Rus uzman: Aliyev ve Nazarbayev SSCB’nin başına geçseydi ülke dağılmazdı

İranı ahvazda kim vurdu ?

İdlib anlaşmasına Amerika təhlükəsi

İranda askeri geçit törenine saldırı

“Yeniden Büyük Türkiye” Politikasında “Aktif Savunma” ve İşbirliği Arayışları

Türkiye 20 Kasım 2016
377

Türkiye’nin güvenlik politikalarındaki radikal değişim, etkisini başta yakın çevresi olmak üzere tüm dış politikasında göstermeye başlamış durumda. Bu bağlamda “Fırat Kalkanı” ve akabinde gündeme gelen “Dicle Kalkanı” ile 2007’de dönemin MİT Müsteşarı Sayın Emre Taner tarafından gündeme getirilen “Yeni Güvenlik” ve “Yakın Çevre” doktrinleri oldukça önemli bir yere sahip.
Dolayısıyla Türkiye, önümüzdeki süreçte daha çok sınır ötesindeki “güvenlik” eksenli operasyonları ve alan hâkimiyetine dayalı etkin varlığıyla ön plana çıkacak yükselen bir güç durumunda. Artık daha çok dışarıyı konuşacağımız bir gündem ile karşı karşıyayız. Ve burada hiç kuşkusuz iki önemli tarih ve hadise iç içe geçmiş bir kırılma noktası olarak değerlendirilebilir: 15 Temmuz ve 24 Ağustos.
Birincisi, Türkiye’nin her türlü terör tehdidine araçların bertaraf edilmesi boyutuyla ülke içinde; ikincisi ise, bu terör örgütleri ve arkalarındaki güçlere yönelik sınır ötesi operasyon kabiliyeti ve kararlılığıyla ön plana çıkıyor. Sınır ötesinde, Türkiye’ye yönelik bu terör örgütlerinin kalıntıları dezenfekte edilirken; onların arkasındaki hami güçler de doğrudan müdahale-savaş yöntemi üzerinden bir tercihe zorlanıyor.
Bu yöntem, aynı zamanda Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu beka sorununu artık “aktif savunma” ile bertaraf edeceği şeklinde de değerlendirilebilir. Bu ifadeyi, izlenilen savunma politikasında sonuçları itibarıyla ortaya çıkan bir “saldırı” şeklinde de değerlendirebilirsiniz.

Yukarıda da dediğim gibi, mesele çok büyük. Mesele, tam anlamıyla bir var olma meselesidir! Türkiye açısından önünde artık üç seçenek yoktur.
Üçüncü seçenek, statükonun korunması artık mümkün değildir. Önümüzdeki BOP haritası ve çevremiz ağırlıklı yaşanan son gelişmeler bize bunu söylemektedir. Geriye iki seçenek kalmaktadır: Türkiye, ya büyüyecek ya da küçülüp, dağılıp, yok olacaktır.

Bizim açımızdan ise önümüzde sadece tek seçenek vardır: O da büyümek. Bir diğer ifadeyle “Yeniden Büyük Türkiye”yi inşa etmek! Nitekim “yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışının revize edilmesinin altında da bu neden yatmaktadır.

Çünkü bu anlayışın uygulanacağı ortam-şartlar ortadan kalkmış durumda. Bu anlayış ancak statükonun muhafazası ve bu noktada tüm dünya devletlerinin aynı görüşe sahip olduğu bir anlayış içerisinde bir anlam/değer ifade etmektedir.

Bu anlayışın, mutabakatın kalktığı bir süreçte hiç kimse Türkiye’yi bu kalıbın içerisine sokamaz. Türkiye’nin bunu benimsemeye devam etmesi, “harakiri” yapmak ile eşdeğer olacaktır. Dolayısıyla, Hiç kimse, statükonun korunamayacağı bir ortamda Türkiye’den daha önceki “geleneksel” duruşuna dönmesini beklemesin!

“Yeniden Büyük Türkiye” Politikasına Dönüş
Sahip olduğu jeopolitik-stratejik gücü, milli iradenin aktif desteği ile pekiştiren Ankara artık sınırları dışında daha rahat hareket edebiliyor. Silahlı kuvvetler ve istihbaratın alandaki varlığı ve etkin-başarılı operasyonları ile birlikte caydırıcı gücünü ortaya koyan Türkiye bundan dolayı aranılan bir ortak.

Fakat diğer taraftan Türkiye bu sefer ortaklıklar konusunda daha “dengeli” ve “dikkatli” olacağının mesajlarını veriyor. Yeni dünyada “Yeniden Büyük Türkiye” anlayışı çerçevesinde kendisine zaman ve manevra alanı oluşturmaya yönelik denge bu politikası oldukça dikkat çekici.

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Semerkant dönüşünde gazeteciler ile yaptığı konuşmada verdiği satır arası şu mesajlar oldukça önemli: “Brexit bana göre güzel bir tevafuk oldu. Yani, Avrupa’da diğer ülkelerde bu tür şeyler olabilir… Geçenlerde bizimle ilgili dışişleri bakanları bir araya geldiler. Önce hırsla bir araya geldiler. Daha sonra Avusturya’nın dışında hiçbirisi Türkiye ile müzakerenin dondurulması, şu olması, bu olması noktasında fikir beyan etmedi. Bu tabi önemli bir şey. Mesele şu: Türkiye bir defa kendini rahat hissetmeli. Benim için varsa yoksa Avrupa Birliği dememeli… Mesela, ‘Şanghay Beşlisi içerisinde Türkiye niye olmasın’ diyorum. Sayın Putin, ‘Bunu değerlendiriyoruz’ gibi bir ifade de kullandı. …Türkiye’nin Şanghay Beşlisi içerisinde yer alması, bu konuda çok daha rahat hareket etmesini sağlayacaktır diye düşünüyorum.”

Bu ifadeleri açtığımızda karşımıza şöyle bir sonuç çıkıyor: 1) Batı, özellikle de Avrupa Birliği (AB) yeni dünya düzeni içerisinde tasfiye sürecine girmiştir, dolayısıyla yeni bir dünya inşası söz konusudur; 2) Batı ve bu kapsamda onun örgütleri (başta AB ve NATO olmak üzere) Türkiye açısından sağlıklı ve tek bir seçenek olmaktan çıkmıştır. Batı’nın bu konuda Türkiye’ye söyleyebileceği çok bir söz yoktur; 3) Batı’da ve Türk-Batı ilişkilerinde ortaya çıkan şartlar/gelişmeler “yeni bir durum değerlendirmesini” gerektirmektedir; 4) Türkiye, Batı ile olan ilişkisini Doğu ve onun örgütleri ile dengelemek istemektedir; 5) Bu dengeleme Türkiye’ye iç ve dış politikada bir rahatlama, manevra alanı ve zaman kazandıracaktır. Bu aynı zamanda yakındaki ve uzaktaki yakın çevreleri açısından da büyük bir önem arz etmektedir; 6) Türkiye böylece kendi gerçek gündemine ve projelerine dönebilecektir; 7) “Yeniden Büyük Türkiye” için tarihi bir fırsat yakalanmıştır.
Mehmet Seyfettin Erol

Yorumlar