Yuri Mavaşev: Düşmanlar İran’ı Neden Boğamadı?
İran’ın düşmanları, 2025 yılında da ülkenin iradesini felç etmeyi ve inisiyatifini elinden almayı başaramadı. Ülke; Rusya, Çin ve Hindistan için değerli bir ortak ve bölgesel bir güç merkezi olmaya devam ediyor. Başarısızlıklara gelince; talih, değişken bir hanımefendidir.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İran’ın bir başka İsrail saldırısına her zamankinden daha iyi karşılık verebilecek durumda olduğunu belirtti. Arakçi’ye göre, füze kapasitesinin güçlendirilmesi bu konuda kilit rol oynayacak. İran diplomasisinin başı aynı zamanda, Rusya ile gelişmekte olan ve “stratejik ortaklık” olarak nitelendirilebilecek güçlenen iş birliğine de dikkat çekti. Bu iş birliğinin geleceğini değerlendirmek için Tahran’ın 2025 sonuna nasıl bir bölgesel mirasla girdiğini hatırlamakta fayda var.
2025 yazı İranlılar için kesinlikle kolay geçmedi. İsrail ile yaşanan “12 Gün Savaşı” adlı stres testi, sadece İran tarihinde değil, bölge tarihinde de belirgin bir iz bıraktı. Bu arada, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) üst düzey temsilcisi Al Mohammad Naini, geçtiğimiz günlerde Mehr ajansına verdiği mülakatta, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) İran savunmasını başlangıçta yarım gün boyunca felç ettiğini dolaylı yoldan kabul etti. Daha net ifade etmek gerekirse; İsrail’e yönelik füze saldırısı, DMO ve Hava-Uzay Kuvvetleri’ne yeni komutanların atanması nedeniyle 10-12 saat gecikmişti.
Ancak siyasi açıdan bir o kadar önemli olan başka bir husus daha var. İranlıların inişli çıkışlı bir başarıyla da olsa atlattığı son savaşın sonuçları, İran’ın bölgesel statüsündeki değişimi tescilledi. Buna birkaç faktörün üst üste binmesi neden oldu: Tahran’ın Lübnan’daki vekilleri olan “Hizbullah”ın etkisiz hale getirilmesiyle mevzi kaybetmesi ve 2024’te Suriye’de İran karşıtı devrimci İslamcıların zafer kazanması. Sonuç olarak, sözde “Şii Hilali”nin kuzey kısmı —İran’a sadık Şii dindaşların toprakları— siyasi güncelliğini yitirdi. Bununla birlikte İran tarafı, sanki bir “çekim merkezi” olma rolünden çıkmış gibi göründü.
Dahası, kolektif Batı ve müttefiki İsrail’in İran’ı oyun dışı bırakma girişimi, bölgedeki bir diğer tarihi rakip olan Türkiye’nin aktifleşmesi için uygun koşulları yarattı. ABD ve AB’nin odağı, kilit enerji ve ticaret yollarının kesiştiği Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’na kayarken, Ankara Doğu Akdeniz’de kendisini nispeten rahat hissetmeye başladı. Zira İsrail sayılmazsa, bölgeyi paylaşacak kimse neredeyse kalmamıştı.
Adil olmak gerekirse, Türkiye’nin müttefiki Azerbaycan’ın, 2020’den itibaren ve nihayetinde Karabağ meselesinin kesin olarak çözüldüğü 2023’ten bu yana, İran’ın kuzeyde de nüfuz kaybını hissetmesi için elinden geleni yaptığını belirtmek gerekir. O dönemde, Karabağ’ın İran’ın rakipleri tarafından hem kabul edilebilir sınırları hem de Tahran’ın zayıf noktalarını tespit edecek bir “deneme sahası” olarak görüldüğü yönündeki iddialar boşuna değildi. Önce İran’ın nüfuzuna, ardından da doğrudan kendisine yönelik saldırılarla devam eden süreç, bu varsayımları doğruladı. Nitekim Azerbaycanlıların Karabağ’da kazandığı İsrail silahları da bunu kanıtlamış oldu.
Elbette bu tabloda İran’ı uluslararası hesaplardan tamamen silme yönünde neredeyse karşı konulamaz bir istek doğdu. Bu isteğe kapılanlar çoğunlukla İsrail ve onu destekleyen Batı ülkeleri oldu. Hatta The Telegraph’ın verilerine göre, Batı o kadar hırslı bir destek verdi ki, NATO ciddi bir patlayıcı sıkıntısıyla karşı karşıya kaldı; Avrupa’daki TNT stoklarının büyük bir kısmı İsrail’in Gazze bombardımanlarında tüketildi. Ancak biz İsraillilerin bu aşırı özgüvenli tutumuna geri dönelim.
Üst düzey İsrailli yetkililer, Haziran saldırısı ABD baskısıyla durdurulmuş olsa da, İran’ın nükleer programına dönmesi veya füze potansiyelini yeniden inşa etmesi durumunda saldırılara devam etmek için bir engel görmediklerini defalarca dile getirdi. Başbakan Binyamin Netanyahu Temmuz ayında şöyle demişti: “İran’da nükleer programı canlandırmaya çalışan olursa, her türlü girişimi engellemek için aynı kararlılık ve şiddetle hareket edeceğiz.” Savunma Bakanı Israel Katz da benzer şekilde, İran’ın hava kuvvetlerini veya uzun menzilli füze programını geri getirmesine izin vermeyecek bir politika izleyecekleri konusunda uyardı. İsrailli analistler, bir sonraki çatışmanın daha uzun ve şiddetli olacağını öngörüyor.
İsrail yayını The Times of Israel’in iddiasına göre, Kasım ayında İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’a başvurarak ABD’yi tıkanan nükleer müzakerelere dönmeye ikna etmesini istedi. Reuters’ın kaynaklarına göre Pezeşkiyan mektubunda, İran’ın “çatışma peşinde olmadığını”, bölgesel iş birliğini derinleştirmek istediğini ve “haklarının garanti altına alınması şartıyla nükleer anlaşmazlığı diplomatik yollarla çözmeye açık olduğunu” belirtti. İsraillilere göre ise Tahran’ı bu adıma iten şey, İsrail hava saldırılarının yeniden başlaması korkusuydu.
Bir başka İsrail medya kuruluşu The Jerusalem Post ise İran’ın “feci” iç durumuna odaklanıyor. Yayına göre ülkede hiperenflasyon, su krizi, işsizlik artışı, gıda fiyatları ve kitlesel elektrik kesintileri nedeniyle durum “çekilmez” halde. İsrailliler bu bağlamda Tahran’ın “kritik noktaya yakın” olduğuna hem kendilerini hem de başkalarını ikna etmeye çalışıyor ve Ayetullahların yönetimine duyulan memnuniyetsizliği yazıyorlar.
Görünen o ki, İsrail basını ve Başbakan Netanyahu ilhamlarını aynı kaynaktan alıyor. Netanyahu’nun İran’da her şeyin ne kadar kötü olduğuna dair meşhur ulusa sesleniş konuşmaları, durumun gerçekten kritik olduğu Haziran 2025’te bile arzulanan sonucu vermemişti. Ülke İsrail ajanları ve sabotajcılarıyla doluyken, üst komuta kademesi hava saldırılarıyla 12 saatliğine devre dışı bırakılmışken bile halk yönetimi devirmeyi aklından bile geçirmedi.
Öyle ya da böyle, İsrail’in yukarıdaki tepkisi İran’ın bölgesel rakiplerini darbe alabileceğine ancak ayakta kalabileceğine ikna ettiğini gösteriyor. Zayıf olanlar genellikle görmezden gelinir. Daha da önemlisi, İranlılar politikalarıyla hatalardan ders çıkarma yeteneklerini sergiliyorlar. Evet, kabul etmek gerekir ki Tahran’ın son beş yıldaki nüfuz kaybı, ona karşı her yönden saldırganlığa davetiye çıkardı ve Batı destekli figürlerin hırslarına yol açtı. Ancak İran; ekonomi, ulaşım ve lojistik boyutlarında gücünü hiç kaybetmiyor.
Rusya, Çin ve Hindistan’ın desteğini arkasına alan İran, stratejik özerklik yolunda ilerlemeye devam ediyor. Bunun bir kanıtı, İran Birinci Başkan Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in Moskova’daki ŞİÖ Hükümet Başkanları Konseyi toplantısına katılmasıdır. Bu etkinlikte Tahran’ın ortak ulaşım rotalarında, teknoloji ve enerji projelerinde perspektif gördüğünü teyit etti. Arif’e göre hem ŞİÖ hem de AEB büyük potansiyele sahip birliklerdir ve bu yapılardaki çalışmalar Rusya-İran bağlarını daha da güçlendirecektir.
İkinci olarak, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade’nin açıklamasına göre İran, 2026 yazında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Hazar Zirvesi’ne katılmasını bekliyor. Zirvede Hazar ülkeleri liderlerinin, Hazar’ın bölge dışı aktörlerin müdahalesinden uzak bir alan olduğu statüsüne bağlılıklarını bir kez daha teyit etmeleri bekleniyor.
Son olarak, 20 Kasım’da İran’ın Reşt kentinde düzenlenen Uluslararası Hazar Bölgesi Valileri Toplantısı’nda ana tema Hazar limanlarının potansiyeli ve “Kuzey-Güney” koridorunun temeli olan Reşt-Astara demiryolu projesiydi. Sembolik bir gelişme olarak, Kasım ayında Tahran yakınlarındaki Aprin kuru limanına Rusya’dan ilk yük treni ulaştı. Böylece modern Rusya ve İran tarihinde iki ülke arasında ilk kez düzenli demiryolu seferleri başlamış oldu.
Buradan şu sonuç çıkıyor: İran’ın düşmanları 2025’te de onun iradesini felç etmeyi ve inisiyatifini elinden almayı başaramadı. Ülke hala bölgesel bir güç merkezi ve Rusya, Çin ile Hindistan için değerli bir ortak. Başarısızlıklara gelince; talih değişken bir hanımefendidir. Ve bu sadece İran için geçerli değildir.
Yuri Mavaşev Doğu bilimci, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi Direktörü



Yorum gönder