Sankt-Peterburq görüşünün əsas nəticəsi: “Əlavə dinamika”

Նիկոլ Փաշինյանը կգնա՞ դրան. բոլորը սկսել են պատրաստվել

20. YY Şehitleri 21. YY Şehitleri arasında selamlanarak anıldı

İRAN-TURAN SAVAŞLARI

Alparslan Türkeş Perspektifiyle; Türkiye-Batı İlişkilerinde Yaşanan Bazı Krizler ve Soğuk Savaş Dönemi ve Sonrasında Algılanan “İttifak” Anlayışı

Gündem 14 Aralık 2019
161

Türkiye, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte dönemin şartları gereği “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” politikasını kendine düstur edinmiştir. Bölgede bir sıkıntı varsa ilk kertede bölge ülkeleri bunu halletsin istemiştir. Misal olarak tetkik edecek olursak Sadabat Paktı ve Balkan Atlantı bu minvalde gerçekleştirilmiştir. Türkiye, 1930’larda meydana gelmesi kuvvetle muhtemel olan felaketlerden köşe bucak kaçmamış bölgesel pakt ve atlantlar ile mihmandarlık görevini üstlenmiştir. İkinci cihan harbi sonrası dünyanın iki blok halinde kutuplaşması Türk karar alıcılarını da bir tarafı/bloğu seçmeye itmiştir. Türkiye’nin tercihi ikinci cihan harbinin devamında meydana gelen Kore Savaşı’na asker göndermesiyle aslında ilk ışıklarını yakmıştır. Bu savaşa Türkiye’nin verdiği askeri destek sonrası 1952 yılında NATO’ya üyelik gerçekleşmiştir. Türkiye, yukarda da belirtilen süreçlerden sonra artık bir fikrin, bir grubun ve bir örgütün içerisinde kendini bulmuştur. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu bu oluşum daha sonraları görüleceği üzere hiçbir zaman maksadına uygun hareket etmemiştir. Üye ülkelerinin menfaatinden önce her zaman ABD’nin menfaati ön planda tutulmuştur. Temelden sağlam olmayan, ABD’nin razı olduğu hadiselerde NATO’nun daha hızlı aktif olması, Türkiye’nin sıkıntılı anlarında ise ağırdan alan NATO, birlik ve ittifak havasını pek fazla sürdürememiştir. Misal olarak tetkik edecek olursak 1962’de ABD-SSCB arasında zuhur eden “Küba Krizi” iki ülkeyi savaşın eşiğine kadar getirmiştir. Daha sonrasında bu kriz atlatılmıştır ancak krizi çözerken ABD tarafı Türkiye’de bulunan Jüpiter Füzelerini sorgusuz sualsiz geri çekmiştir. Bu durum Türkiye’de büyük bir hayal kırıklığı yaşatmıştır. Çünkü Türkiye’nin o kadar güvendiği bir örgüt ve bunun mihmandarlığını yapan ABD, NATO içerisinde en büyük ikinci güç olan Türkiye’ye sormadan füzeleri çekebilmiştir.
1964’te Kıbrıs Türklerinin Rumlardan gördüğü işkence ve zulüm sonrasında Türkiye’nin 16 Mart 1964’te TBMM’de oybirliğiyle hükümete Kıbrıs’a operasyon yapmaya yetki vermiştir. Yetki verilmiştir ancak Türkiye’nin bu vakitlerde elinde bir çıkarma gemisi dahi yoktur. Bu durumu her türlü bilen ABD yine de işini garantiye almak istemiş olacak ki Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmesine dair aldığı meclis kararına mukabil olarak bir ayar vermeye kararlıdır. Amerikalı yetkililer bu ayarı nezaket dışı olan bir mektupla belirtmeye çalışmışlardır. Şöyle ki ABD Başkanı Lyndon B. Johnson imzalı mektup, diplomatik geleneğin tüm saygı hudutlarını aşarak Türkiye Cumhuriyeti’ni Başbakan nezdinde alenen tehdit etmiştir. Tarihler 5 Haziran 1964’ü gösterirken Başbakan İsmet İnönü’ye ulaşan şifreli mektupta ABD Başkanı şöyle diyordu:

• Türkiye, NATO üyesi bir ülke olan Yunanistan ile arasında bir gerilim meydana getirecek, Kıbrıs’a müdahale gibi bir haraketlilik içine girecek olması durumunda, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye yönelik olası bir işgali karşısında, NATO’nun bu işgale müdahalede çekimser kalabilecektir. Ayrıca böyle bir girişimde Türkiye, Amerikan silahlarını kullanamaz!..
Türkiye, Soğuk Savaş dönemi boyunca taraf olduğu Batı Blok’un bir mensubu olmuş ve SSCB’ye karşı savunulmuştur. Ayrıca 1952’de Türkiye NATO’ya girdikten sonra, güvenlik endişelerini çözümlemiş, ancak bütün uluslararası olayları bu ittifakın perspektifinden değerlendiren tek boyutlu bir dış politika izlemeye başlamıştır. Ancak Batı Blok’u hiçbir zaman samimi olmamıştır. Batı Blok’u, SSCB ile araları düzeldiğinde veya herhangi bir meselede uzlaşıya vardıklarında çok rahat bir şekilde Türkiye’yi gözden çıkarabilmişlerdir. Yukarıda misali verildiği gibi 1962 Küba Krizi hadisesinde Sovyetler Birliği’nin Küba’ya füze yerleştirmeye çalışması ve ABD’nin de bu hususa sert tepki vermesi sonrası Sovyetler Birliği Küba’ya füze yerleştirmekten vazgeçmiş Amerika ise Türkiye’de konuşlandırdığı Jüpiter Füzelerini geri çekmiştir. Yaşanan bu travma Türkiye’yi yöneten iktidarlarda bir şok etkisi oluşturmuştur. Ne tuhaftır ki ABD ile yaşanan her menfi hadise sonrası kısa süreli alternatif politikalar arayışı içinde olan Türkiye, sonrasında ise tekrardan ABD ile yakınlık sağlayarak adeta bir sonraki aldatılmayı beklemiştir. Türkiye’deki karar alıcıların bu şekilde Batı Blokuna kayıtsız şartsız teslim oluşları Türkiye’nin bölgesel güç değil bölgesel kukla olmasını sağlamış ve 1952’deki NATO’ya üye olmamız ile birlikte SSCB başta olmak üzere diğer Sovyet yanlısı ülkeler cihetinden bölgesel düşman statüsüne gelmemiz sağlanmıştır.
Türk siyasetinin mümtaz şahsiyetlerinden olan Alparslan Türkeş, bir subay olarak da NATO’ya ilişkin bazı değerlendirmelere sahiptir. Bunlardan birini meclis konuşmasında şu şekilde anlatmaktadır: “ 1960 yılında Ankara’da NATO Şube Müdürlüğü’nde Kurmay Albay olarak görev yaptığım sırada, Genelkurmay Başkanlığına Amerikan Yardım Kurulundan bir heyet geliyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın Eğitim dairesinde o sıralarda bir Okuma-Yazma Şubesi vardı. O zamanlar bu şubenin görevi askere gelen genç vatandaşlarımızdan okuma yazma bilmeyenlere hem vatan vazifesini yaptırmak hem de o vazife esnasında okuma yazma öğreterek terhis olduklarında memleketlerine okur-yazar gitmelerini sağlamaktı… O zamanlar bu şubenin Müdürü Kurmak Albay Mithat Ceylan Bey’di, sonra Paşa oldu. Bu şubeye ABD’den 3 kişilik bir heyet geliyor. Diyorlar ki, biz ilmi araştırma yapıyoruz. Bunun için bir Kürtçe alfabe düzenlendi Amerika’da. Bu alfabeyi Doğu’ya gidip orada tecrübe etmek istiyoruz. Bunun için Genelkurmay’ın bize yardım etmesini rica ediyoruz. Bu, talep Genelkurmay’da büyük infiale neden oluyor ve o zaman Genelkurmay İkinci Başkanı olan sonradan Cumhurbaşkanı olacak olan Cevdet Sunay’ın tasvibi ile reddediliyor.”
Alparslan Türkeş’in açıklamasında da görüldüğü gibi NATO ile ilişkilerin çok dikkatli yürütülmesi büyük ehemmiyet arz etmektedir. Eğer biz zaten ittifakız deyip karşı tarafın her teşebbüsüne müsamahakâr yaklaşıldığında çok büyük felaketlerin gerçekleşmesi kaçınılmaz olacaktır. Türkiye, tüm beynelmilel faaliyetlerini mütekabiliyet esası gereği tanzim ve tesis ettiği takdirde zaten bölgesinde ve dünyada sözü muteber bir devlet olması kaçınılmaz olacaktır. Aksi halde bölgesinde güvenilmez dünyada ise hafife alınan bir devlet muamelesi göreceğinden Türk devletine ve Türk Milletine menfi cihetten yansımaları olacaktır. Türkeş’in açıklamalarından şunu çok iyi anlamalıyız ki eğer tüm hakikati ve güzellikleri Batı kaynaklı olarak algılarsak bağımsız bir ülke olmamız imkânsız olacaktır. Türkiye olarak ne batıyı ihmal etmeliyiz ne de tarihi hakikatleri inkâr etmeliyiz. NATO Soğuk Savaş döneminin mahsulüdür. SSCB’nin yıkılışıyla birlikte artık alternatif arayışlar içerisinde olmamız bir tercih değil mecburiyet gerektirmektedir.
Tetkik edecek olursak Soğuk Savaşın nihayete ermesinin akabinde Türkiye’nin üzerine düşen vazifede sona ermiştir. Bölgede kendini savunmasız hisseden Türkiye, bir yandan NATO ile ilişkilerini canlı tutmaya çalışırken diğer yandan ise çevresindeki ülkeler ile mevcut sorunları minimum düzeyde hatta sıfırlama girişimlerinde bulunmuştur. Türkiye- ABD ilişkilerinde, 1964 Johnson Mektubu, 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrası müttefikimiz ABD tarafından Türkiye’ye uygulanan ambargo, Kuzey Irak’ta askerlerimizin başına geçirilen çuval hadisesi ve son olarak 15 Temmuz 2016’da FETÖ örgütü tarafından düzenlenen darbe teşebbüsü artık Türkiye’nin sabrını taşırmıştır. 15 Temmuz darbe girişiminin müsebbibi olarak bilinen FETÖ liderinin ABD’de ikamet etmesi ve Türkiye’ye iade edilmesi hususunda oyalamaları Türkiye- ABD ilişkilerini ciddi manada germiştir. 15 Temmuz akşamındaki uçakların incirlik hava üssünden yakıt ikmali yapması bu durumun ABD-NATO bağlantısını sarih bir şekilde ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu bağlamda Soğuk Savaş dönemi sonrasından bugüne kadar gelinen Türk Dış Politikasındaki “Türk kimliği”, “İslami Kimlik”, “Batılı Kimlik” ve “Osmanlı Kimliği” gibi vurguların bir kenara bırakılarak NATO başta olmak üzere Batı kaynaklı güvenlik oluşumlarını terk ederek bölgesel değerleri dikkate alan “Pragmatik” bir anlayışın tesirli olması için çalışmalara ağırlık verilmiştir.
Türkiye’nin bir yandan tarihi, kültürel, din ve dil bağlantısı olduğu yakın coğrafyasında etkin olmaya çalışması bir yandan ise Tanzimat Dönemi ile başlayan Batılılaşma sürecini muhafaza etmesi en tabii hakkıdır. Ancak Türkiye’nin, yeni süreçte hiçbir ittifaka mensup olmadan bölge ülkeleri ile müşterek hareket etmesi bölgesel barışın ve güvenliğin tesisi hususunda en büyük katkıyı sağlayacağı kuvvetle muhtemeldir. Hususiyetle tetkik edilecek olunursa Suriye’de savaşın son bulması için ABD, NATO ve AB gibi unsurları dikkate almak yerine Türkiye ve Rusya başta olmak üzere bölgedeki diğer unsurları da dikkate alarak müşterek hareket etmek en doğru karar olacaktır. Ancak yapılması gerekenler zamanında yapılmadığından, Suriye’nin komşuları ve Suriye üzerinde etkinliği olan Rusya arasında uzun süren ihtilaflar, akan kanın durdurulmasını geciktirmiştir. 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de yaşanan menfi hadise sonrası Türkiye’nin dış politika anlayışında bir nevi devrim yaşanmıştır. Bu devrim artık bölgesel unsurların dikkate alındığı ve bölgesel işbirliği odaklı politikaların bundan sonra daha çok benimseneceği ilkesi olmuştur. Artık soğuk savaş dönemi bitmiştir. Devletlerin herhangi bir bloka mensup olma anlayışı sona ermiştir. Bundan sonra tek gerçek dünyanın iki kutuplu sistemden çok kutuplu sisteme doğru evrilmiş olmasıdır. Türkiye’de bu çok kutuplu sistemin bir parçası olabilir ancak bu hedefini gerçekleştirmeden evvel ilk önce yakın coğrafya ülkelerine karşı güven verilmesi lazım. Yani soğuk savaş ürünü olan NATO gibi ittifakların dışında olmak gereklidir. Aksi halde çok kutuplu dünyanın herhangi bir temsilcisi değil bölgesinde sıkışmış ve dışlanmış bir ülke durumuna düşülmesi kaçınılmaz olacaktır. Türkiye, NATO gibi ittifaklardan doğrudan olmasa bile aşamalı olarak çıkmalı ve onun yerine bölgesinde huzuru ve güveni tesis edecek işbirliğine yani bir nevi pakt anlayışını hâkim kılmaya çalışmalıdır. Bölgesel İttifak mefhumu veya pakt anlayışı 2011’den beri faal olan Suriye meselesinde dikkate alınması gerektiği gibi diğer meselelerde dikkate alınması gerekir. Misal olarak tetkik edecek olursak Kıbrıs meselesinde İngilizleri yok sayarak bir politika belirleyemeyiz, sınırımızdaki PKK terörünü sadece tek başımıza müdahale ve mücadele ederek tatmin edici sonuçlar alamayız buradaki terörün son bulmasında ilk olarak istişare edilecek devletler Irak ve İran’dır. Verilen misallere daha bölgesel cihetten değerlendirecek olursak dünyanın barış ve güvenliğe kavuşması için Orta Doğu’nun rolü neyse, Orta Doğu içinde Türkiye’nin rolü aynıdır diyen Alparslan Türkeş’in açıklamaları çok büyük önem arz etmektedir. Türkeş: “ Türkiye bölgenin kilididir. Hiçbir unsur Türkiye’nin taşıdığı önemi ve manayı temsil edemez. Türk milleti, milli vasıfları, devlet yapısı, ordu geleneği, sahip olduğu coğrafya ve zenginlikler itibariyle Orta Doğu’da en büyük ve en güvenilir güçtür. Kısa bir geçmişi hatırlarsak, Orta Doğu huzur ve güvenlik içinde iken Batı ve ABD, Türkiye’nin yerini Yunanistan, İran ve İsrail ile doldurmaya yönelmişti. Türkiye’nin manasını kavrayamayanlar bu ülkeleri tercih etmişlerdi. O tarihten sonra bölgede istikrar ve denge bozulmuş, Sovyetlerin tesiri ve yayılması alabildiğine artmıştı. Bölgenin bugünkü kargaşaya sürüklenmesinde ve dünya siyasetinin en hassas noktası haline gelmesinde, bu siyasetin önemli tesiri olduğu bugün iyi anlaşılmaktadır.” demiştir.
Alparslan Türkeş’in yaptığı bu açıklamanın şerhinde anlaşılmaktadır ki Türkiye bulunduğu konumu ve stratejik değerini bilsin veya bilmesin ama şunu iyi bilsin ki ülkemizin değerini bizlerden çok daha iyi bilenler var. Peki, bu durumda bizler ne yapacağız? Ülkemizin durumu öyle kritiktir ki bu topraklardan yok olsak büyük felaketlerin ve hesaplaşmaların başlangıcı olacak yok eğer bu topraklarda silkelenip, ölü toprağı üzerimizden atıp, özümüze döndüğümüzde ise bu sefer fitnenin sönmesi güzelliklerin başlangıcı olacak. Her iki durumdan menfaat elde edemeyeceklerini anlayan dış güçler en nihayetinde yok olan, yıkılan, imha edilen veya tam tersi olan bir Türkiye değil aksine itaatkâr, fevri hareket etmeyen, sorgusuz sualsiz vazifesini yerine getiren bir Türkiye oluşturmaya çalışmaktadırlar.
Türkeş’in 1980’lerdeki açıklamalarına baktığımızda o dönem Türkiye’nin Orta Doğu politikasında menfaat veren birlik Batı ve ABD ile olan müşterek harekettir. Bu yıllarda Batı ve ABD’nin Türkiye yerine Yunanistan, İran ve İsrail ile müşterek hareket etmesi veya Türkiye’nin muadili olarak bu devletleri muhatap alması o yıllarda büyük tehdit olan Sovyet yayılmacılığının bırakın durdurulmasını daha çok hızlanmasını sağlamıştır. Aynı şekilde Türkiye o dönemlerde kızışan iki kutuptan da tarafsız olmayı tercih etseydi belki sıkıntı olmazdı ama ikinci cihan harbinden ve Kore Savaşından beri tercihini Batı Bloğundan yana kullanması Türkiye’nin ister istemez birçok kararında Batı Bloğundan taraf olmasını sağlamıştır. Ancak böyle durumda kesin olarak Sovyet yanlısı kararlar verilseydi Türk Dış politikası açısından hiç şüphesiz çok büyük tehlikelerin meydana gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Soğuk savaşın sona ermesinden yıllar sonra bile hala aynı kaygı ve korkuları yaşamak büyük bir devlet olan Türkiye’yi önceki ve mevcut karar alıcılarının pısırık ve korkak tavırları sayesinde gülünç duruma düşürmektedir. Bundan mütevellit Türkiye iyisiyle kötüsüyle içinde bulunduğu soğuk savaş mahsulü olan NATO’dan aşamalı olarak uzaklaşmalı ve bölgesinin ihtiyaçları doğrultusunda yeni, bağımsız ve milli politikalar belirlemelidir. Soğuk Savaş sonrası meydana gelen 2011’deki Suriye meselesindeki Türkiye’nin bakış açısı Doğu-Batı Bloku olarak değil bölgedeki etkin güçler ve yerel unsurlar dikkate alınmalıdır. Ancak bu şekilde az zamanda çok büyük işler meydana getirilebilir. Hususiyetle 15 Temmuz sonrası belirlenen ve belirginleşen Suriye politikası ve bununla alakalı en son 9 Ekim’de başlatılan Barış Pınarı Harekâtı Türkiye’nin telkinlerle değil milli vicdan ile hareket ettiğinin en büyük emaresidir. Bundan sonra yapılacak veya dikkat edilecek husus ise verilen kararların sonuna kadar arkasında olmak akabinde ise hedefe ulaşmak için kararlı bir şekilde mücadele etmek olmalıdır. Astana görüşmeleri ile teminat altına alınan Suriye’nin toprak bütünlüğü ve ülkede iktidara gelecek olan Esad veya başkası her kim olursa olsun masaya oturulmalıdır. Bu masada Rusya, Suriye, İran ve Türkiye’nin başta olması bölgede yaşanacak bir başka krizleri minimum hatta sıfır düzeyine indirebilme kabiliyetine sahiptir. Bundan mütevellit “Bölgesel İttifak” gerçeği hiçbir surette inkâr ve ihmal edilmemelidir.
Selçuk Özçelik

Yorumlar