Ali Mazhar Karpuzoğlu “Yancı ve Çorbacı Uşakların Dünyası”

Toplumların görünmeyen ve şeytana pabucu ters giydiren insanları vardır. Kürsüye çıkmazlar ama kürsünün ya arkasında, ya altında ya da önünde bulunurlar. Seçime girmezler ama seçimden sonra kimin yanında fotoğraf vereceklerini bilirler. Bir sivil toplum kuruluşunun tabelasında isimleri yazmaz ama hangi kapının hangi anahtarla açıldığını herkesten önce öğrenirler. Makam değişir, yönetim değişir, çevre değişir; fakat onların yönü pek değişmez. Çünkü onlar çoğu zaman kişilerin değil, gücün yanında bulunurlar.

Halk dilinde bu insanlara “yancı” veya “çorbacı” denir. Fakat yancılık, basitçe birinin yanında dolaşmak değildir. Dostluk değildir, dayanışma değildir, bir davayı birlikte savunmak değildir. Yancılık; insanın kendi ağırlığını kendi şahsiyetinden değil, başka bir insanın sahip olduğu güçten devşirmesidir. Yancı, başkasının itibarından kendisine pay çıkarır; başkasının makamından makam, çevresinden çevre, sözünden fikir, gücünden cesaret edinir. Sonunda da başkasının gölgesini kendi boyu zanneder.

Bu yüzden yancılık ve çorbacılık yalnızca ahlaki değil; aynı zamanda felsefi, psikolojik ve sosyolojik bir meseledir. Çünkü insanın temel sorularından biri “Ben kimim?” sorusudur. Yancının temel sorusu ise çoğu zaman “Ben kimin yanındayım?” sorusudur. Aradaki fark küçük görünür ama bir insanın bütün hayatını değiştirecek kadar büyüktür.

Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: “Hocam, falanca adam çok büyük adam olmuş. Her yerde onun yanında insanlar var.” Hoca, “Demek ki gölgesi geniş,” demiş. “Kendisi de çok büyük mü?” diye sorulunca eşeğine bakıp, “Eşeğin gölgesi de bazen kendisinden uzun görünür,” demiş. İnsanların gölgeye bakıp boy ölçmesi yeni değildir. Bugün de bir insanın gerçek ağırlığını kendi karakteri, bilgisi ve emeğiyle değil, kimin yanında göründüğüyle ölçenler vardır. Oysa kalabalık her zaman büyüklüğün değil, bazen çıkarın ölçüsüdür.

Neyzen Tevfik’in hiciv dünyası da tam bu sahte büyüklüğün karşısında durur. O, yalnızca bir kişiyi veya bir makamı taşlamaz; makamın etrafında oluşan çıkar ilişkisini, riyayı, ikiyüzlülüğü ve gücün insanları nasıl değiştirdiğini de hedef alır. Onun hicivlerinde devlet adamları, siyasal olaylar ve toplumdaki aksaklıklar kadar çıkarcılık ve sahtekârlık da önemli bir yer tutar. Bu nedenle Neyzen’in taşlamalarında gülünç hâle getirilen kişi çoğu zaman yalnızca güçlü adam değildir; güçlü adamın karşısında eğilen, dün söylediğini bugün inkâr eden ve kendi menfaatini ahlak gibi gösteren yancı insanlarda var.

İşte yancılığın veya çorbacılığın en eski numarası budur: İnsanın kendisine değil, bulunduğu yere ve çorbanın olduğu masaya yakın durmak.

Felsefi açıdan bakıldığında yancılık, insanın kendi varlığını başkasının varlığı üzerinden tanımlamasıdır. Platon’un mağarasındaki insanlar duvardaki gölgeleri gerçek zannederler. Yancı ve Çorbacı ise daha ileri gider: Kendi gölgesini bile başkasının ışığından üretir. Güçlü adam konuşur, yancı başını, çorbacı ise kaşığını sallar. Güçlü adam güler, yancı daha yüksek sesle güler. Güçlü adam birini över, yancı o kişinin ne kadar değerli olduğunu anlatır. Güçlü adam birinden uzaklaşır, yancı dün yere göğe sığdıramadığı adamı bugün yerden yere vurur. Ve bütün bunları yaparken kendisine göre bir gerekçesi vardır: “Ben sadığım ve güçlü masalarda kaç çeşit çorba var bilirim derler.”

Oysa sadakat ile yancılık arasındaki fark, insanın kime değil, neye sadık olduğunda gizlidir. Bir gün Hoca’nın yanında biri sürekli başını sallıyormuş. Hoca sormuş: “Sen neden sürekli başını sallıyorsun?” Adam, “Hocam, söylediklerinize katılıyorum,” demiş. Hoca, “Ben daha hiçbir şey söylemedim ki,” deyince adam, “Olsun hocam, siz söylemeden de baş sallamaya alıştım,” demiş.

Yancılığın en tehlikeli noktası tam da budur. İnsan artık söylenene değil, söyleyene bakmaya başlar. Böylece fikir fikrini kaybeder, sadakat düşüncenin önüne geçer, hakikat güçlü insanın ağzından çıkana göre şekillenir.

İşte Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın hiciv şiirleri bu noktada makalenin meselesine çok daha derin bir kapı açar. Çünkü Rıza Tevfik’in “Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdat” şiiri yalnızca Abdülhamid’e sonradan duyduğu bir yakınlığı anlatan sıradan bir pişmanlık şiiri değildir. Şiirin asıl çarpıcı tarafı, insanın geçmişte güç ve siyaset karşısında aldığı tavırla sonradan vardığı hüküm arasındaki uçurumu kendi ağzıyla itiraf etmesidir.

Rıza Tevfik, bir zamanlar Abdülhamid için “Padişah hem zalim hem deli dedik” diyecek kadar ağır bir siyasi tavır aldığını söyler. Ardından daha da çarpıcı bir itirafta bulunur:

“Divane sen değil, meğer bizmişiz.”

Bu iki mısra, yancılık meselesinin tam kalbine dokunur. Çünkü burada mesele yalnızca bir hükümdarın doğru veya yanlış değerlendirilmesi değildir. Asıl mesele, insanın kendi siyasi kanaatinin sorumluluğunu sonradan başkasına yükleyebilmesi ve güç dengeleri değiştiğinde geçmişteki tavrını yeniden değerlendirmek zorunda kalmasıdır. Rıza Tevfik’in şiiri, kendi geçmişine dönüp “Bizdik utanmadan iftira atan” diyerek özeleştiri yapması bakımından özellikle önemlidir.

Şiirin en dikkat çekici taraflarından biri de budur: Şair, yalnızca “yanılmışız” demekle kalmaz; “Bizdik” der. Yani sorumluluğu dışarıya atmaz. Kendi döneminin siyasi heyecanını, kendi kanaatini ve kendi taraf oluşunu sorgular. Bu yönüyle şiir, yancılığın tam karşısındaki bir tavrı da gösterir: İnsan kendi yanılgısının sorumluluğunu üstlenebiliyorsa şahsiyetini yeniden kurabilir.

Çünkü yancılığın en tehlikeli hâli yalnızca güçlü kişinin yanında bulunmak değildir. Daha tehlikelisi, insanın dün neden öyle düşündüğünü hiç sorgulamadan bugün yeni gücün yanında aynı cümleleri kurmasıdır.

Kendi fikrinin sorumluluğunu almak zordur. Kendi fikriniz varsa yanılabilirsiniz. Kendi vicdanınız varsa yalnız kalabilirsiniz. Kendi kişiliğiniz varsa terk edilebilirsiniz. Oysa yancının ve çorbacının güvenli bir cümleleri vardır: “Ben değil, o söyledi.” Böylece insan kendi aklının ve vicdanının sorumluluğundan kaçarken, başkasının gölgesini kendisine siper eder.

Rıza Tevfik’in Abdülhamid’e yönelik şiirindeki pişmanlık bu yüzden önemlidir. Çünkü burada yancılığın tersine, geçmişteki tutumla hesaplaşma vardır. Şair, zamanında “Şeytan ne dediyse biz belî dedik” diyerek kendi siyasi körlüğünü sert bir biçimde sorgular. Ardından “Çalıştık fitnenin intibahına” diyerek sadece yanlış düşünmüş olmayı değil, yanlış düşüncenin peşinden gitmiş olmayı da eleştirir.

İşte insanın şahsiyeti tam burada sınanır.

Yanılmak başka şeydir, yanıldığını kabul etmemek başka.

Bir insan dün yanlış bir fikri savunmuş olabilir. Fakat bugün o yanlışın farkına varıp “Ben yanılmışım” diyebiliyorsa, orada hâlâ şahsiyet vardır. Asıl tehlike, insanın dün kimin yanında durduğunu unutup bugün başka bir gücün yanında aynı davranışı sürdürmesidir.

Siyaset, yancılığın en görünür sahnelerinden biridir. Bir siyasetçi yükselirken çevresinde kalabalık oluşur. Herkes onun eski dostu, yol arkadaşı, dava arkadaşı olur. Fakat aynı siyasetçi gücünü kaybettiğinde kalabalığın önemli bir bölümü ortadan kaybolur. Nasreddin Hoca bir gün bir makam sahibinin kapısında büyük bir kalabalık görmüş. “Ne güzel,” demiş, “demek bu adamın çok dostu var.” Ertesi gün makam sahibi görevden alınmış, kapıda kimse yokmuş. Hoca durmuş: “Yanılmışım,” demiş. “Neden Hoca?” diye sorulunca cevap vermiş: “Meğer dostları adama değil, makama geliyormuş.”

İşte çorbacılık ve yancılık ile dostluk arasındaki en kesin sınav budur: Güç ortadan kalktığında kim kalıyor? Gerçek dost makam gidince de insanın yanında durabilir. Yancı ve çorbacı ise makamın yanında durur.

Rıza Tevfik’in Abdülhamid şiirindeki pişmanlık da aslında bu güç değişiminin tarihî bir aynasıdır. Şair, geçmişte “asrın en siyasî padişahı” olarak gördüğü Abdülhamid hakkında ağır hükümler verenlerin arasında kendisinin de bulunduğunu söyler. Sonra tarihin farklı bir noktaya geldiğini, yeni siyasi aktörlerin ortaya çıktığını ve eski kanaatlerinin ne kadar ağır bir yanılgıya dönüştüğünü ifade eder. Şiirin sonunda Abdülhamid’e “Şefaat kıl şâhım, meded-hâhına” diye seslenmesi, bu pişmanlığın yalnızca siyasi değil, aynı zamanda vicdani bir boyuta ulaştığını gösterir.

Burada önemli olan Abdülhamid’in tarihî olarak bütün kararlarının doğru veya yanlış olduğunu tartışmak değildir. Makalenin meselesi açısından daha önemli olan şudur: Bir insan, siyasi güç dengelerinin değişmesiyle kendi geçmişine yeniden bakmak zorunda kalabilir. O zaman şahsiyet sahibi insan “Ben dün ne demiştim?” diye sorar. Yancı ve çorbacı ise “Bugün kim güçlü?” diye sorarlar.

Fakat yancılık ve çobacılar yalnızca siyasette görülmez. Bir dernek toplantısında, bir şirket masasının etrafında, bir sanat çevresinde, akademide, ticarette, sosyal hayatta ve hatta mahallenin kıraathanesinde bile karşımıza çıkar. Kıraathane yancısı belki makam sahibi birinin peşinde koşmaz; fakat masada kimin sözü geçiyorsa onun yanında yerini alır. Kim konuşurken susulacağını, kim konuşurken gülüneceğini, kime karşı çıkılmayacağını çok iyi bilir.

Masanın sahibi yoktur ama masanın bir “ağabeyi” vardır. O konuşur, yancı başını sallar. O birine kızarsa yancı da kızar. O birini överse yancı da över. O kahvede bir konu hakkında hüküm verirse, yancı konuya dair hiçbir şey bilmese bile “Aynen öyle abi,” der. Hatta bazen daha ileri gider: “Ben de zaten aynısını diyecektim.” Fakat ne diyeceğini, masadaki adam söyledikten sonra öğrenmiştir.

Kıraathane yancısının makamı sandalyesidir. Yetkisi masadaki yakınlığıdır. İtibarı, kimin yanında oturduğudur. Dün başka masada oturanı bugün küçümser; yarın masanın öbür ucuna geçerse onun da sözlerini savunur. Çünkü onun için değişen fikir değil, masadır.

Neyzen Tevfik’in hicivlerinin gücü de burada ortaya çıkar. Onun taşlamaları, yalnızca büyük siyasal aktörleri hedef almakla kalmaz; onların çevresinde oluşan küçük çıkar düzenlerini de görünür hâle getirir. Neyzen’in hicivlerinde iktidar, menfaat, riya ve ikiyüzlülük yan yana geldiğinde ortaya çıkan insan tipi, aslında kıraathane masasındaki küçük yancının büyütülmüş hâlidir. Birinde makam ve devlet vardır, diğerinde masa ve sandalye; birinde kürsü vardır, diğerinde çay bardağı; birinde koridor vardır, diğerinde tavla sesi. Fakat insan davranışı değişmez.

Bu nedenle yancılık yalnızca yukarıya doğru işleyen bir davranış değildir. Hayatın her katmanında görülebilen bir karakter zaafıdır. Bir başkasının kürkünden sıcaklık bekleyen insan, kendi gölgesinin soğuk olduğunu bilir. Nasreddin Hoca’nın kürküyle ilgili nüktesinin hatırlattığı gibi, bazen sofraya insan değil, üzerindeki işaret davet edilir. Bazı insanlar sizi siz olduğunuz için değil; üzerinizde gördükleri güç, para, makam veya itibar işareti nedeniyle önemser. Yancı ve çorbacı da bu düzenin hem ürünü hem taşıyıcılarıdır.

Ancak yancılığı yalnızca yancının suçu saymak da eksik olur. Çünkü yancıyı besleyen başka bir unsur daha vardır: Yancılığı seven güç sahibi. Kendisine itiraz edilmesinden hoşlanmayan, her sözünün alkışlanmasını isteyen, eleştiriyi ihanet kabul eden bir yönetici zamanla çevresinde yancılar ve çorbacılar üretir.

Bir gün bir yönetici Hoca’ya gelip, “Hocam, benim çevremde çok sadık insanlar var,” demiş. Hoca, “Hiçbiri sana itiraz etmiyor mu?” diye sormuş. “Hayır.” “Hiçbiri yanlış yaptığını söylemiyor mu?” “Hayır.” Hoca bunun üzerine, “O hâlde sen sadık insanlarla değil, iyi eğitilmiş yancı ve çorbacılarla çevrilmişsin,” demiş.

Bu söz yalnızca yöneticiler için değil, kıraathane masasının küçük iktidar sahipleri için de geçerlidir. Çünkü her masanın bir iktidarı vardır. Kimi yerde parayı veren konuşur, kimi yerde en çok bağıran, kimi yerde en eski üye, kimi yerde mahallenin “ağabey”i. Her küçük iktidarın çevresinde de onun sözünü büyüten birkaç küçük yancı bulunur. Bir süre sonra o kişi gerçekten herkesin kendisini dinlediğini zanneder. Oysa insanlar belki de onu değil, masadaki yerlerini kaybetmemeyi düşünmektedir.

İşte burada Rıza Tevfik’in Abdülhamid’e yönelik pişmanlığının başka bir anlamı daha ortaya çıkar. Şairin kendi geçmişini sorgulaması, bize siyasi hayatın yalnızca güçlülerin hikâyesinden ibaret olmadığını gösterir. Güçlü kişinin etrafında duranların da bir sorumluluğu vardır. Çünkü tarih yalnızca yönetenlerin kararlarıyla değil, onların söylediklerini alkışlayanların, yanlışlarını büyütenlerin ve zamanın rüzgârına göre taraf değiştirenlerin davranışlarıyla da şekillenir.

Yancı ve çorbacı için dünün hakikati ile bugünün hakikati arasında fark yoktur; çünkü onun hakikati, gücün bulunduğu yere göre değişir. Rıza Tevfik’in şiirindeki pişmanlık ise bunun tam karşısında duran bir itiraftır: İnsan kendi geçmişindeki yanılgıyı kabul edebilir. “Bizdik” diyebilir. “Yanılmışız” diyebilir. İşte bu itiraf, yancılıktan ve çorbacılıktan şahsiyete geçişin ilk adımıdır.

Bu yüzden bir insanın çevresindeki kalabalığın büyüklüğü, onun dostlarının sayısını göstermez. Bazen yalnızca çıkar alanının genişliğini gösterir.

Sivil toplumda da mesele aynıdır. Gönüllülük, “Topluma ne fayda sağlayabiliriz?” diye sorar. Yancılar ve çorbacılar ise “Bu işte benim yerim ne olacak?” diye sorarlar. İki soru arasındaki fark, bir kurumun ruhuyla tabelası arasındaki fark kadar büyüktür.

Yancılık ve çorbacılık işyerinde vardır. Ticarette vardır. Sanat çevrelerinde vardır. Akademide vardır. Sosyal hayatta vardır. Arkadaşlıkta vardır. Kıraathanedeki masada da vardır. Çünkü mesele mekân değil, şahsiyettir.

Peki insan neden başkasının gölgesine sığınır?

Çünkü kendi başına durmak zordur. Kendi değerini üretmek zaman ister. Kendi fikrinin arkasında durmak cesaret ister. Oysa güçlü birinin yanında görünmek kısa yoldur. Yancılık her zaman kötü niyetten doğmaz; bazen insanın kendi değerine güvenmemesinden doğar. Kendi ışığına güvenmeyen insan, ışıklı bir insanın yanında durur. Fakat ışık kesildiğinde gerçek ortaya çıkar. Çünkü gölge insana boy vermez.

Neyzen Tevfik’in hicivlerindeki sertlik burada yeniden anlam kazanır. Çünkü onun hicvi, insanın makamın arkasına saklanmasına izin vermez. Güçlü görünmekle güçlü olmak arasındaki farkı açar. Menfaatle sadakati birbirinden ayırır. Alkışla hakikatin aynı şey olmadığını gösterir. Onun taşlamalarında küçülen çoğu zaman makamın kendisi değil, makamın büyüklüğünden kendisine pay çıkaran insan olur.

Rıza Tevfik ise başka bir yerden aynı kapıya gelir. O, insanın geçmişte yaptığı hatayı kendi yüzüne vurur. Abdülhamid şiirindeki “Divane sen değil, meğer bizmişiz” itirafı bu nedenle makalenin en önemli cümlelerinden biri sayılabilir. Çünkü insan başkasını suçlamaktan vazgeçip kendi yanılgısını gördüğü anda, başkasının gölgesinden çıkmaya başlar.

Belki de yancılığın ve çorbacılığın en büyük problemi budur.

Yancı ve çorbacı kendisini yancı ve çorbacı olarak görmezler. Kendilerine sadık der, vefalı der, dost der, dava adamı der. Oysa bir gün yanında durduğu güç ortadan kalktığında kendisine şu soru sorulacaktır:

“Şimdi siz kimsiniz?”

İşte o anda gölge çekilir.

Makam geçer. Güç geçer. Şöhret geçer. Partiler geçer. Yönetimler değişir. Dernek başkanları değişir. Şirket sahipleri değişir. Kıraathane masaları dağılır. Çaylar soğur. Tavlalar kapanır. Kalabalık eve gider. Ve insan ilk defa kendi başına kalır.

O zaman anlaşılır:

Gölgeler uzunmuş ama insan kısa kalmış.

Çünkü insanın gerçek itibarı, güçlü birinin yanında görünmesi değil; güçlü biri karşısında bile kendi vicdanının yanında durabilmesidir.

Şahsiyet sahibi insan gerektiğinde birinin yanında durur ama onun gölgesinde kaybolmaz. Bir davayı destekler ama davanın yanlışını da söyler. Bir lidere saygı duyar ama lideri putlaştırmaz. Bir sivil toplum kuruluşuna hizmet eder ama kurumu bir kişiden ibaret görmez. Bir dostunu savunur ama dostunun yanlışını doğru ilan etmez. Bir kıraathane masasında oturur ama masanın hâkimine göre fikir değiştirmez.

Çünkü gerçek bağlılık kişiye değil, değere bağlılıktır.

Rıza Tevfik’in şiirinde Abdülhamid’e yönelen son sesleniş, siyasi bir tartışmanın ötesinde vicdanın sesine dönüşür. Şair, geçmişte ağır biçimde suçladığı bir hükümdarın ruhaniyetinden bugün yardım istemektedir. Buradaki çarpıcılık tam da tersine dönüşte yatar: Dün suçlanan bugün sığınılan kişiye dönüşmüştür. Bu dönüş, yalnızca tarihin değiştiğini değil, insanın kendi hükmünü yeniden tartmak zorunda kaldığını gösterir.

İşte yancılıkla şahsiyet arasındaki çizgi burada belirginleşir. Şahsiyet sahibi insan dün söylediğini bugün sorgulayabilir ama bunu yeni güce yaranmak için değil, hakikate yaklaşmak için yapar. Yancı ve çorbacı ise dün ne söylediğini unutup bugün kimin güçlü olduğuna bakarlar.

Birinin dönüşü vicdandan, diğerinin dönüşü menfaatten doğar.

Aradaki fark budur.

Sonunda hepimiz farklı güç merkezlerinin yanından geçeceğiz. Kimi zaman güçlü olacağız, kimi zaman güçlü birinin yanında bulunacağız. Kimi zaman alkışlayacağız, kimi zaman alkışlanacağız. Kimi zaman birinin önünde yürüyeceğiz, kimi zaman birinin arkasında.

Fakat hayatın sonunda sorulacak soru “Sen kimin yanında yürüdün?” değildir.

Asıl soru şudur:

“Sen kendi ayaklarınla yürüyebildin mi?”

İşte şahsiyet burada başlar.

İnsan burada kendisi olur.

Ve yancılık ve çorbacılık tam burada biter.

Çünkü insanın şahsiyeti başkasının gölgesinde değil, kendi vicdanının ışığında belli olur.

Yancı ve çorbacı, başkasının gölgesinde uzun süre yaşayabilirler. Ama güneş battığında gölge de kaybolur. Bilge insan ise güneşe değil, kendi omurgasına güvenir.

Neyzen’in hicvi bize gücün karşısında eğilen insanı gösterir. Rıza Tevfik’in Abdülhamid şiiri ise yıllar sonra dönüp kendi eğilişine bakabilen insanı gösterir. Biri başkasının maskesini indirir, diğeri kendi maskesini çıkarır. İkisinin birleştiği yerde ise yancılığın ve çorbacılığın karşısına şahsiyet çıkar.

Çünkü insanı büyük yapan, kimin gölgesinde durduğu değil; gölgeye ihtiyaç duymadan ayakta kalabilmesidir.

Belki bütün bu uzun hikâyenin sonunda geriye yalnızca şu cümle kalır:

Başkalarının ışığında parlayan insan, ışık kesildiğinde kim olduğunu öğrenir.

Çünkü mesele kimin yanında olduğumuz değildir.

Mesele, yanında durduğumuz insan çekildiğinde bizim hâlâ ayakta durup duramadığımızdır.

İşte şahsiyet burada başlar. İnsan burada kendisi olur. Ve yancılık ve çorbacılık tam burada biter.

Kafkassam Editör
YAZAR

Kafkassam Editör

Yeni bir dünyaya uyanmak, dünyayı yeniden okumak isteyenler için, söylenecek sözü olanlar için merkezi Ankara’da olan KAFKASSAM’ı kurduk. Erivan, Bakü, Tiflis, Tebriz, Grozni, Moskova, Mahaçkale, Nazrin, Nalçik, Saratov, Ufa ve Sochi’de ofislerimiz temsilcilerimiz var. Kafkassam genelde kafkasya çalışmak için kuruldu Kafkasya genelinde çalışır. Ermenice Rusça Gürcüce İngilizce dillerinde yayın yapan kafkassam genç akademisyen ve stratejistlerle çalışmaya özen gösterir. KAFKASSAM’ın internet sitesi 2 Ocak 2010’da yayına girdi. İnternet sitesinde Kafkasya’daki ülkeler ve Türkiye ile ilişkileri hakkında makaleler, ropörtajlar, analizler ve yorumlara yer verilmektedir.

Yorum Yaz

Share a useful thought, question, or feedback.