Kemal Allam: Pakistan Üzerinden Çin ve İran’la Diyalog
Pakistan Üzerinden Çin ve İran’la Diyalog: Orta Güç Perspektifi
Financial Times, yıl sonu değerlendirme dosyasında 2026’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek belirsizlik ortamında başladığını yazdı. Gazeteye göre önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya güçlendirecek ya da zayıflatacak asıl aktörler “orta güçler” olacak.
Bu çerçevede sürpriz biçimde öne çıkan ülkelerden biri Pakistan. Analizde, Amerikan hegemonyasını esas alan “Donroe Doktrini”nin şimdiye kadarki en büyük kazananlarından birinin Pakistan olduğu ifade ediliyor. İslamabad yönetimi, Beyaz Saray temaslarından Gazze barış planına kadar uzanan süreçte Donald Trump’ın çevresinde dikkat çekici bir etki alanı oluşturmayı başardı.
Ancak Pakistan’ın rolü yalnızca askeri ve güvenlik tedarikçisi olmakla sınırlı değil. Ülke, İran gibi karmaşık krizlerde arabulucu olabilen ve Çin ile ABD gibi büyük güçler arasında iletişim kanalı açabilen bir “köprü orta güç” olarak yeniden sahneye çıkmış durumda. Nitekim Pakistan, Richard Nixon döneminde ABD ile Çin arasındaki ilk diplomatik temaslara aracılık etmişti. Bugün de on yıllık diplomatik durgunluğun ardından, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin’le ortaklığı sayesinde bölgesel askeri dengeyi etkileyebilen bir aktör olarak öne çıkıyor.
Trump’ın İran Dosyasında Pakistan Faktörü
Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminin başında Pakistan’da ciddi bir belirsizlik vardı. Bunun nedeni, Trump’ın önceki dönemde Hindistan’la geliştirdiği yakın ilişkiler ve Yeni Delhi’yi Çin’e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak konumlandırmasıydı.
Ancak ilk yılın ardından tablo değişti. Pakistan, yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte de Trump yönetiminin önemli muhataplarından biri haline geldi. İsrail ile İran arasında yaz aylarında yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Asım Münir’in Washington ve Langley’de yoğun temaslarda bulunması dikkat çekiciydi.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla’nın Pakistan’ı terörle mücadelede önemli bir ortak olarak savunması da şaşkınlık yarattı. Çünkü son on yılda ABD Kongresi ve bazı üst düzey isimler Pakistan’ı sık sık “teröre destek veren devlet” olarak nitelendirmişti.
Peki ne değişti?
Washington, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, kamuoyu önünde doğrudan ilişki kurmak istemediği aktörlerle temas kurma konusunda Pakistan’ın esnekliğine yeniden değer vermeye başladı. ABD’nin İran nükleer tesislerini hedef aldığı gerilimli süreçte Pakistan, perde arkasında tansiyonu düşürmeye çalışan bir kanal işlevi gördü. İslamabad yalnızca Tahran ile Washington arasında mesaj taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump’a İran konusunda doğrudan tavsiyelerde bulundu.
Trump’ın Asım Münir ile görüşmesinin ardından yaptığı “Pakistan, İran’ı birçok ülkeden daha iyi tanıyor” açıklaması bu bağlamda dikkat çekiciydi. Benzer bir tablo 2020’de, Qasem Soleimani’nin öldürülmesinin ardından da yaşanmış; Trump ilk temaslarından birini dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı ile gerçekleştirmişti.
İran-Pakistan Dengesi: Güvenmeyen Ama Yıkım İstemeyen Taraflar
Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi İran’ın bölgesel niyetlerine temkinli yaklaşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte İran’da bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu ara pozisyon, onu kritik bir denge unsuru haline getiriyor.
Pakistan ile İran arasındaki uzun sınır hattı ve zaman zaman yaşanan gerilimler, İslamabad’ı farklı bir kategoriye yerleştiriyor. Tahran, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan’ın ciddi bir askeri tehdit oluşturabileceğinin farkında. Ayrıca İran’ın Beluç sınırı ve Pakistan’daki Şii nüfus üzerinden baskı kurma kapasitesi de denklemin bir parçası.
Bu karmaşık ilişki, Pakistan’ı İran karşısında “havuç-sopa” yaklaşımını uygulayabilecek nadir aktörlerden biri yapıyor. Maskat’taki görüşmelerin nasıl sonuçlanacağı belirsiz olsa da Pakistan’ın rolü, kriz anlarında iletişim kanalı olarak önemini koruyor.
Çin Bağlantısı ve Etki Sanatı
Henry Kissinger ve Richard Nixon’ın Çin açılımında Pakistan üzerinden yürüttükleri diplomasi, İslamabad’ı tarihsel olarak önemli bir köprüye dönüştürdü. Soğuk Savaş boyunca Pakistan, ABD ile Çin arasında denge kurabilen nadir aktörlerden biri oldu.
Ancak son yıllarda askeri dengede ciddi bir kayma yaşandı. Pakistan ordusu artık Çin’in en gelişmiş savaş uçaklarını ve füze sistemlerini kullanan tek yabancı ordu konumunda. Bu teknoloji paylaşımı, Hindistan’la yaşanan son kısa çatışmada Pakistan’a avantaj sağladı. Aynı zamanda Çin için yeni askeri sistemlerini test edebileceği bir saha sundu.
Bu durum Pakistan’ı, Çin’in askeri doktrinini ve gelecek savaş senaryolarını anlamak isteyen ABD için de vazgeçilmez bir aktöre dönüştürüyor. Dünyada çok az ülke hem Washington ile doğrudan ve hızlı temas kurma hem de Pekin ile en yakın askeri işbirliğini sürdürme kapasitesine sahip.
Hudson Enstitüsü de yakın tarihli bir değerlendirmesinde, Çin’in Pakistan’ı Batı ile Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını vurguladı.
Köprü Olmanın Sınırları
Elbette Pakistan’ın gücü sınırsız değil. Kırılgan ekonomisi; Suudi Arabistan, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri ve ABD gibi farklı aktörlerin desteğine dayanıyor. Ancak bu durum aynı zamanda ona manevra alanı sağlıyor.
Avrupa Birliği ve Latin Amerika’daki bazı ülkeler ABD-Çin rekabetinde taraf seçme baskısıyla zorlanırken, Pakistan farklı bir yol izledi: Sıfır toplamlı bir rekabetin parçası olmak yerine, taraflar arasında kullanılan bir köprüye dönüştü.
Bu strateji, İslamabad’ı hem İran hem de Çin ile konuşabilen; aynı zamanda Washington’a erişim sağlayabilen nadir orta güçlerden biri haline getiriyor.
Sonuç
Küresel sistemin belirsizlikle şekillendiği bir dönemde Pakistan, klasik bir “cephe ülkesi” olmaktan çıkıp diplomatik ara bulucu ve denge kurucu bir orta güce dönüşüyor.
İran dosyasında kriz azaltıcı bir kanal, Çin ile ABD arasında stratejik bir temas noktası ve Körfez ile Güney Asya arasında güvenlik köprüsü rolü üstlenmesi, onu 2026’nın en dikkatle izlenen aktörlerinden biri yapıyor.



Yorum gönder