Siber Güvenilir Bir Türkiye Olmak Çok Mu Zor!

Rusya İsrail’i vurmaya hazırlanıyor!

Ahvaz saldırısı ve 88. kuruluş yıldönümünde Suudi Arabistan!

Rus uzman: Aliyev ve Nazarbayev SSCB’nin başına geçseydi ülke dağılmazdı

21. Yüzyıl Jeopolitiğinin Temel Parametreleri

Gündem 13 Aralık 2017
207

20. yüzyılda uluslararası sistem iki sıcak savaş (I. ve II. Dünya Savaşları) ve bir Soğuk Savaş yaşamıştır. Soğuk Savaşın ardından uluslararası sistem yaşanan bir dizi gelişme ile birlikte “Soğuk Barış” olarak adlandırdığımız yeni bir döneme girmiştir. 20. yüzyılın ikinci yarısını şekillendiren iki kutuplu uluslararası sistem yerini 21. yüzyılda çok kutuplu yeni bir uluslararası sisteme bırakmıştır. 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen terör saldırıları ve bunun sonuçları, 2002 ve 2003 yıllarında ABD’nin Afganistan ve Irak müdahaleleri ve müdahalelerin Ortadoğu coğrafyasında yarattığı istikrarsızlık, 2008 yılında başlayan ve etkileri günümüzde de devam eden Küresel Ekonomik ve Finansal Kriz, 2010 yılında Tunus’ta başlayan ve Kuzey Afrika dahil bütün Ortadoğu’ya yayılan Arap Baharı süreci, Arap Baharı sürecinin nihai kertesi olan Suriye Savaşı ve bu savaşa küresel/bölgesel aktörlerin dahil olması, Brexit süreci ve AB’nin yapısal bir krizle karşı karşıya kalması, RF’nin Gürcistan, Kırım, Doğu Ukrayna ve Suriye müdahaleleri, Ortadoğu’da İran-Suudi Arabistan arasındaki rekabetin Yemen, Lübnan, Suriye ve Basra Körfezi üzerinden devam etmesi ve bu rekabetin Şii-Sunni çatışmasına dönüşme riski, Kuzey Kore’nin nükleer silah ve balistik füze geliştirme çalışmaları, Uzakdoğu’da Japonya, Çin, Filipinler, Güney Kore ve Tayvan arasında devam eden rekabet ile son olarak Trump tarafından Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi ve buna İslâm İşbirliği Teşkilâtının tepkisi gibi jeopolitik problemler “Soğuk Barış” olarak adlandırdığımız yeni uluslararası sistemi şekillendirmektedir.
Soğuk Savaşın ardından ABD liderliğinde “tek kutuplu dünya” söylemlerine rağmen beklenen olmamış uluslararası sistemin; siyasi, askerî, ekonomik, coğrafî, sosyo-kültürel ve bilimsel-teknolojik güç parametreleri dikkate alındığında çok kutuplu bir yapıya evrildiği görülmüştür. Soğuk Savaşın hemen ardından Avrupa entegrasyon sürecinin AB adı altında ileri düzeye taşınması ve ABD-AB ilişkilerinin farklılaşması Trans-Atlantik ilişkilerin sorgulanmasına yol açmıştır. ABD’de Trump’ın iktidara gelmesi ile birlikte müzakere süreci devam eden Trans-Atlantik Yatırım ve Ticaret Ortaklığı Antlaşmasının askıya alınması, Trump tarafından NATO’nun sorgulanması ve Brexit süreci Trans-Atlantik ilişkilerin ağır yara almasına sebep olmuştur. AB müktesebatında ve akademik literatürde Avrupa entegrasyon sürecinin derinleşme ve genişleme olarak ifade edilen bir aşamaya gelmesi ise AB’yi uluslararası sistemde yeni bir aktör konumuna taşımıştır.
1991-1999 yılları arasındaki kısa bocalama döneminin ardından Moskova’da Putin’in iktidara gelmesi ile birlikte RF yeniden sahneye çıkmış ve uluslararası sistemin en önemli aktörlerinden biri haline gelmiştir. Moskova Yönetimi uluslararası sistem içerisinde farklı pozisyonlarda duran önemli aktörlerle aynı anda müzakere yapabilen jeostratejik bir oyuncu konumunda bulunmaktadır. ABD dahil bunu dünyada başarabilen ikinci bir ülke bulunmamaktadır. Bu durum RF’nin uluslararası sistem içerisinde geldiği noktayı göstermesi açısından kayda değer bir durumdur.
Uzakdoğu’da tarihsel ve kültürel bir derinliğe sahip olan Çin elinde bulundurduğu ekonomik, siyasi ve askerî gücü ile uluslararası sistemdeki yerini tekrar almıştır. Bunun yanında Hindistan, Endonezya, İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Güney Afrika, Brezilya, Meksika gibi bölgesel etki yaratma potansiyeline sahip aktörler de yeni uluslararası sistemde yerlerini almışlardır. Emekli iki jeopolitik oyuncu İngiltere ve Japonya da hâlen uluslararası sistemde önemli birer aktör olma konumlarını muhafaza etmektedirler. G-7, G-8 ve G-20 gibi platformlarda bir araya gelen bu aktörler yeni uluslararası yönetişim sisteminin paydaşları konumda bulunmaktadırlar.
Soğuk Savaş sonrası dönemin belki de en önemli özelliklerinden biri ideoloji temelli çatışmanın yerini etnik ve dini milliyetçiliğe dayanan çatışmaların almasıdır. Bu kapsamda yaşanan yeni çatışma ve savaş biçimleri uluslararası sistemi derinden etkilemektedir. Terör saldırıları, düşük yoğunluklu ve yerel nitelikli savaşlar, hybrid savaş stratejileri, siber savaş teknikleri, ülkelerin nükleer silah ve balistik füze edinme çabaları uluslararası sistemin çatışma ortamını da şekillendirerek 21. yüzyıl uluslararası sistemini farklılaştırmaktadır. Bilgi teknolojilerinde yaşanan gelişme ve Endüstri 4.0 devrimi siyasi, askerî ve ekonomik alanlar başta olmak üzere hem bireylerin hem ülkelerin hem de uluslararası sitemin devinimini hızlandırmış ve yeni bir dünyaya bizi taşımıştır.
Uluslararası rekabetin siyasi ve askerî olmanın ötesinde ekonomik, teknolojik ve kültürel boyutlarının ağırlık kazanması yeni uluslararası denklemin parametrelerini de değiştirmiş bulunmaktadır. Bu durum uluslararası sistemin hâlen temel aktörü olmaya devam eden devlete “sert güç” olarak tanımlanan siyasi ve askerî gücün yanında, “yumuşak güç” olarak ifade edilen ekonomik, sosyo-kültürel ve bilimsel-teknolojik güce de sahip olmayı her zamankinden daha fazla gerektirmektedir. 21. yüzyıl uluslararası sisteminde başat aktör konumunda olmak isteyen devletlerin “sert güç” ile birlikte “yumuşak güce” birlikte sahip olması büyük önem kazanmıştır. Bu iki ayrı gücün optimum seviyede toplanıp, uygun şekilde bir araya getirilmesi (sert güç+yumuşak güç=akıllı güç) ve doğru hedef ve stratejiler doğrultusunda kullanılması önem arz etmektedir.
21. yüzyıl uluslararası sisteminin temel aktörü olmaya devam eden devletlerin en önemli amaçlarından birisi muhakkak ki sürdürülebilir, istikrarlı, refahı yayan, kazancı hakça ve adilce dağıtan, etkin ve verimli, şeffaf ve yolsuzluklardan uzak ekonomik sistemin tesis edilmesidir. 2008 yılında başlayan Küresel Finansal ve Ekonomik Kriz liberal demokrasi ve kapitalist sistemin iyi işlemediğini ya da doğru bir sistem olmadığını bize göstermiştir. Bu nedenledir ki; bu krizden “devlet kapitalizmi” olarak ifade edilen bir ekonomik sistem geliştiren ve uygulayan RF ve Çin gibi ülkelerin daha az etkilendiğini görüyoruz. 20. yüzyılın sonunda sosyalist demokrasinin ve kolektivist ekonominin çöküşünün ardından dünya liberal demokrasinin ve kapitalist ekonomik sistemin çöküşüne de 21. yüzyılın başında şahit olmuştur. 21. yüzyılda uluslararası sistemin aktörleri yeni bir demokrasi modeli ve ekonomik sistemi bulma çabası içerisinde bulunmaktadır ve bu yöndeki çabalar ve rekabetler de uluslararası sistemin şekillenmesini sağlamaktadır. Kaynaklara ve özellikle enerji kaynaklarına ulaşım, enerji kaynak alanlarının ve enerji aktarım hatlarının güvenliğinin sağlanması, enerji kaynaklarının kesintisiz ve istikrarlı bir şekilde uluslararası pazarlara ulaştırılması konusu da 21. yüzyıl jeopolitiğinin temel bir parametresi olarak ön plana çıkmaktadır. Enerji konusu ile bağlantılı bulunan bütün jeopolitik meseleler siyasi, askerî ve ekonomik gelişmeleri de doğrudan etkilemeye devam etmektedir.
Kısacası içinde bulunduğumuz bu dönemde yeni bir uluslararası sistem oluşmaktadır. Birçok meselenin bu dönemde ortaya çıkması ve aktörlerin pozisyonlarını yeniden belirlemesi bu küresel jeopolitik durum değişikliğinden kaynaklanmaktadır. Ülkemizin bu jeopolitik durum değişikliğini doğru okuması, 21. yüzyıl uluslararası sisteminin parametrelerini doğru tespit etmesi ve yeni oluşmakta olan uluslararası sistemi milli menfaatler doğrultusunda şekillendirmesi büyük önem taşımaktadır.
Dr.Ufuk CERRAH/ kafkassam uzmanı

Yorumlar