Yalçın Hatunoğlu: ADLERCİ OLUP ULUS DEVLETİ Mİ YAŞATALIM?
ADLERCİ OLUP ULUS DEVLETİ Mİ YAŞATALIM?
FREUDCU OLUP KÜRESEL DÜRTÜLERİN ŞEYTANİ SAHİPLERİNİN ESİRİ Mİ OLALIM?
Çağımız, insanın dürtüleri üzerinden tarif edildiği bir çağ. Bunun fikir babası Freud olarak kabul edilse de, aslında insanlık, akli ve insani değerlerin henüz gelişmediği ilk var olduğu günden beri dürtülerinin yönlendirdiği eylemlerle birbirini kırıp geçirmiştir.
Bu iddiayı haklı kılacak pek çok eylem tarihte görülmüştür.
Sonra bu dürtüleri sınırlayan inançlar ve inanç dışı kültürler üretilmiş ya da tanrısal bir katkıyla (kutsal kitaplardaki ilk insan Adem’in oğulları arasındaki mücadele, tam da bu tür dürtülere dikkat çeker) bir nebze olsun rahatlamaya çalışılmıştır. Ancak birkaç nesil sonra, inanç mensupları bu varoluş gerekçelerini unutmuş ve dürtülerinin yarattığı arzuları dinleştirerek kutsal alana taşımıştır. Bizde, Peygamber sonrası ortaya çıkan halife suikastleri ve sonrasında yaşanan her savaş, bu durumun örneklerindendir. Batıda ise mezhep savaşları ve Haçlı Seferleri bu bağlamda sayılabilir. Tam burada Adlerci yaklaşım, insan davranışlarıyla ilgili bakış açısıyla imdadımıza yetişir. Bu yaklaşım, dürtüler kadar toplumsal değerlerin, aile ilişkilerinin, sosyal ilişkilerin, sorumlulukların ve umudun dürtüleri kontrol edebileceğini söyler.
Bizler ise türkülerimiz ve şiirlerimizle bu dürtülerin esiri olmaktan kurtuluyoruz, ama buna pek bu açıdan bakmıyoruz. Oysa bizde de tarih boyunca binlerce şiir ve edebi metin bu imkânı sunmuştur.
Adlerci yaklaşıma neredeyse birebir uyan, sosyal hayat ve umutlu bir gelecek kurgusuyla kültürün içinden seslenen bir örnek:
Abdurrahim Karakoç’un
*Unutursun Mihribanım* şiiri:
“Unutmak kolay mı deme,
Unutursun Mihribanım.
Oğlun, kızın olsun hele,
Unutursun Mihribanım.”
Bu şiiri duyup da anlamamış olanlar, aşk acısını Freudyen yöntemlerle gidermenin felsefesini üretmeye çalışıyorlar.
Adler, Freud’un psikanalizini eleştirirken, onun yöntemlerinin insanın geçmişine, özellikle çocukluk dönemi travmalarına ve cinsel içgüdüler gibi bilinçdışı unsurlara aşırı odaklandığını savunuyordu.
Freud’un yaklaşımında, insan davranışının temelinde bastırılmış arzular, bilinçdışı çatışmalar ve libidonun kaynağının sadece cinsellik olduğu varsayımı ve bunun şekillendirdiği dinamikler yatıyordu.
Adler’e göreyse bu, insan doğasını anlamak için yetersizdi ve fazla indirgemeciydi.
Psikanalizin yöntemlerini, örneğin serbest çağrışım ve rüya analizini, öznel ve bilimsel olarak doğrulanması zor buluyordu.
Ona göre bu yöntemler, bireyin sadece geçmişine saplanıp kalmış bir yoruma yol açıyor, insanın şu anki ve gelecekteki hedeflerini göz ardı ediyordu. Adler, psikanalizin kaynağını Freud’un biyolojik ve içgüdüsel determinizmine bağlıyordu; yani Freud, insan davranışını büyük ölçüde biyolojik ve cinsel dürtülerin bir sonucu olarak görüyordu.
Adler ise bu görüşü reddederek, insan davranışının daha çok sosyal bağlam ve bireyin kendi anlam yaratma süreciyle şekillendiğini öne sürüyordu. Adler’in temel farkı, insanın geleceğe yönelik hedefler ve amaçlar tarafından motive edildiğini savunmasıydı. Geçmişten ziyade, bireyin “kurgusal finali” ya da nihai hedefi, onun davranışlarını yönlendirirdi. Örneğin, bir kişinin çocuklukta yaşadığı bir aşağılık kompleksi, onu üstünlük arayışına itebilir ve bu, onun şu anki davranışlarını anlamak için geçmişten daha önemli bir anahtar olurdu.
Adler’e göre, psikanalizin geçmişe takılı kalması, bireyin kendi potansiyelini ve iyileşme sürecini baltalıyordu.
İnsan, geçmişin kurbanı değil, geleceğe yönelen bir yaratıcıydı.
Bu yüzden terapi, bireyin kendi hedeflerini keşfetmesine ve bunları sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmesine odaklanmalıydı.
İnsanın toplumsal bir varlık olarak tanımlanması, Adler’in teorisinin belki de en önemli parçasıydı. Freud’un bireyi içsel çatışmalarla dolu, uyumsuz bir varlık olarak görmesine karşılık, Adler insanı doğuştan topluma uyum sağlamaya yatkın bir varlık olarak değerlendiriyordu. Ona göre, insan davranışları
Alfred Adler’in psikanaliz, özellikle Freud’un yöntemleri hakkındaki eleştirileri ve insan davranışına bakış açısı, bireysel psikoloji teorisinin temel taşlarını oluşturur.
Adler, Freud’un psikanalizini eleştirirken, onun yöntemlerinin insanın geçmişine, özellikle çocukluk dönemi travmalarına ve cinsel içgüdüler gibi bilinçdışı unsurlara aşırı odaklandığını savunuyordu.
Freud’un yaklaşımında, insan davranışının temelinde bastırılmış arzular, bilinçdışı çatışmalar ve libidonun şekillendirdiği dinamikler yatıyordu.
Adler’e göreyse bu, insan doğasını anlamak için yetersizdi ve fazla indirgemeciydi.
Psikanalizin yöntemlerini, örneğin serbest çağrışım ve rüya analizini, öznel ve bilimsel olarak doğrulanması zor buluyordu.
Ona göre bu yöntemler, bireyin sadece geçmişine saplanıp kalmış bir yoruma yol açıyor, insanın şu anki ve gelecekteki hedeflerini göz ardı ediyordu.
Adler, psikanalizin kaynağını Freud’un biyolojik ve içgüdüsel determinizmine bağlıyordu; yani Freud, insan davranışını büyük ölçüde biyolojik ve cinsel dürtülerin bir sonucu olarak görüyordu.
Adler ise bu görüşü reddederek, insan davranışının daha çok sosyal bağlam ve bireyin kendi anlam yaratma süreciyle şekillendiğini öne sürüyordu. Adler’in temel farkı, insanın geleceğe yönelik hedefler ve amaçlar tarafından motive edildiğini savunmasıydı.
Geçmişten ziyade, bireyin “kurgusal finali” ya da nihai hedefi, onun davranışlarını yönlendirirdi. Örneğin, bir kişinin çocuklukta yaşadığı bir aşağılık kompleksi, onu üstünlük arayışına itebilir ve bu, onun şu anki davranışlarını anlamak için geçmişten daha önemli bir anahtar olurdu. Adler’e göre, psikanalizin geçmişe takılı kalması, bireyin kendi potansiyelini ve iyileşme sürecini baltalıyordu. İnsan, geçmişin kurbanı değil, geleceğe yönelen bir yaratıcıydı.
“Süt emerdin gündüz gece
Unuttun ya büyüyünce
Bu işte tıpkı öylece
Unutursun Mihribanım”
Bu yüzden terapi, bireyin kendi hedeflerini keşfetmesine ve bunları sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmesine odaklanmalıydı. İnsanın toplumsal bir varlık olarak tanımlanması, Adler’in teorisinin belki de en önemli parçasıydı.
Küresel dürtü imparatorluğunu aşk ile yeneceğimizin işareti ise aşk acılarımızı da yenebilme yeteneğimizdir.
Unutursun Mihribanım
Abdurrahim Karakoç
Unutmak kolay mı deme
Unutursun Mihribanım
Oğlun kızın olsun hele
Unutursun Mihribanım
Hayat böyle bu gemide
Eskiler yiter yenide
Beni değil kendini de
Unutursun Mihribanım
Yıllar sineme yaslanır
Hatıraların paslanır
Bu deli gönül uslanır
Unutursun Mihribanım
Zaman erir kelep kelep
Meyve dalda durmuyor hep
Unutturur bir çok sebep
Unutursun Mihribanım
Gün geçer azalır sevgi
Değişir herşeyin rengi
Bugün değil, yarın belki
Unutursun Mihribanım
Süt emerdin gündüz gece
Unuttun ya büyüyünce
Bu işte tıpkı öylece
Unutursun Mihribanım



Yorum gönder