Mehmet BOZKUŞ: ORTA DOĞU İÇİN TEOLOJİ VE TEOPOLİTİK SÜREÇLERİN ETKİLERİ
ABD’nin İsrail Büyükelçisi’nin son dönemde yaptığı ve İsrail’in “Nil’den Fırat’a uzanan topraklar üzerinde Tevrat temelli tarihsel hak iddiası” bulunduğunu ima eden teolojik açıklaması, yalnızca diplomatik bir tartışma yaratmakla kalmamış; aynı zamanda teolojinin jeopolitik üzerindeki etkisini yeniden küresel gündemin merkezine taşımıştır.
Her ne kadar ABD yönetimi bu ifadelerin resmi politika değişikliği anlamına gelmediğini belirtmiş olsa da, söylemin sembolik gücü ve bölgesel algı üzerindeki etkisi son derece derindir. Çünkü Orta Doğu’da toprak, kimlik ve egemenlik meseleleri yalnızca siyasi değil; tarihsel, dini ve medeniyet boyutlarıyla da şekillenmektedir.
Teolojik referansların dış politika söylemine taşınması, modern uluslararası sistemin temel ilkeleriyle belirli ölçüde çelişir. 1648 Vestfalya düzeniyle şekillenen egemen devlet sistemi, sınırların uluslararası hukuk çerçevesinde tanınmasına dayanır. Oysa dini metinlere dayalı tarihsel hak iddiaları, sınırları ilahi referanslara dayandırarak modern hukuk normlarının dışına çıkar. Bu nedenle söz konusu açıklama, yalnızca Filistin meselesi bağlamında değil; uluslararası düzenin normatif temelleri açısından da tartışmalıdır.
Bu açıklamanın jeopolitik etkisi üç ana düzlemde incelenebilir.
Bölgesel Güvenlik Dengesi,
Büyük Güç Rekabeti
Batı İç Siyaseti.
Bölgesel düzlemde, söz konusu söylem Arap ve İslam dünyasında ciddi bir tepki üretmiştir. Çünkü Nil’den Fırat’a uzanan coğrafya; Mısır, Ürdün, Suriye, Irak, Lübnan ve Filistin’i kapsayan geniş bir alanı ima eder. Bu tür bir retorik, bölge devletlerinin egemenliğini dolaylı biçimde tartışmaya açan sembolik bir anlam taşır.
Özellikle Ürdün ve Mısır gibi İsrail ile barış anlaşması imzalamış ülkeler açısından bu söylem, kamuoyunda ciddi hassasiyet yaratır. Körfez ülkeleri ise İran tehdidine karşı İsrail ile geliştirdikleri güvenlik diyaloglarını sürdürürken, İsrail’in potansiyel “maksimalist” söylemleri karşısında temkinli bir pozisyon almak zorunda kalabilir.
Filistin meselesi açısından ise teolojik referanslı toprak iddiaları, iki devletli çözüm perspektifini zayıflatır. Uluslararası toplumun büyük bölümü Filistin sorununu diplomatik müzakere ve karşılıklı tanıma çerçevesinde çözmeye çalışırken, kutsal metinlere dayalı tarihsel hak söylemi diplomatik esnekliği azaltır. Bu durum radikalleşme riskini artırabilir ve sahadaki şiddet dinamiklerini besleyebilir.
İkinci düzlem büyük güç rekabetidir. ABD’nin resmi dış politikası laik ve stratejik temellere dayansa da, Amerikan siyasetinde Evanglikan Hristiyan seçmen tabanının İsrail’e güçlü desteği bilinmektedir. Bu bağlamda teolojik söylemler, ABD iç siyasetindeki kimlik temelli bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bu durum ABD’nin küresel imajını etkileyebilir.
Çin ve Rusya gibi aktörler, ABD’nin Ortadoğu politikasını “ideolojik ve dini motivasyonlu” göstermek suretiyle kendi diplomatik söylemlerini güçlendirebilir. Özellikle Çin, “egemenlik ve iç işlerine karışmama” ilkesini vurgulayarak daha nötr bir imaj üretmeye çalışırken; Rusya, ABD’nin çifte standartlı politika izlediği tezini öne çıkarabilir.
Üçüncü düzlem ise teolojinin güç dengesi üzerindeki stratejik sonuçlarıdır. Orta Doğu’da siyasal hareketler sıklıkla dini referanslarla mobilize olur. İsrail’de dini milliyetçi akımların güç olmasının oluşturduğu süreçler orta iken soykırıma dayalı politikalarını devam ettirdiği Gazze’de ortaya çıkan sonuçlar gösterdiğinde dünya genelinde küresel vicdanın ortaya koyduğu tepkiler ile beraber Filistin tarafında İslami hareketlerin söylemini sertleştirebilir.
Bu karşılıklı ideolojik sertleşme, çatışmanın ulusal sınırları aşarak medeniyet ve inanç düzlemine taşınmasına neden olabilir. Böyle bir süreç, rasyonel diplomasi alanını daraltır ve uzlaşma ihtimalini zayıflatır.
Batı açısından teolojinin dış politika söylemine nüfuz etmesi, liberal uluslararası düzenin seküler karakteriyle çelişir. Avrupa Birliği gibi aktörler, uluslararası hukuka ve çok taraflı diplomasiye dayalı çözüm arayışını sürdürürken(sözde), dini referanslı toprak iddialarından mesafeli durur. Bu durum Batı içinde de stratejik görüş ayrılıklarına yol açabilir.
Bununla birlikte teolojinin tamamen dışlanması da mümkün değildir. Orta Doğu’da kutsal mekânlar, tarihsel anlatılar ve dini kimlikler siyasi meşruiyetin önemli unsurlarıdır. Dolayısıyla dini söylem, hem iletişim,kriz ve kaos temelini oluşturma aracı hem de meşruiyet kaynağı olarak kullanılmaya devam edecektir. Sorun, bu söylemin uluslararası hukuk ve diplomatik normlarla çatışacak biçimde kullanılmasıdır.
Teolojinin Siyasallaştırılması ve Stratejik Sonuçları
Bu açıklamalar, sadece söz konusu toprak iddiaları ile sınırlı kalmıyor; daha geniş anlamda teolojinin Batı ve Orta Doğu’daki dış politika söylemine nasıl nüfuz ettiğini göstermesi açısından önemlidir.
Hristiyan Siyonizmi ve dini söylemin siyasi kullanımının güçlendirilmesi
ABD içinde ki muhafazakâr çevreler ile İsrail’deki sağ kanat, dini metinleri siyasi programlarına dayanak yapmakta olup güçlü yapılarının etkisini ortaya koymak istemektedirler.
Uluslararası hukuk ile dini hak iddialarının çatışması ,Teolojik argümanlar kurallara dayalı dünya düzeni için uluslararası hukuk ve egemen devletler sistemine ters düşüyor. Bu da bölge devletlerini, uluslararası kuruluşları ve İslam dünyasını daha sert karşı açıklamalara yönlendiriyor.
Din ve milliyetçilik arasında yeni kopmalar ve yapılar oluşabilir.Batı’da da tartışma konusu olan bu durum birçok analist, ABD dış politikasının dini motivasyonlarla ilişkilendirilmesinin Batı’daki laik ve çok kültürlü toplumlarda olumsuz tepkilere yol açabileceğini belirtiyor.
Stratejik açıdan değerlendirme yapıldığında Teolojinin rolü;
Teolojik söylemler, günümüz jeopolitiğinde hâlâ etkili olabildiğini ortaya koymaktadır.
Kimlik temelli siyaset Orta Doğu’da kimlikler (dini, etnik,mezhepsel ve tarihsel) dış politik tercihleri derinden şekillendirir.
Siyasi ideolojileri besleme dini metinlerin belirli yorumları, toprak iddialarını manevi bir hakla ilişkilendirerek radikal milliyetçiliği güçlendirebilir.
Diplomatik rijitlik uluslararası hukuk, çok taraflı diplomasi ve devlet egemenliği kavramlarıyla çelişen teolojik açıklamalar, diplomatik alanı daraltır ve kriz riskini yükseltir.
Bu bağlamda teoloji, Batı’da ve özellikle Orta Doğu’da stratejik sonuçlar doğurabiliyor;
Bölgesel ittifakları zorlayabilir
Barış süreçlerini kilitleyebilir
ABD’nin diplomatik esnekliğini azaltabilir
Dini milliyetçi söylemleri güçlendirebilir
ABD’nin İsrail Büyükelçisi’nin teolojik açıklaması, resmi politika değişikliği olmasa bile sembolik ve stratejik etkiler üretmiştir. Bu söylem, Orta Doğu’da güvenlik hassasiyetlerini artırmış, Filistin meselesindeki diplomatik zemini daraltmış ve büyük güç rekabetinde ABD’nin imajını tartışmaya açmıştır.
Teolojinin jeopolitik alana taşınması, kimlik temelli siyasetlerin güçlenmesine ve güç dengelerinin daha kırılgan hale gelmesine yol açabilir.
21. yüzyılın güç mücadelesinde din, yalnızca kültürel bir unsur değil; stratejik sonuçlar doğurabilen bir faktör olmaya devam etmektedir.
Bu nedenle teolojik söylemlerin dış politika üzerindeki etkisi, yalnızca retorik düzeyde değil; bölgesel istikrar ve küresel güç mimarisi açısından da dikkatle analiz edilmelidir.
Mehmet BOZKUŞ
Stratejist-Siyaset Bilimci



Yorum gönder