KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Gündem
  4. »
  5. Altan Çetin: Medeniyetçi ölçü perspektifi yahut doğrunun güzel iyiliği

Altan Çetin: Medeniyetçi ölçü perspektifi yahut doğrunun güzel iyiliği

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 10 dk okuma süresi
24 0

İnsanın medeniyet yolculuğu uzun, inişli çıkışlı ve geçmişten güne ve geleceğe doğru ilerleyen lakin döngüsel anlam içerikleri ile mânâ ve biçim oluşturan bir yapı gösterir. Bu noktada hayata ve tarihe baktığımızda günden geçmişe büyük bir tecrübe karşımızda durarak bize, kendözümüzü ve halimizi anlatır. Tarihin övünçleri ve göz yaşları her daim buna dair bize malumat ve ikaz yollayarak geleceğin nasılına dair aslında bugünümüzü okumamızı sağlar. Her halükârda insan bir büyük yükü sırtlanmış son derece zayıf ama bir o kadar da güçlü olmaya istidatlı bir varlıktır. Biyolojik zaafları onu her daim yorarken ruhi gücü onu çok yüksek yerlere taşıyabilir. Farabi atam nazarıyla bakarsak insan erdemli şehirler kurabildiği gibi cahil şehirler de var edebiliyor. Bunların her birisi insana ait ve ona dair yani bizim halimizim suretleri değil midir? Bize kendimizi anlatır. İşte bu yöntem aklıyla baktığımızda medeniyetçi zekâmız, aklımız ve zihniyetimiz kendisine yolda bir takım ikaz tabelaları asarken bazı ölçüler ile ilkeler ortaya koyarak hayatın içinde kendisine düzen kurar.

İnsan düşünen varlık olarak çok boyutlu etkilerin gölgesinde kendisi olur. İçerideki ve hariçteki tüm yankılar insanın geldiği sonsuzdan gideceği sonsuza doğru arada onu etkiler. İşte medeniyet bilgelik ilkesi ile kendisini ortaya koyarken insanlık kavramı Yusuf atam kavlince zuhur eder. İyi, doğru ve güzel, bu çerçevede var ettiği çok önemli kavramlardır. Bilinen hayatımız ve tarihimizde belki de insanlığın dil üzerinden keşfettiği en önemli şeylerden birisi bu üçlünün varlığıdır. Bugün yeryüzünde dolaşırsak bunlara karşı olan birisine teorik bazda rastlamak zordur. Hikâyeler, romanlar ve şiirler hep bu çerçevede bir şeylerin varlığını anar, arar ya da arzular. Acılar hep bu yoksunluk üzerinden ortaya çıkar. Bunlar sanki bilgelerin hayatından hayatımıza akar ya da çekilir gider. Baharlı zamanlar gibi kurak vakitler de bu çerçevede yaşanır. İyi de bu bilgelik insan dışı bir şey midir? Öyleyse ona ulaşmak normal şartlarda olağan bir şey değilse bilgelik de medeniyetçi bir çerçeve için zorlu bir şey haline gelmez mi? O halde iyi, doğru ve güzel, hayat ilkesi değil seçilmiş birilerinin tekeli midir? Elbette değildir. Bilgeliğin sadelik ve sıradanlık dünyasında görülen hikâyesi de bize hep bunu anlatır. İnsan mükellef olduğu şeyi müdrik oldukça bilgelik onu ihya etmeye başladıkça, kendözünü temessül ettikçe varlık içinde meknuz olan ile temasa başlıyor. Allah’ın peygamberleri ile teklifi de bu değil midir? Sıradan, olağan olanlara kendi zatından ve katından mânâlar lütfetmez mi? Bunu da insana insan dili ile insan üzerinden yapar. İşte bu sebeple bilgelik medeniyetçi zaviyede istisna değil hayatın en sade ve basit alanına kadar kendisini göstermesi beklenen bir insanlık durumudur. Yazılan nasihatnameler, siyasetnameler vs de hep bu çerçeve üzerinden insana konuşur. Bunun bu yöntem ile anlaşılması çok önemlidir. Kutsal kitap ya da diğer tüm kaynaklar bu yolda insana ayna tutup kendiliğini sorgulatmak, düşündürmek ve anlatmak isterler. Orada bir avengers dünyası yoktur. Tesadüfi ya da seçilmiş birileri hayatı düzenleyerek sorunları çözmez. Bu bakımdan insan kendisine karşı insanlık ödevi yüklenmiş bir varlıktır. Bu yüklem hem içeriden hem de dışarıdan hayatına akar. Bu bakımdan düşünüyorum öyleyse varım diyen canlı bilgeliğin var edici haline medeniyetçi bir kafa ile toplum-şehir-devlet çerçevesinden bakarak düzene dair düşünür. Peki nasıl ?

İnsan bu yolda elbette sonsuz ve yüksek bir hâli düşünüyorken bağımsız bir kafaya sahip olmalıdır. Her an kendisi de dahil eleştiriye açık ve tenkide gönüllü olmalıdır. Bu yolla ancak kendi varlık vizyonu içinde gerçeğin ve hakikatin yerini bulmasını sağlar. Adil düşünce bunu gerektirir. Statükolar kurup bunu hayata dayatmak medeniyet değil zorbalıktır. Mazinin hayatı doğru, iyi ve güzel çerçevesinde kuran kavramları değişmeler karşısında statükoya dönüştüğünde artık hayata değer taşımak yerine birilerinin çıkar malzemesine dönüşüyorsa orada bağımsızlık ilkesi ve vizyonu halel görür ve medeniyetçi yapı zedelenir. İnsan artık bilgeliğin korumasından çıkmış ve keyfilik çerçevesi içinde mahkûm olmuştur demek yanlış olmaz. Bağımsız olmak demek la yüsel olmak demek değildir. Bilakis işte orada başka bir yapı ile kendini, aklını çerçeveler. İlim denilen yapı ilke, yöntem ve bilgi ile bağımsız düşünceye düzen verir. Yoksun kaldığı yerde ona mağaradan çıkışı gösterir. Bilimci zihniyet bu bakımdan bir kontrol zaptiyesi değil bir doğrulama aracıdır. Bilimin dinleştirildiği ve statüko olduğu bir zamanda bunu anlamak bizlere zor gelebilir lakin “İlim ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir” gerçeği tam da burada tecelli eder. Bu bakımdan bilim aklımızı kurban ettiğimi bir sunak değil onu beslediğimiz bir kaynaktır. Yorumları bilimin kendisi yerine koymak statükocu dayatma gibi bağımsızlık ilkesi ile birlikte bilimci kafayı da yoksunlaştırır. Bütün bunların sonunda aranan evrensel denilen kişiliğe ulaşmaktır. Yani bu noktada insanların doğru, iyi ve güzel kavramlarının adil bir mefhum çerçevesinde müşterekleşmesinden bahsediyoruz. Bilgelerin her çağda klasikler gibi yeniden üretilip yeni sorunlara yeni cevaplar verebilmesindeki güç de tam buradan gelir. Yoksa evrensel olan birilerinin yorum ve bakış açısının herkese dayatılması olursa bunun bahsettiğimiz konuyla bir alakası kalmaz. Orada bir çeteleşme ve mafyavari bir yapının dayatmacı medeniyet yok edişi söz konusu olur. İşte bu zaviye içerisinde insan, felsefe denilen bilgisi ile ahlâkî sanat ve bilim felsefeleri ile kendi ölçütlerini kurar. İyinin nasılını düşünerek ahlâk felsefesi, güzelin nasılını düşünerek sanat felsefesi ve doğrunun nasılını düşünerek bilim felsefesi ile kendisine yol bulmaya çalışır. Tarih içinde başardıkları kadar son derece zararlı işler yaptığı da görülen insan, insanlık zihniyeti ile bilgeliğin yolunda medeniyetçi bir yola girebilir. Burada keyfiliğin yerini karakter ve kriterlerin adil bir şekilde alması meselesi söz konusudur. Fayda ilkesi gibi pek çok mesele de bu yolda ortaya konulur ki bunları daha önce yazmış idik.

Medeniyetçi okumalar her zaman insana yol açmasa da her zaman dediğimiz, anlatmaya çalıştığımız üzere ne olacağız tartışmasından nasıl yapacağız konusuna geçmedikçe medeniyet yolunun bilge kapısı bize açılmamaya devam edecektir. İnsanlık Türklerin medeniyetçi içeriğini yeniden anlama ve manasıyla kendisini düşünme noktasında krizde iken biz kaynaklarımız ve kendimizle bunca mesafeyi kapamanın nasılını kendi ve insanlık kaynakları üzerinden düşünüp ele almaya başlamayacak mıyız? Doğru, güzelken iyidir. Hâl imiş…

Hak için olsun…

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir