Hamas’ın Tahran temsilcisi Kasım Süleymaninin mezarını ziyaret etti

KİYEV-BAKI: ƏMƏKDAŞLIĞIN YENİ İSTİQAMƏTLƏRİ

TÜRKİYƏDƏ “GÜRCÜSTANDA İSLAMIN DÜNƏNİ, BU GÜNÜ VƏ SABAHI ” MÖVZUSUNDA SİMFOZİUM KEÇİRİLDİ

Amerikadan nə fərqi oldu ki?

Vladislav İnozemtsev: Leninden Putine Rusyada ekonomik reform

Rusya 22 Mart 2021
34

Yüz yıl önce, 14 Mart 1921’de, Tüm Rusya Komünist Partisi’nin 10. Kongresi “gıdaya el koyma sisteminin tarım vergisiyle değiştirilmesine dair” bir kararı kabul etti. Bu, Rus köylülerinin “sürekli devrim” uğruna hasatlarına el koyan silahlı kişilerce durmaksızın soyulması yerine ürettikleri her şeyin yüzde 25 ila 40’ını devlete vermelerine olanak sağladı.

O andan itibaren köylüler, ellerinde kalanı piyasa fiyatına istedikleri yerde satabilecekti. Vladimir Lenin’in Yeni Ekonomi Politikası (NEP) olarak adlandırdığı değişiklik; serbest ticareti geri getirdi, özel mülkiyeti yeniden tesis etti, küçük işletmeleri özelleştirdi, yabancı şirketlerin Sovyet Rusya’da iş yapmasına izin verdi ve bir yıldan kısa bir süre içinde rubleyi tümüyle konvertibl bir para birimine dönüştürdü.

Yeni politika zor bir zamanda getirilmişti: Sadece bir hafta öncesinde Kronstadt ayaklanması, Bolşeviklerin en sadık destekçisi denizcilerin, parti yönetimine yüz çevirmeye başladığını göstermişti. Değişiklik fena halde gerekliydi ve yeni rota cesaret verici sonuçlar doğurdu: 1921-26 döneminde yıllık büyüme oranı yüzde 25,4’e çıktı; 1927’ye gelindiğinde tarımsal üretim I. Dünya Savaşı öncesindeki seviyeleri aştı; savaşın harap ettiği sanayi yükselişteydi. 1921 ile 1927 arasında dış ticaret yılda ortalama yüzde 36 büyürken, bazı ekonomik sektörler daha da hızlı gelişti.

Ama aynı zamanda, NEP daha en başından ölüme mahkumdu. Bir yandan Bolşevikler, bu politikayı devlet kontrolünde, merkezileştirilmiş bir ekonomi inşa etme yönündeki ana hedeflerinde “geçici bir geri adım” olarak görüyordu. Dolayısıyla köylülerle yapılan bu “anlaşma”, hükümet 1923 gibi erken bir tarihte sanayi mallarının değeri artarken tarımsal ürünlerin toptan satış fiyatlarını düşürmeye başlayınca başarısızlığa uğramaya başladı.

1927’ye gelindiğinde, tahıl tedarikleri kesintiye uğrayınca projenin sonu barizdi. Öte yandan, özel girişimcilik Komünistlerin hayalini kurduğu ağır sanayiyi de yaratamadı. Tüketici pazarına en dinamik orta ve küçük ölçekli işletmeler mal sağladı, bu nedenle 1920’lerin ikinci yarısında sanayide büyüme yavaşlarken bu durum sınırlı tüketici talebinin bir yansıması oldu.

Sonuç iyi biliniyor: 1929’da ilk 5 yıllık plan kabul edildi, kolektivizasyon başladı ve kısa süre sonra piyasa ekonomisi ortadan kalktı. Bu süreçte mühendislerin ve yöneticilerin yerini gizli polis memurları ve parti bürokratları aldı.

Fakat Rusya’nın o yıllarda geçtiği yola bakınca, bunun 80 yıl sonra yaşananlara ne kadar benzediğini görebiliyoruz. Sekiz yıllık ekonomik çöküşün, yoksullaşmanın ve hiperenflasyonun ardından 2000’de yeni seçilen Devlet Başkanı Putin yeniden bir çeşit “normallik” tesis etti. Hükümet, düşük bir düz oranlı gelir vergisi oranı getirdi; döviz piyasasında denge sağladı ve hatta rubleyi rezerv para birimine dönüştürmek istediğini duyurdu. Ekonomik serbestleşme ve düzenin geri gelmesi, 2000 ile 2005 arasında borsayı 5,5 kat büyütürken Sovyetler’de ve Sovyetler sonrası ilk dönemde neredeyse var olmayan birçok sanayi de dinamik bir şekilde gelişti.

Rusya, yüksek maaşlı yabancı yöneticiler için ikinci bir yuva olurken, kişi başına düşen reel gelir 2007’ye kadar 2,5 kat arttı. I. Dünya Savaşı’nda kaybeden iki tarafın (Sovyet Rusya ve Almanya) Lenin’in yeni politikaları zamanına damgasını vuran sembolik uzlaşması bile, uluslararası terörizmin iki “masum kurbanı” olan Rusya Federasyonu’yla ABD arasındaki beklenmedik ittifakta yankılanıyordu.

Bununla birlikte, 21. ve 20. yüzyılın NEP’leri bazı başka açılardan da benzerdi. 1920’lerde kaynak tabanlı tarımsal ekonomi ülkenin yükselişinin temelini oluşturuyordu; 2000’li yıllardaysa, petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki yükselişin Rusya’ya büyük nakit akışı sağlamasıyla enerji sektörü aynı rolü oynadı. 2000 ile 2004 arasındaki petrol ihracat gelirleri, 1999’dakinden yılda ortalama 33,5 milyar dolar daha yüksekti; bu fark 2005 ile 2008 arasında 223,6 milyar dolara ve 2011 ile 2013 arasında da 394 milyar dolara çıktı.

Daha önce de olduğu gibi büyümeye tüketici pazarı odaklı endüstriler (2000’le 2007 arasındaki toplam GSYİH artışının yüzde 62’sini perakende ve toptan ticaret, konut inşaatı, finansal hizmetler ve tabii ki telekomünikasyon ve internet oluşturuyordu) önayak oluyordu ve 2008’deki küresel finans krizi Rusya ekonomisini vurana dek büyüme kaynakları neredeyse tüketilmişti. Ancak 1920’lere benzer şekilde, iyileşmedeki ilerleme kendi başına teknolojik modernizasyonu garanti etmedi.

Bir kez daha ülke, tıpkı 80 yıl önce olduğu gibi iş dünyasını hükümete eşit bir partner olarak tanımayan bürokratlar ve askerler tarafından yönetiliyordu: Yetkililer ve girişimciler arasındaki ilk çatışma, yeni politikaların uygulamaya konmasından üç yıl sonra yeniden gerçekleşerek ülkedeki en zengin kişilerin (özellikle de Yukos petrol şirketi sahiplerinin) özgürlük ve servetine mal oldu.

O andan itibaren hükümet, eskisinden çok daha medeni yollarla da olsa kontrolü altındaki en büyük şirketleri konsolide ederek “anlaşmanın şartlarını” revize etmeye başladı: Vergi yükünü artırmak, bölgesel otoritelerin yetkilerini azaltmak, eğitim ve sağlık harcamalarını kısmak ve nihayet emeklilik yaşını yükseltmek için adımlar attı.

2010’ların ikinci yarısında, yeni “güç elitleri” oluştuğu açıktı. Yabancı sermaye ülke dışına itilmeye başladı; dış ticaret tekelinin ilk unsurları ortaya çıktı (Gazprom’un biricik gaz ihracatçısı statüsünü ve devlet ithalatı düzenlemesinin bir anolojisi olarak “karşı yaptırımları” hatırlayın); eski gizli servis üyelerinden ve emekli askerlerden oluşan devlet adamları ana finansal akışlar üzerinde etkili bir kontrol sağladı.

Elbette, kimse Rusya’nın şu anda yeni kolektivizasyon, militarist histeri ya da Stalin’in “tasfiyelerine” benzer baskı ihtimaliyle karşı karşıya olduğunu söylemiyor: Mevcut hükümet ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, bu tür açıklamalar açıkça yetersiz bir gerçeklik algısına işaret edecektir. Bununla birlikte, birkaç önemli paralellik açıkça görülebilir.

Her şeyden önce, NEP politikasının hiçbir şekilde büyük ölçekli modernleşmeye önderlik etmeyeceğine itiraz ediyorum. Küresel pratik; Japonya, Kore, Tayvan ya da Brezilya’da gerçekleşenler gibi ekonomik atılımların hükümetin ekonomi üzerindeki güçlü liderliğiyle ve uzun vadeli hedefleri belirlemesiyle elde edildiğini gösteriyor. 1920’lerin NEP’i de, 2000’lerin NEP’i de değişen tüketici taleplerine uyum sağlarken ekonomiyi ancak kriz öncesi düzeylere getirebildi.

1930’lar ve 2010’lar arasındaki temel fark; ilkinde Bolşeviklerin ne pahasına olursa olsun ve her türlü fedakarlığı göze alarak yeni bir ekonomik gelişme düzeyine ulaşmaya odaklanması, mevcut yürütücüler kuşağınınsa tipik bir “ikinci dünya” ekonomisinden faydalanmayı gayet tatmin edici bulması. Öncü nitelikteki roketlerle ilgili karikatürler ve 2020’lerin başlarında halka sunulan birkaç yeni tank ve uçak, 1940’ların başlarındaki Sovyet toplumunun militarizasyon düzeyiyle karşılaştırıldığında bu açıkça görülebiliyor.

İkinci önemli nokta, Sovyet/Rus ve dünya ekonomileri arasındaki uzlaşmanın kurgu olmasıydı. Batı’nın teknolojik ve ekonomik kültür unsurlarına dair algının yüzeysel olduğu ortaya çıktı ve hiçbir şekilde toplumun dokusunu ya da kurumlarını etkilemedi. Hem o zaman hem de şimdi dış dünya yalnızca bir sermaye, ekipman ve teknoloji kaynağı olarak algılanıyordu ama yaşam tarzı için rol model ve hiçbir şekilde temel liberal değerlerin yol göstericisi olarak algılanmadı. Uluslararası gerilimler ciddileştikçe ekonomik olarak kendi kendine yetmek baskın hale geldi, fakat elbette bunun dış dünyadan fiili bağımsızlığı ne derece etkilediği tartışmalı.

Son olarak, her iki NEP’in kısa kesilmesi esasen iktidardaki nomenklatura’nın iktidarını güvence altına alma ihtiyacının sonucuydu. Sovyetler döneminde bu, bir nebze yumuşak davranmanın mümkün olduğu bugünkünden çok daha radikal bir parçalanmayla başarılabilirdi. Ancak ekonomi üzerindeki siyasi kontrol düzeyi; “aşırı kâr talebi”, fiyat düzenleme, emeklilik tasarruflarının dondurulması, belirli malların ihracat ve ithalatına yönelik kısıtlamalar ve daha birçok girişimi daha çok gördüğümüz bu dönemde istikrarlı bir şekilde artıyor.

Aynı zamanda, 1920’lerin sonlarındaki egemen sınıfın ülke için iddialı hedefler belirlediği ve neredeyse ne şekilde olursa bu hedeflerin peşinden gitmeye hazır olduğu; bugünün seçkinlerinse sadece ekonomik faydalar sağlamaya odaklandığı açık. Bu iki sonuca işaret ediyor: Bir yandan Putin rejiminden pervasızca hareketler beklenmemeli, ama diğer yandan da hiç kimse Rusya’nın yoğun bir ekonomik ve toplumsal modernizasyon için yollar ve araçlar arayarak Batı’ya döneceğini umut etmemeli.

20. ve 21. yüzyılın “yeni ekonomi politikaları” arasındaki paralellikler, 100 yıldan uzun süredir Rusya’nın sürdürülebilir ekonomik ve toplumsal kalkınma için kendi modelini bulamadığını gösteriyor. Rusya için “modernizasyonlar” yabancı ve bazen erişilemez olmaya devam ederken, gerçekleşmeleri sert bir siyasi baskıyı gerektiriyor. Ekonomik istikrar geçmiş koşulların restore edilmesiyle ilgili, ilerlemeyle değil. Dış dünyayla kurulan ittifaklar geçiciydi ve koşullara bağlıydı ki hâlâ da öyle, ama devlet gücünün işletmeler üzerindeki egemenliği payidar ve değişmez.

Yüzyıllardır Rusya ekonomik büyüme için yenilikçi reçetelere sadece tümüyle umutsuzluk dönemlerinde başvuruyor, zorlu dönem görünürde biter bitmez de bunları çabucak terk ediyor. Bundan 100 yıl sonra da ülkenin kendisini sonsuz dolambaçlı yolculuğunun bir başka turunda bulması pekala mümkün.

* Vladislav İnozemtsev

Yorumlar