NATO’da Ukrayna çatlağına kızan Trump NATO’nun kuyusunu kazıyor!

Rus Büyükelçi Andrey Karlov’u Moon tarikatı öldürdü!

İran’a gün doğarken

Savaş olmasını istəməyənlər sülhü bərqərar etməlidirlər”

YILKI ATLARI

Gündem 4 Ağustos 2020
65


Geçenlerde Kayseri Merkeze bağlı Hürmetçi köyünde yılkı atlarının fotoğraflarını çekip de sosyal medyada yayımlayınca; bunları gören kıymetli dost Mahir Özel beyefendi yılkılarla ilgili bir yazı yazma konusunda ısrarcı olmuştu. Doğrusu dönem yazılarına epey ara vermiştik. Bizim de yazma saatimiz gelmiş sanırım. Bu teşvik bizi ateşledi tabir yerindeyse…

Eskilerin bir sözü çok hoşuma gider “atınan koyun, gerisi oyun”. At Türk tarihinin en önemli parçasıdır sanırım. Kaşgar Mahmut attan bahsederken onun Türkün kanadı olduğunu anlatır. Muhtemeldir ki, atalarımız tarafından evcilleştirilmiş ve insanlığın hizmetine sunulmuştur.

Ağamın (Avşar Karabey’in) çocukluğumda atları vardı. Her birine ad filan da vermezdik, ayırt edici özelliklerinden dem vurarak belirtirdik hangisi olduğunu: Büyük kısrak, küçük kısrak, körat, doruat v.b. Ata binmek büyük bir zevkti . At her evde olmazdı, durumu nispeten biraz daha iyi olan ailelerin ise birden fazla olurdu.

Bizde at, koşum hayvanı olarak kullanılırdı. Benim hatırladığım dönemlerde çiftte çubukta hep atlardan yararlanırdık. Başka aileler bu işler için öküz filan kullanırdı. Hayvanlar emektar olmasına rağmen yaz sonunda rençberlik işleri bitince –ki bu çoğunlukla saman içeri atılınca olurdu- atlar yaylaya götürülür ve başıboş bırakılırdı..

Arada ihtiyaç olduğunda yaylaya gidip atlar tutulup getirilir, işler yapılıp bitince götürülüp tekrar bırakılırdı. Böylece yaz döneminde atların emeklerinden faydalanılır, kışın da doğaya bırakılarak yeminden ve barınma ihtiyacından kurtulunurdu. Acımasız gibi görünse de herkes bunu böyle yapardı. Evde binmek için kıymetli atlar ayrılır, diğerleri yılkıya bırakılırdı. Tabiatıyla bizde de böyle yapardık.

Yılkı dediğimiz bu atlar iki bin rakımın üzerinde Tahtalı Dağlarının yaylalarında kaderleriyle baş başa kalır, oraların sert kışını geçirir; kışa ve canavara (yöremiz habitatının tepesinde kurt bulunur ve kurtlara canavar deriz) kafa tutar, bahara kadar kalırlardı. Bahara sağ çıkanları sahipleri ihtiyaç duydukça gidip tutup getirir ve çalıştırırdı. Bu döngü her yıl devam eder dururdu. Yılkıdaki atları canavarın yediği yahut sert kışa dayanamayıp öldüğü olurdu ama çalındığına olduğuna dair bir şey hatırlamam.

Canavar yemesi söz konusu olunca Ahmet Emminin bir sözü aklıma gelir. Bozkırın insanının kaderi de bozkırın kışları gibi sert geçerdi. Çamlıca köyünden bizim de kökten akrabamız olan Ahmet Emminin babasını kendisi altı aylık iken yörede baş gösterir kuduz salgınında bir kuduz bir kurt dalar. Çocukluğu 20-25 km mesafedeki başka bir köyde türlü zorlukla geçtikten sonra tekrar köyüne döner. Hülasası Ahmet emmiye akrabaları bir tay verirler. Kış yaklaşınca bakacak durum yok tayı da yılkıya bırakırlar. Yaylaya giden biri tayın ölüsünü görür ve haber gönderir Ahmet emmiye, tayını canavar yemiş diye. Ahmet emmi haberi duyunca feleğe sitemini ne güzel dile getirir “O canavar benim omzuma buçuk yaşındayken binmişti ne diyeyim” der.

Çocukluğumda bir kere köyden birkaç kişiyle yılkıdaki atlarımızı tutmaya gitmiştik. Ayrıntısı çok fazla hatırımda kalmadı. Lakin evde o kadar uysal olan hayvanların yılkıdayken nasıl vahşileştiğini gördüğümde bayağı şaşırmıştım. Sabah erken gitmiştik yaylaya, akşama kadar atların peşinde dolaşmış, nihayet bir taplakta 20-25 atlık sürüyü kıstırmıştık. Yılkı sürüsünü yöneten bir aygır vardı. Bizim amcaoğlunu tepeleyecekti neredeyse kıl payı kurtulmuştu. Aygır bizim sıkıştırmamızdan kurtulmuştu ama kendi kısraklarımızı tutup köye geri dönmüştük. O vahşileşen atlar, bir iki gün içinde eski uysal haline geri dönüvermişlerdi. Bu değişim de beni ziyadesiyle şaşırtmıştı. Zira yaylada gördüğüm o vahşi atların tekrar uyum sağlamasının zaman alabileceğini düşünmüştüm.

Köy çocuklarının kaderi de yılkı atlarına ne çok benzerdi. Okullar tatile girmeden önce köye çalışmaya giderdi köy çocukları. Köyde okuyanların okulları zaten daha erken tatile girerdi. Bir yaz boyu rençberlik yapar, emeklerinin olanını verirdi çocuklar; yaz bitiminde tekrar şehre okusun diye gönderilirdi yılkı atları misal. Yılkıların köklerinde yabanilik olmadığı; geçmişlerinde ve genetiklerinde doğa ile mücadele bilgisi pek bulunmadığından yaban atlarına nazaran doğa ile mücadeleleri daha zor olurdu. Nitekim şehre giden çocuklar da şehrin cenderesini bilmezdi tıpkı yılkılar gibi… Onlardan da güçlü olanlar ayakta kalır güçsüzler ise tıpkı yaylalarda canavarlara yem olan yılkı atları gibi, şehrin keşmekeşliği içinde yok olur giderlerdi. Onun için köyden çıkan ve kariyer yapan çocuklar kıymetlidir. Güçlü adamlardır. Bin bir zorluğun üstesinden gelerek yaşamayı başarmışlardır. Saygıyı da ziyadesiyle hak ederler.

Yılkılar bir anlamda özgürlüğün simgesidir. Başıboş bırakıldıktan sonra bozkırda alabildiğine gönlünce koştururlar. Lakin Türkün kanatları olan atlar kalmadı şimdi Türkmen yurtlarında binlerce yıldan beri Dünyayı üzerinde hallaç pamuğu gibi attığı atları yok artık. En büyük itibar ve zenginlik saydığı ve uğruna ata yurdunu terk ettiği koyunları da yok. (Oğuzların Anadolu’yu yurt edinmesinin altındaki sebebin; otlatmaya elverişli geniş yaylalar olduğu düşünülebilir ki bu husus ayrı bir yazı konusudur.).

Bir dostumuz sohbetimiz sırasında kişinin Vatanı çocukluğudur demişti. Bizler de Türkmenin binlerce yıldan beri getirdiği ve bizim gözümüzün önünde yok olan bu değerlere bakıp Vatanının kayıp etmiş insanlar gibi hasret ve hüzünle o günleri yad edip duruyoruz.

Baki selam.

Necip Topuz

Etiketler:
Yorumlar