Rus uzman: DTÖ neden ABD’nin Türkiye’ye yönelik yaptırımlarına sesini çıkarmıyor?

Nikol Paşinyla Respublikaçılar Partiyası arasındakı gərginlik getdikcə qızışır

Türkiye’de dinlerarası diyolog fetöcülerden sonra Selefi RABITA tarafından yürütülüyor!

Rus televizyon: O gece NATO neden Erdoğan’a yönelik olası suikasta göz yumdu

YENİ TÜRKİYE YENİ SİYASET

Gündem 14 Ağustos 2016
769

Türkiye, son yıllarda tarihinin en zor günlerinid yaşıyor. Ülkenin gündemini uzun yıllar meşgul eden PKK’nın artan faaliyetleri, DEAŞ örgütünün sınırımızda ve şehirlerimizde etkin olması, PYD/YPG terör örgütünün Kuzey Suriye’de bölücü eylemleri ve Türkmenler üzerindeki sindirme politikaları ve en önemlisi ise şüphesiz FETÖ/PDY örgütüdür. Bu örgüt, uzun yıllar hizmet hareketi olarak kendini tanıtmış sonrasında ise ülkenin en kritik kurumlarına sızmış üstelik kendini dini bir topluluk olarak bu toprakların insanlarına tanıtmıştır. Örgütün, soru çalarak kul hakkı yiyerek sadık müritlerine makam sahibi yapması akabinde Türkiye’nin referansı ile birçok ülkede etkin olmaları devamında ise ne tuhaftır ki bu toprakların insanlarına 15 Temmuz gecesi silah çekerek, insanların üzerine tank sürerek, uçaklarla bomba atarak adeta ülkede sistem değişikliği yapmaya ülkeyi 1979 yılının İran’ına çevirmeye çalışmışlardır. Bunu yaparken de halkın desteğini alacaklarını sanan, ülkeyi 1960’ların 80’lerin Türkiye’si ile karıştıran üniformalı teröristler Türk halkını hesaba katmamıştır. Halk; vatanına, devletine, sandığına, liderine, iyisine, kötüsüne sahip çıkarak meydanlara inerek dik durmuş ve vatanına sahip çıkmıştır. Bu dik duruşun bedeli ise vatanın bekası için şehit ve gazi olmak olmuştur. Sonuç olarak darbe girişimi başarısızlığa uğratılmıştır.
Bu darbe girişimi ile ne hedeflenmek isteniyordu. Suyu kurutmak mı yoksa bulandırmak mı? Rejim değişikliği mi? Lider değişikliği mi? Ülkeyi işgale hazırlamak mı? Bu tarz soruları devam ettirebiliriz ancak bu tarz soruların cevabı şimdilik zor olsa da zamanla daha kolay olacaktır. Ancak 15 Temmuz akşamının önemi kadar öncesinin ve sonrasının önemi de bir hayli büyüktür. 15 Temmuz öncesi Türkiye’nin bazı politikalarını hususiyetle inceleyecek olursak daha önce İsrail ile arası bozuk olan Türkiye’nin, ikili ilişkilerinde düzelmeler yaşanması, 24 Kasım 2015’te düşürülen Rus uçağı ile birlikte başlayan krizin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mektubu ile düzelmeye başlanması gibi müspet olayların yanında birde iktidar ve muhalefetin ölesiye tartışması, uzlaşıya mesafeli oluşları, birbirlerine karşı tahammül edememeleri, ülkede artan şehit haberleri ve PKK’nin taşkın faaliyetleri gibi menfi hadiseler ülkemizde sıklıkla rastlanan bir durum olmuştur. 15 Temmuz akşamı gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişiminin Komutanlar tarafından değil de Abiler tarafından koordine edilmiş olması ve bu ülkenin evlatlarına silah doğrultmaları asıl niyetin darbeden ziyade yani suyu kurutmaktan çok suyu bulandırmak olduğu çok net anlaşılmaktadır. Çünkü bu girişim de, komuta kademesinin tam olarak katılmadığını sadece bir azınlık grup tarafından organize olunarak bu işe kalkıştıklarını görüyoruz. Bu kalkışmadaki asıl hedef, ülkede bir kargaşa düzeni kurarak ülkeyi müdahale edilebilir noktaya getirmek olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’nin bağımsız olma çabaları ve alternatif politika üretmesi özetle söylenecek olunursa kontrolden çıkıp milli olmaya çalışması oyun kurucu devletleri rahatsız etmiştir. Türkiye üzerindeki asıl hedeflenen, Suriye, Irak, Libya yani istikrarsız, şiddetin çok olduğu, iç çatışmaların yaşandığı, her an müdahaleye açık ve esaret altında olan bir devlet hedeflenmekteydi.15 Temmuz akşamı ve sonrası ise ülkede birlik ve beraberlik şuuru artmış, halkın vatanına, devletine, bayrağına, dinine sahip çıkarak meydanlara inmiştir. Bu yaşanan müspet olaylar, hedeflenen planları altüst etmiş ve ülkemizin zor günlerinde farklı kesimlerin bir araya gelerek tek renk oluşturması dosta güven düşmana gözdağı vermiştir. Özellikle 7 Ağustos günü Yeni Kapı mitingi ile ülkede adeta bayram havası oluşmuş ve büyük Türkiye imajı verilmiştir.
Türkiye, artık yeni bir sayfaya yeni bir döneme başlamıştır. Bu menfi olaydan sonra düşmanını ve dostunu daha rahat tanır hale gelmiştir. Türk dış politikası artık değişime uğramak zorundadır. Bu değişim, bazı devletleri düşman bazılarını dost ilan ederek olmamalıdır. Türkiye’nin sınır ötesinde gerçekleşen her olayı, gelişmeyi veya o bölgeye karşı izleyeceği politikayı okyanus ötesine göre belirlemesi, ileride o topraklardan çekilen ama komşusuyla baş başa kalan Türkiye’nin büyük sıkıntılar yaşamasına sebep olacağı kuvvetle muhtemeldir. Bundan mütevellit oluşturulacak politikalar bölgedeki dengeleri göz önünde bulundurarak hazırlanmalıdır. Suriye politikası başta olmak üzere AB, Rusya, ABD, Mısır, İran, İsrail, Yunanistan, Irak ve Körfez ülkeleri ile ilişkiler denge üzerine kurulmalıdır. Devletlerarası ilişkilerde çıkarların her daim üstün tutulması ve prensip haline getirilmesi kaçınılmazdır.
Türkiye’nin, 24 Kasım günü Rus jetini düşürmesi sonucu; PYD konusunda bu örgüte silah verdiği için hem ABD hem de uçak krizi sonrası Moskova’da PYD’nin ofis açmasına verilen izinle birlikte Rusya ile yaşadığı siyasi kriz Ankara’yı bölgede yalnızlığa itmiştir. Daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Putin’e yazdığı üzüntü mektubu ile ilişkiler düzelme noktasına gelmiş ve 9 Ağustos günü Erdoğan’ın Rusya ziyareti ile ikili ilişkileri geliştirme kararı almışlardır. Aynı zamanda Suriye meselesinde iki devletin ortak çalışması ise Türkiye’nin bölgede alternatif politikalar üretme gayreti içerisinde olduğunu göstermektedir. Türk-Rus ilişkilerinin geliştirilmesi aynı zamanda Güney Kafkasya’da var olan sorunların çözümüne de yardımcı olacağı düşünülmektedir. Hususiyetle Dağlık Karabağ konusunda, önümüzdeki süreçlerde karşılıklı adımlar atılması beklenmektedir. Atılacak bu adımlar kısa vadede umut verici gibi gözükse de orta ve uzun vadede Karabağ meselesinin çözüme kavuşması imkânsız gibi gözükmektedir. Çünkü Moskova yönetimi Ermenistan ve Azerbaycan’ı dengelemek için oynadığı Karabağ kartını kolay kolay elden çıkarması imkânsız gözükmektedir.
15 Temmuz darbe girişi sonrası Batı’nın sessiz kalması hatta bazı Avrupalı siyasetçilerin darbeci subaylar hakkında endişelerini dile getirmesi Türkiye’nin tepkisini çekmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaşanan menfi olaydan sonra Rusya’ya yapmış olduğu anlamlı ziyaret Yeni Türkiye Yeni Siyaset anlayışının somut adımı olarak görülebilir. Türkiye, yönünü tamamıyla Batı’ya çevirdiği sürece etrafında olup bitenlerden haberdar olması zorlaşacaktır. Ancak Batı’nın yanında Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya, Asya, Afrika başta olmak üzere dünyanın birçok muhtelif yerlerinde ilgisinin olması Türkiye’nin gücünü, siyasetini, diplomasisini arttıracaktır. Uzun yıllar AB kapısında bekletilen Türkiye, her zaman çeşitli sorunlarla baş başa bırakılmaktadır. Türkiye’nin uzun yıllardan beri Avrupa’dan başka herkese mesafeli olması hatta komşuları ile ilişkilerinde bile sorunlar yaşaması sonucunda Ankara’nın izole olmasını sağlamıştır.
Ankara, izole olmaktan kurtulmanın yolunu ABD, AB, BM gibi örgütler ile iyi ilişkiler kurmak olduğunu uzun yıllar benimsemiştir. Hâlbuki 1962 yılında ABD-SSCB arasında yaşanan Küba krizi sonrasında ABD, Türkiye’de bulundurduğu Jüpiter füzesini geri çekmiş ve müttefikini Sovyet tehlikesi ile baş başa bırakmıştır. ABD’nin, Kıbrıs harekâtını önlemeye ilişkin olarak Amerika Birleşik Devletleri başkanı Lyndon B. Johnson tarafından Türkiye başbakanı İsmet İnönü’ye 5 Haziran 1964 tarihinde gönderilen tarihi Johnson Mektubu ile Türkiye’yi, olası bir Kıbrıs harekâtında Sovyet tehdidine karşı NATO’nun 5. Maddesinin işlemeyeceğini belirtmesi ve 4 Temmuz 2003’te Kuzey Irak Süleymaniye’de Türk karakolunun Amerikan askerleri tarafından basılması ve askerlerimizin başına çuval geçirilmesi ile birlikte Türkiye’de adeta Amerikan güvensizliği ve karşıtlığı tavan yapmıştır. Tarihte yaşanan bu menfi hadiseler Ankara’ya bir ders olmuş ve alternatif politika girişimlerinde bulunma düşüncesi hâkim olmuştur. Türkiye, komşularıyla iyi ilişkiler olmazsa bile düşmanlığa dönüşmeyecek ilişkiler tesis etmelidir. Suriye, Irak, İran, Ermenistan, Gürcistan, Bulgaristan ve Yunanistan başta olmak üzere hiçbir ülke ile aynı anda birden fazla düşman edinmek akıllıca bir hamle olmayacaktır ve düşmanımın düşmanı dostumdur ilkesi bölge barışına ve komşuluk ilişkilerine ket vuracağı elzemdir. Türkiye’nin yanı başındaki devletlere yönelik politikası üye olduğu toplulukların politikaları ile değil bizzat kendi milli politikaları ile belirlenmelidir. Aksi halde komşularına karşı güven veremeyen Türkiye’nin, komşuları tarafından potansiyel bir suçlu muamelesi görmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu durum ister istemez Türkiye’nin gayr-ı milli politikalara alet olmasına sebep olmaktadır. Türkiye’nin tam bağımsız, kendi ihtiyaçlarını karşılayacak, cari açığı olmadığı bir dönemi yaşayana kadar dış politikası bölgesel-küresel dengeleri dikkate alması ve mütekabiliyet esasına dayanması bir tercih sebebi değil bir zorunluluktur.
Batı ile geliştirilen ilgi ve alakaya mukabil Rusya ve diğer komşu devletlerle de geliştirilmesi elzemdir. Özetle söylenilecek olursak; Türkiye’nin yakın çevresinde meydana gelen menfi olaylarda takınması gereken tavır Rusya, İran, Irak ve Suriye ile birlikte ortak politikalar üretmek olmalıdır. Bu devletlerin, dış tahriklere kapılmadan akılcı siyaset izleyerek her türlü hamasetten uzak bir şekilde kararlar alması bölge selameti için kaçınılmaz bir hakikattir. Bölgenin huzuru ve istikrarı karşılıklı samimi ilişkilerin tesisi ile olacaktır

Selçuk Özçelik
Giresun Üniversitesi

Yorumlar