KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. İran
  4. »
  5. Mayis Alizade: Yerinden oynamış taşların yarattığı geri dönülemez durumlar

Mayis Alizade: Yerinden oynamış taşların yarattığı geri dönülemez durumlar

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 18 dk okuma süresi
12 0
mayis alizade

Azerbaycan’ın kendi topraklarını ermeni işgalinden kurtarmak için Türkiye’nin desteğiyle yürüttüğü operasyon 10 Kasım’da Putin-Aliyev-Paşinyan anlaşmasıyla sonuçlanınca bölgedeki dengelerde ciddi değişiklikler söz konusu oldu.

10 Kasım gece yarısı Azerbaycan-Ermenistan sınırında bekleyen Rusya ‘Barış gücü’ askeri birliklerinin eni beş, derinliği altmış kilometreyi bulan bölgeyi tamamen kontrol altına almasıyla Kremlin, uzun süreden beri üzerinde çalıştığı planı gerçekleştirmiş oldu.

Putin-Aliyev-Paşinyan anlaşmasından altı gün sonra 16 Kasım 2020’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yurt dışına asker gönderilmesine ilişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderdiği tezkerenin, ertesi gün Meclis’te onaylanmasına rağmen bugüne kadar Türk ordusu, Karabağ’da Azerbaycan’ın kontrolü dışında kalmış bölgelerde ‘Barış gücü’ olarak görev yapmaya gönderilmemiştir.

Aynı günlerde dönemin İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Kafkasya bölgesindeki gelişmelerde ülkesinin aktif rol alması namına Moskova-Bakü-Erivan-Ankara gezisine çıktı, fakat istediğini alamadan Tahran’a dönünce rejim Azerbaycan’a karşı tavırlar sertleşmeye başladı.

Bunun amacı neydi?

Azerbaycan topraklarını işgal etmiş Ermenistan’ı senelerce koşulsuz destekleyen Tahran rejiminin bu savaşta kaybı ne kadar büyük olmuştu ki, agresif pozisyona savrulmayı uygun gördü?

Yaklaşık otuz seneden buyana Ermeni işgali altında bulunan Karabağ’ın kurtarılması Tahran’ı neden bu kadar tedirgin etti?

Biraz uzaktan başlayalım…

19’uncu yüzyılın başlarında Kafkasya’nın Müslüman bölgelerini işgal planlarını uygulamaya koyan Çarlık Rusya’sı, imparatorluğu için Karabağ bölgesi en mühim stratejik nokta olduğu gibi aynı durum o dönem İran coğrafyasını yönetimi altında bulunduran Kaçar İmparatorluğu için de söz konusuydu.

Osmanlı İmparatorluğu ise henüz 16’ncı yüzyıldan Kafkasya’nın anahtar kentlerinden biri konumundaki Gence üzerinde etkinlik kurmuştu.

Dağınık durumdaki Azerbaycan Hanlıklarını etki altına almak amacıyla ilk girişi yapan Ağa Muhammed Şah Kaçar bunu becererek Tiflis’e kadar ulaşmıştı.

Karabağ bölgesinin kontrol altına alınması Kaçar İmparatorluğu’nun Tiflis’e kadar yolunu açtığı gibi ardından Karadeniz’e ulaşmak için ciddi engel kalmıyordu.

Tiflis-Gence güzergâhının kontrol altında tutulması ise Kuzey Kafkasya üzerinde kurulabilecek hakimiyetin çok önemli koşuluydu.

İşte bu durumda Karabağ Hanlığı, Çarlık Rusya’sı, Osmanlı ve Kaçar İmparatorlukları için fevkalade önem arz etmekteydi ki.

1797’de Tiflis dönüşünde Ağa Muhammed Şah Kaçar birkaç gününü Şuşa’da geçirmeyi uygun bulmuştu.

Fakat onun Şuşa’da gece uykudayken katledilmesi planların tamamen bozulmasına neden oldu.

Buna rağmen ne Kaçarlar, ne iktidarı 1925’de devralan Pehleviler ve ne de 1979’dan sonraki Şii mezhepçi rejim bölge politikalarında ana paradigmayı hiçbir zaman değiştirmediler.

Bu politikanın ana hedefi 1828’de Çarlık Rusyası’nın işgaline maruz kalmasına rağmen 28 Mayıs 1918’de Şark’ın ilk Cumhuriyetini ilan etmiş Azerbaycan’ın bağımsızlığını formel olarak tanınmasına rağmen hiçbir zaman devlet olarak kabullenilmemesi, 1922-1991 yılları arasında mevcut olmuş SSCB döneminde Ermenistan’la ilişkileri mümkün mertebe geliştirilmesi ve 1991’de yeniden bağımsızlık ilan edince Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ı desteklenmesiydi.

Bu politikanın ana gayesi ise günümüz İran coğrafyasında sayıları 35 milyona ulaşmış Azerbaycan Türklerinin ilelebet esaret altında tutmak olup, Bakü başkentli Azerbaycan Cumhuriyeti’nin gelişme sürecinin İran sınırları içindeki Güney Azerbaycan Türklerinin bağımsızlık bilincini tetikleyecek olması, Fars milliyetçisi Şii İslami rejimin asla kabullenemeyeceği bir durumdu.

İşte 44 günlük operasyonlar sürecinde İran sınırları içindeki Güney Azerbaycan bölgelerinde milli bilincin kaydetmiş olduğu sıçrama Tahran rejimini aşırı tedirgin etti…

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Mayıs 2008’de dönemin başbakanı sıfatıyla Azerbaycan Meclisi’nde yaptığı konuşmada Ermeni işgali altındaki Azerbaycan topraklarının kurtarılması sürecinde hedefe hızla ulaşmanın ana koşulunun “Aras Nehri kıyısının temizlenmesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu” gündeme getirmişti.

Zira İran o bölgeden işgalcilere destek vermekle kalmayıp Ermenistan’la işbirliğini de o bölge üzerinden engelsiz yürütmekteydi.

27 Eylül 2020’de işgal altındaki Azerbaycan topraklarının kurtarılması operasyonunun Aras Nehri kıyılarından başlanması büyük ölçüde Türkiye’nin askeri kurmay aklının ürünüydü.

Zira operasyonların Akdam bölgesinden başlatılması durumunda (ki bunu Rusya yanlısı eski Genelkurmay başkanı Necmettin Sadıkov istemekteydi) tamamen mayınlanmış bölgelerde ordu birliklerinin ilerlemesi aşırı zor olacağı gibi, verilecek çok sayıdaki kaybın önüne geçilemeyecekti.

Onun için operasyonlara İran’la 130 kilometrelik sınırdaş Güney bölgesinden başlanması Tahran rejiminin işgalcilere yapacağı yardımın önüne set çektiği gibi, Ermenistan’ın kurduğu savunma sistemleri Türk İHA’larının önünde dayanamadı.

İran sınırındaki bölgeler temizlendikçe Tahran rejimi teyakkuza geçerek kendi kuzey sınırlarını güçlendirme bahanesiyle hava tatbikatları yaptığı gibi Cumhurbaşkanı Aliyev, bölgede zafer konuşması yaparken İran keskin nişancıları kendisini hedef alarak bunu paylaşmaktan geri kalmadılar.

Güney bölgelerinin arındırılması sınırın ötesindeki Azerbaycan Türklerinde büyük moral coşkusu yarattı.

Şimdiye kadar Tebriz’in ‘Traktör’ takımının maçlarında kabaran Türklük şuurunu bu veya diğer şekilde kontrol eden Tahran rejiminin bu durumdan tedirgin olmaması imkansızdı.

Azerbaycan ordusu Ermenistan sınırına dayanır dayanmaz Türkiye’den ‘Zengezur koridoru açılsın’ talepleri yükselmeye başladı ve bu da İran’ı tedirgin eden ikinci son derece ciddi durum oldu.

1920’lerin sonlarında sosyalist Rusya tarafından Azerbaycan’dan alınarak Ermenistan’a verilen 43 kilometre uzunluğundaki sınır bölgesi toprakları İran ile tek bağlantı noktası olduğundan Tahran rejimi o bölgeye ek askeri güç sevk etti.

Savaşın bitmesinden bir süre sonra ise Rusya hem Zengezur bölgesindeki etkisini artırmak ve hem de İran’a destek vermek amacıyla Gümrü’deki 102. üssünün bir kısmını oraya nakletti.

Bu gelişmeler karşısında Azerbaycan askeri birlikleri de bölgenin Azerbaycan’a ait kısmına yerleşerek İran’ın Ermenistan’a sevkiyatlarını gözledi.

Sevkiyatlar yoğunlaşarak Rusya kontrolündeki Laçin bölgesinden Azerbaycan’ın kontrolü dışındaki Hankendi ve diğer bölgelere yönelince Türkiye’nin desteğiyle Azerbaycan duruma müdahale etti ve İran’ı bu kez de geri adım atmaya mecbur bıraktı.

Yani, gerek Aras Nehri kıyısındaki ve gerekse Zengezur bölgesindeki gelişmeler de Türkiye’nin ve İsrail’in desteklediği Azerbaycan’ın, İran’ın girişimlerine karşı çok rahat hareket ederek gelişmeleri engellemesi Tahran rejimini iyice kızdırdı.

Çok önemli bir gelişme de savaş biter bitmez İran’ın hemen sınırındaki Azerbaycan’ın Fuzuli ilinde Türk firmalarının sekiz ayda modern uluslararası havaalanı inşa etmesi oldu.

Ki Tahran rejimi bu durumu “Sadece Azerbaycan’ın değil Türkiye’nin kendi sınırlarının dibine yerleşmesi” olarak değerlendirdi.

Böylece, Tahran’ın değerlenmesine göre Türkiye kendi Doğu bölgelerindeki sınırlarından daha fazla Azerbaycan’da İran’a en yakın bölgeye yerleşmiş oldu.

Savaşın bitmesinden kısa süre sonra Türk inşaat firmalarının Fuzuli’den Şuşa’ya karayolu inşasına başlamaları ve işgalden kurtarılmış bölgelerdeki imar çalışmalarının Türk firmalarına verilmesi İran’ı tedirgin eden başka bir faktör oldu.

Zira Bakü’ye gerçekleştirdiği gezi sırasında Cevat Zarif de “Karabağ’ın yeniden imarı işlerine talip olduklarını” gündeme getirmiş; fakat Türk şirketleri artık o zamana kadar bir hayli mesafe almışlardı.

Fazla değil birkaç ay öncesine kadar Azerbaycan toprakları Ermeni işgali altındayken Karabağ bölgesinde istediği her şeyi yapan Tahran rejimi, bir anda bölgeden tamamen dışlanmış ve yerini muayyen ölçüde Türkiye almıştı.

Rahatsız olmaması imkansızdı haliyle.

2010-2015 yılları arasında BDT ülkeleri arasında Rusya’dan en çok silah tedarik eden ülke Azerbaycan olmasına rağmen eski model silah ve füzelerin işe yaramayacağı işin başından belliydi.

2017 yılında Rusya’nın, Ermenistan’a ‘İskender füzeleri’ vermesiyle Azerbaycan modern silahlar almak için İsrail’e yönelmekle kalmayıp kendi silah sanayisini de Kudüs ile birlikte modernleştirme yoluna girdi.

Bunun öncesinde de sadece İsrail ile değil Azerbaycan’daki Musevi cemaati ve özellikle ABD’deki Yahudi lobisiyle iyi ilişkiler içinde bulunmak Bakü’nün iç ve dış politikasının paradigmalarından birini teşkil ettiği için İran’ın mezhepçi rejimi bundan hoşnutsuzluğunu hiçbir zaman saklamamıştı.

44 günlük savaşta İsrail silahlarının kullanılmasının yanı sıra, Kudüs’ün, ülkedeki Musevi cemaatinin ve dünyadaki Yahudi lobisinin Bakü’ye verdiği desteğin savaş sonrasındaki karşılıklarından biri de Karabağ’ın Zengilan ilinde kurulacak ‘Akıllı Köy’ projesi oldu.

Cumhurbaşkanı Aliyev’in kararnamesiyle gerçekleştirilecek olan ‘Akıllı Köy’bir İsrail projesi olup, dağ başında kurulacak köyden İran ve Ermenistan topraklarını gözlemek işten bile olmayacaktır.

Yine İlham Aliyev’in kararıyla aralarında 30-60 kilometre mesafeler bulunan Ermenistan sınırındaki Azerbaycan illerinde inşa edilecek yeni havaalanları da İran’ı aşırı tedirgin etmekte olup, Tahran rejimi tüm bunları “kendisini kuşatma ve istihbarı çalışmalar yapma planları” olarak değerlendirmektedir.

Savaşın ilk gününden “hem sahada hem de masa arkasında Azerbaycan’ın yanında olacaklarını” açıklayan Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 10 Aralık’ta Bakü’deki zafer töreninde yaptığı konuşmada “Aras’ı ayırdılar…” dizesiyle başlayan şiiri söylemesi Güney Azerbaycan’da ikinci kez milli bilinç patlamasına neden olunca Tahran rejiminin verdiği sert tepkiye rağmen süreci geri çevirmenin imkansızlığı da artık ortadaydı.

Gerek savaş süresince ve gerekse savaştan sonra İran sınırları içinde 35 milyon aynı kökenden gelen insanın varlığı adeta Türkiye’de keşfedildi.

STK’ların, üniversitelerin, toplumun bir kısmının ilgi göstermeye başladığı bu durum da Tahran rejimini rahatsız etmeye başlayınca oklar Azerbaycan Cumhuriyeti’ne yöneldi.

Azerbaycan toprakları ermeni işgali altındayken Tahran rejiminin azami ilgi gösterdiği bölge Şuşa kenti idi ve orada işgalcilerin harap ettiği birkaç camiyi onarmakla Tahran, Bakü’nün gönlünü kazanmaya çalışmıştı.

Şuşa, Türkiye’nin de azami önem verdiği bir kent. İşte bundan dolayı bir plato üzerinde yerleşen Şuşa’ya 8 Kasım’da Türk ve Azerbaycan özel timleri ellerinde bıçakla tırmanarak kenti kurtarabilmişlerdi.

Planda sınırdaki Laçin’e doğru ilerleyerek çok önemli stratejik pozisyon elde etmek varken 10 Kasım gece yarısı imzalanan anlaşma planın uygulanmasının yarım kalmasına neden oldu.

14 Kasım’da yaptığı açıklamada Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Şuşa’da ve Karabağ’ın tamamında bulunmasını istemiyoruz, Türkler Ermenilere soykırım yapmışlar, Türk silahlı kuvvetlerinin bölgede bulunması Ermenileri rahatsız edecektir” şeklinde açıklama yapmasına rağmen, Türkiye ‘Şuşa’da bulunma’ ısrarından vazgeçmedi.

Milliyetçii Hareket Partisi Lideri Devlet Bahçeli’nin “Şuşa’da dokuz derslikli ilkokul yaptıracağız” hamlesine Bakü olumlu yanıt verince, Ankara Milletvekili Mevlüt Karakaya başkanlığındaki heyet Bakü’de devlet başkanı Aliyev tarafından kabul edildikten sonra Şuşa’da okul yeri baktı.

Fakat bir süre sonra Azerbaycan bu proje yerine kendisinin Şuşa’da okul yapacağını açıkladı.

Şuşa inadı bu kez devlet düzeyinde sürdürüldü ve nisan ayı sonlarına doğru Cumhurbaşkanı Erdoğan “Ramazan bayramından sonra Şuşa’ya gideceklerini’ açıkladı (Independent Türkçe konuyla ilgili ‘Dışarıdaki alınganlıklara en iyi yanıt: Şuşa gezisi’ başlıklı yazıyı 26 Nisan 2021’e yayımlamıştır).

Perde arkasında Moskova’nın karşı çıkmasına rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan kararlılığından vazgeçmedi ve henüz gezinin iki hafta öncesinden ‘Şuşa’da tarihi bir müjde vereceklerini’ birkaç kez tekrarladı.

Geçtiğimiz 15 Haziran’da Şuşa gezisi sırasında imzalanan Türkiye-Azerbaycan Ortak Deklarasyonu, ‘Azerbaycan’ı dış tehditlerden koruyacak’ bir belge olarak tarihteki yerini alırken, İran bu deklarasyona, Bakü’deki bir kısım yabancı ülke Büyükelçisine Şuşa’daki camide kendi Bakü Büyükelçisinin kıldırdığı namazla karşılık vermeyi akıl etti.

Birkaç gün sonra işin, Tahran rejiminin en yakın adamlarından biri olan Kafkasya Müslümanları Şeyhülislamı Allahşükür Paşazade’nin “Savaştaki zaferin esas müsebbibi İran’ın dini lideri Hameneyi’nin fetvasıdır” noktasına kadar götürülmesine rağmen, Azerbaycan’ın kendi pozisyonunda sıkı durması İran’ı daha da agresifleştirdi:

İki hafta önce Nahçıvan sınırına kuvvet sevk eden rejim sınırı iki saat kapalı tutmasına rağmen muhtemelen Türkiye’nin, Nahçıvan üzerindeki garantörlük haklarını hatırlayarak geri çekildi.

Azerbaycan ise 2006 yılından buyana ülkesinde faaliyetler yürüten İranlı bir din adamını sınır dışı etti…

İşte 44 günlük savaştan sonra bölgede uzun süreden beri mevcut olan statükoyu bozarak yeni dengelerin oluşmaya başladığı sürecin özeti bundan ibaret olup maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

Azerbaycan’ın Ermenistan üzerindeki zaferi Tahran rejiminin bölgenin önemli kısmından dışlanmasına neden olduğu gibi Zengezur koridoru üzerindeki eski hakimiyetini koruyamayacağı tehlikesi de ortaya çıkmış olup Azerbaycan’a karşı açık, Türkiye’ye karşı üstü kapalı agresifliğin bir nedeni budur.

Türkiye’nin bir anda Aras Nehri kıyısında ve işgalden kurtarılmış bölgelerin imarında söz sahibi olması Tahran rejimini hem tedirgin hem de rahatsız ediyor.

‘Akıllı Köy’ projesinin İsrail şirketi tarafından hayata geçirilecek olması İran tarafından farklı şekilde değerlendiriliyor. Bunun yanı sıra özellikle savunma sanayisi alanında Azerbaycan’ın sadece İsrail ile değil Türkiye ile ilişkilerinin gelişmesi de Tahran rejimi için aşırı rahatsızlık kaynağıdır.

Kendi sınırları içinde sayısı otuz beş milyonu bulan Azerbaycan Türkünün savaşta Azerbaycan’a verdiği desteğin yanı sıra Türkiye’de bölgeye artan ilgi Tahran rejimini belki ilk üç maddedekilerden daha fazla tedirgin ve rahatsız eden bir faktördür.
Azerbaycan bağlamındaki üçlü dayanışmaya Türkiye-İsrail ikili dayanışması da eklenir mi?

Mayis Alizade

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.