıl böyle nadan olur anlaşılmaz. Gam ehline sormak lazım zira ahkâm kesmekle değil gam çekmekle bilinir hayatın esrarı… Suya rahmet denmesi her şeyi sudan yarattık hikmetine dayanarak bakınca o iki zehirli gaz nasıl bir medeniyet var edici oluyor belki sezmeye başlarız.

Su halden hale geçerek her haliyle dünyamızda var oluyor. Buzullarda donuyor, daha aşağılarda sıvı halinde iken sıcaklara geldikçe buharlaşıyor. İnsanın hali gibi su da halden hale geçiyor; bazen rahmet bazen zahmet oluyor. En ibretlik olan ise donmaya yüzeyden başlayıp altındakileri adeta örtercesine içeride sıvı halde suyu saklamasıdır. Dipten donsa hayat sonlanacakken buz haliyle yukarıda mevsimine göre halini alıyor. Biz insanlarsa birine muğber olduk mu donmaya dipten başlıyoruz! Bulutlardan kurak yere düşerken rahmet olması ve bereket getirmesi söz konusu iken sel olup felaket olması da mümkün. Bendini yıkan insanlar umranları telef ediyor! Hal imiş dedik halden anlayana imiş…

Kültürün dünyasında su hayat, sonsuzluk, bereket ve kutsallığı ifade ediyor. Türkler mavi gök altında yersuları aziz bilirlerdi. Yağız yer ve oradaki sular onlar için kutlu idi. Yaratılış mitolojilerinin pek çoğunda varoluş su ile zuhura gelir. Su içine girdiğiyle birleşir; çamur âdeme dönüşür. Bilgeler sulak yerlere benzer nereye ayaklarını vururlarsa oradan su çıkar, diyen Yusuf Has Hacib de bu manayı ölümsüzleştirir. Mevlana, “Bu dünyada, susamış kişilerin su aradıkları gibi, su da dünyada susamışları arar.” “Susuz bir kimse; “Ey tatlı su, neredesin?” diye inler, feryat eder. Su da; “Ey susamış olan, ey su isteyen kişi, neredesin?” diye inler, ağlar durur. İçimize düşen bu susuzluk, suyun bizi istemesinden, bizi kendisine çekmesinden ileri gelmektedir…”, derken suya gönül yerinden ve manasından bakarak konuşur. Yine Mevlana “Sen; şu halkı, dünyayı ve bütün yaratılmış şeyleri saf, duru bir su gibi bil; o temiz ve berrak suda büyüklük, kudret ve kuvvet sahibi Cenab-ı Hakk‟ın sıfatları parlamaktadır!” derken de âlemi suya benzeterek gök kubbeyi ve gözyaşını birleyen bir anlayışla suya bakar. Bizdeki cana bir imge kurarak Mevlana “Sen, kendin, testiye benzeyen bedeninde su gibisin; yaydığın dedikodu, yaptığın barış ve savaşın da sudaki kabarcıklar gibidir! Ey akıllı kişi; bu şekiller, bu suretler, akarsuyun üstündeki kabarcıklara benzer! Yahut da içteki sırlar dışarı çıkıncaya kadar, içteki suyun üzerindeki köpükler gibidir!” der. Yine tasavvuf yolunun yolbaşçılarına ima ile Mevlana “İşi, insanları ateş gibi yakan bir haydut. Şeyh kimdir? Ezel denizinin ta kendisi. Ateş her zaman su ile korkutulur. Çünkü onu söndürür, onun düşmanıdır. Fakat su yanmaktan, alevlenmekten hiç korkar mı? Sen de ezel denizi olan şeyhin karşısında ateş gibisin.” tespitlerini yapar. Hakikati aramak, manaya kavuşmak insanın bitmeyen yazgısı. Mevlana bu manada suya bir mana kapısı açarak; “Eğer insan isen, su arayan koyuncu gibi, durmadan şu toprak bedenini kaz da, suya kavuş! Fakat içmeye elverişli duru su, Allah’ın cezbesi erişirse, kuyu kazmadan da yerden fışkırır. Fışkırır ama sen buna kulak asma; yavaş yavaş, azar azar kuyunun toprağını kaz, derinleştir!” Kim zahmet çekerse, bir define elde eder. Kim çalışır çabalarsa, saadete, devlete ulaşır.”diyerek hakikati arayan insan ile su arasında bir tefekkür bağı kurar. Mevlana nereden geldiğimizi ifade ederken meadı yani dönüşü de ihmal etmez; “Herkesin bildiği ve ne olduğu hakkındaki fikirlerin birleştiği “ölüm” karanlıkta gizlenmiş âb-ı hayattır. Nilüfer çiçeği gibi git, bu hayat ırmağında yetiş, susuzluk hastalığına tutulmuş kişi gibi harîs ol, iştiha ile suyu, yani ölümü ara. Su, susuzluk hastasının ölümü olduğu halde o, su arar ve sabredemez, içer. Doğruyu, hakikati bilen ancak Allah‟tır.” Mevlana, “Bilgi suyu gönülden kaynayıp coşunca, o su; ne kokar, ne eskir, ne de bulanıp sararır! Kaynağının yolu bağlı ise de ne gâm; o zaten her an gönül evinin içinde kaynar durur! Tahsille, okumakla elde edilen akıl, ırmaklara benzer; yataklarından akar, ovaya öyle ulaşır. Onun aktığı yol bağlanınca, olduğu gibi kalır, akamaz olur; sen, kaynağı kendi içinde, kendi gönlünde ara!” diyerek bilginin ve aklın izahı beyanında suya temas eder. Su doğunca bize hayat öldüğümüzde bize son temizlik, medeniyetlerin ana dinamiklerinden biri olarak tarihe ve hayata dokunmaya devam ediyor.

İnsanın hali ile suyun hali böyle nice yerde madde ile mana arasında birleşir durur. Mevlana, “İnsanın nurunu, kemalini artıran lokma, helâl kazanç ile elde edilen lokmadır. Haram lokma ise, kandilimize konunca kandili söndüren yağa benzer. Sen ona yağ değil su adını koy, çünkü ışığımızı söndürüyor.” diyerek o rahmette zahmet olan hali de gösterir. Işığın söndüğü o yerde hakikat görünmez olur. Kandilimizi söndüren yağ nasıl bir şeydir? Değer istismarı kandile ve ışığa mürüvvetsizlik değil midir? Bu meyanda kendini kandil bilip o haram lokma ile ışığı söndüren nice zihinler tarih boyunca hayatı ve değerleri yozlaştırdı.

Bir dağ başında ince ince harabat bir çeşmeden akan o latif suya bakıp insanı, hayatı ve hakikati düşünürken su gibi aziz ol sözü geliveriyor hatıra. Bilgeler sulak yerlere benzer diyen Yusuf atam ne der acaba? Töre burada nerede durur? Kut bir su mudur? Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su. Hal imiş…

Altan Çetin

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.