Asif Nerimanlı: Grönland: Küresel Jeopolitik Krizin Yeni Merkezi
Venezuela ve İran’dan sonra Grönland, jeopolitik şartları yeniden kriz ölçeğine yaklaştırıyor. Trump; doğal kaynakları ve stratejik konumu nedeniyle büyük önem taşıyan adayı, gerekirse güç kullanma pahasına bile olsa ele geçirme niyetini gizlemiyor.
Grönland, ABD’nin küresel planında hayati bir coğrafyadır:
• Rusya ve özellikle Çin’e karşı küresel üstünlük kazanmak;
• Arktika kontrolü uğrundaki mücadelede mevzilerini güçlendirmek;
• Monroe Doktrini’ne dayanan Batı yarı küresindeki hakimiyetini pekiştirmek (Vaşington artık Arktika’yı da bu doktrinin prensiplerine dahil ediyor).
Bu açıdan bakıldığında, Trump’ın “Çin ve Rusya gemileri adayı kuşatmış durumda” iddiası her ne kadar metaforik görünse de gerçeklikten uzak değildir. Grönland’da çeşitli projelerde yer alan Çin, maden kaynaklarının üretiminde tekelci bir konum kazanmayı başarmıştır. Bu durum, hidrokarbon kaynaklardan sonra artık mineraller üzerinden yürüyen küresel mücadelede ABD’yi hem hammadde hem de Arktika bölgesi kontrolünde geriye düşürmektedir. Vaşington, Çin’in ada üzerindeki etkisini, kendi bölgesi kabul ettiği Batı yarı küresine yönelik temel tehdit olarak görmektedir. Venezuela operasyonuyla Monroe Doktrini’nin yeniden uygulamaya konulmasıyla paralel olarak, Trump yönetiminin Grönland’ı kontrol altına alacağı ihtimalleri güçlenmektedir. Peki ama nasıl?
Birinci seçenek, adanın satın alınmasıdır: Trump, 80 yıl önce (1946’da) satın alma teklifini sunan Başkan Truman’ın tecrübesine atıfta bulunsa da, Grönland ve bağlı olduğu Danimarka buna karşı çıkmıştır.
İkinci seçenek, hibrit taktiklerin uygulanmasıdır: Grönland’ı bağımsızlığa özendirmek ve buna ulaşıldıktan sonra adayı ilhak etmek. Adanın bağımsızlık arzusu eskiden beri mevcut olsa da, ABD’nin ele geçirme planı gölgesinde bu mesele şu an arka plana itilmiştir.
Her iki seçenekte de ABD’nin zorluklarla karşılaşmasında Avrupa’nın özel bir rolü vardır. Grönland ve Arktika mücadelesinde avantaj sahibi olan Avrupa; adanın ABD kontrolüne geçmesinin sadece stratejik ve coğrafi kayıplar getirmeyeceğini, aynı zamanda küresel siyasetteki konumunu da zayıflatacağını anlamaktadır. Avrupa ülkelerinin adaya asker göndermesi, sayı ve güç bakımından sembolik olsa da Vaşington’a karşı bir duruş sergileme amacı taşımaktaydı.
İki seçeneğin de işlemediğini anlayan ABD, üçüncü seçeneği yani güç kullanımını gündeme getirmiştir. Birleşik Devletler’in az sayıda askerle kısa sürede adayı ele geçirmesi zor değildir; zor olan bunun siyasi sonuçlarıdır:
1. Grönland’a askeri müdahale, NATO’ya saldırı anlamına gelir.
2. Bu girişim, ABD-Avrupa çatışması yaratarak NATO’nun dağılma sürecini başlatabilir.
Bu riskler ABD’nin kendi içinde de endişeyle karşılansa da, adanın stratejik önemi nedeniyle Vaşington’un bu plandan vazgeçme ihtimali düşük görülmektedir. Şu an Vaşington, geri çekilmesi için Avrupa’ya ekonomik araçlarla baskı yapmaktadır; ancak ticaret savaşı riski yaratan bu hamle de yeterli olmayabilir. Bu durumda beklenmedik bir senaryo —Avrupa’nın bir emrivaki (oldu-bitti) ile karşı karşıya bırakılması— muhtemel seçenekler arasındadır:
• Arktika’da geniş askeri güçleri olan Rusya, Grönland’a “tehdit” oluşturacak adımlar atabilir (tatbikatlar düzenleyebilir veya müdahale görüntüsü yaratabilir).
• ABD de bu “tehdit” karşısında Avrupa’nın adayı koruyamadığı gerekçesiyle askeri seçeneği devreye sokabilir.
Ukrayna meselesinde “yakınlaşan” Moskova ve Vaşington’un Pekin’e karşı örtüşen çıkarları, bu senaryonun imkansız olmadığını göstermektedir. Karşılığında Rusya; Ukrayna’da tavizler alabilir, Arktika’da Çin’in artan etkisini nötralize edebilir ve adanın doğal kaynaklarının üretiminde pay sahibi olabilir.
Avrupa’da, ABD’nin müttefiklik prensiplerine ve NATO tüzüğüne karşı yıkıcı bir adım atmayacağına dair umutlar henüz tükenmiş değil. Ancak Vaşington’un eski düzenden açıkça vazgeçmesi, Grönland meselesinin Batı ittifakı için çetin bir sınav olacağını kanıtlıyor.



Yorum gönder