Поставка С-300 в Сирию повысит безопасность в регионе, считает эксперт

Siber Güvenilir Bir Türkiye Olmak Çok Mu Zor!

Rusya İsrail’i vurmaya hazırlanıyor!

Ahvaz saldırısı ve 88. kuruluş yıldönümünde Suudi Arabistan!

TÜRKİYE-İSRAİL ANTLAŞMASI: ZAFER Mİ? HEZİMET Mİ?

Gündem 11 Temmuz 2016
541

TÜRKİYE-İSRAİL ANTLAŞMASI: ZAFER Mİ? HEZİMET Mİ?

türkisrail
Türkiye ile İsrail arasında 27 Haziran 2016 tarihinde kamuoyuna açıklanan, bir sonraki gün ise taraflar arasında imzalanan antlaşma, gerek iç kamuoyunda gerekse dünya gündeminde oldukça ses getirdi. Antlaşmanın taraflar açısından “zafer mi yoksa hezimet mi” olduğu ise tartışmaların merkezinde yerini aldı. Söz konusu hususun nesnel ve kapsamlı bir değerlendirilmesinin yapılabilmesi için tarihsel olarak Türkiye-İsrail ilişkilerini ve 2010 yılından beri devam eden kriz sürecini değerlendirmek gerekmektedir.

TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİNİN TARİHSEL SEYRİ
a. İsrail’in Kuruluşundan 2000’li Yıllara

Türkiye, cumhuriyetin ilanından sonra Batılı ülkelerle yakın ilişkiler kurmuş ve dış politikasını Batı ile uyumlu bir doğrultuda sürdürme anlayışında olmuştur. Türkiye’nin İsrail ile ilgili yaklaşımlarının temel ekseni de bu anlayış içerisinde genel olarak Batı’nın taleplerine uygun gerçekleşmiştir. 1947 yılında BM’de yapılan oylamada Türkiye, Filistin’in taksimatına ve İsrail’in kurulmasına ret oyu vermiş ancak İsrail 1948 yılında Batı desteğiyle bağımsızlığını ilan edince Türkiye, İsrail’i ilk tanıyan Müslüman ülke olmuştur. Bu kararın alınmasında II. Dünya Savaşı sonrasında SSCB’nin yükselişi ve bu yükselişin Türkiye açısından bir tehdit unsuru haline gelmesi de etkili olmuştur. Zira İsrail’in bağımsızlık ilanından yaklaşık bir yıl sonra teşekkül eden NATO’ya girmek isteyen Türkiye, İsrail’i tanıma hamlesiyle Batı bloğuna deyim yerindeyse “jest” yapmış ve SSCB karşısında güvenliğini Batılı ülkelere teslim etmiştir. Ayrıca söz konusu dönemde ABD-İngiltere-Almanya gibi ülkelere ekonomik anlamda duyulan ihtiyaç da, İsrail ile ilişkilerin Batılı bir eksende değerlendirilmesine yol açmıştır.[1]

Türkiye-İsrail ilişkileri, 1950’li yıllardan itibaren inişli-çıkışlı bir seyir izlese de günümüze kadar hiç kopmadan devam edegelmiştir. 1950’li yılların başında ekonomik antlaşmalarla ivme kazanan ilişkiler; 1955 yılında Bağdat Paktı’nın kurulması ve 1956 yılındaki Süveyş Krizi ile yerini gerginliğe bırakmış ve her iki ülkede büyükelçilerini geri çağırarak ilişkileri maslahatgüzar seviyesine düşürmüştür. 1958 yılında ise ilişkilerin gerçek anlamda tesisi olarak yorumlanabilecek “Türkiye-İsrail Gizli İşbirliği Antlaşması” olarak nitelenen; askerî ve istihbarat alanında mutabakat imzalanmıştır.[2]

1960’lı yılların başından Arap-İsrail Savaşı’nın (Altı Gün Savaşı) gerçekleştiği 1967 yılında kadar Türkiye-İsrail ilişkileri düşük yoğunlukta devam etmiştir. 1967 yılında patlak veren savaşta Türkiye, Arap ülkelerinden yana tavır sergilemiştir.[3] 1969 yılında ise Türkiye, Mescid-i Âksa’nın kundaklanmasına tepki olarak kurulan İslâm Konferansı Örgütü’ne katılmıştır.

1970’li yıllar boyunca Türkiye-İsrail ilişkileri gergin bir seyir izlemiştir. 1973 yılında Mısır ve Suriye ile İsrail arasında gerçekleşen “Yom Kipur Savaşı” esnasında Türkiye, resmi düzlemde tarafsızlığını ilan etmiş ancak Arap ülkelerine silah taşıyan SSCB uçaklarına sahasını kullandırırken, ABD’nin İsrail’e yardım götürmek için sahasını kullanmasına müsaade etmemiştir. 1974 yılında Türkiye’nin Kıbrıs Harekâtında Batı tarafından desteklenmemesiyle, dış politikada İslam ülkelerinin desteğine gereksiniminin anlaşılması, Türkiye’nin İsrail karşısında Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)’nü tanımasının (1975) yolunu açmıştır. Aynı yıl Türkiye, BM’de “Siyonizm’in bir tür ırkçılık olduğu”na yönelik karar tasarısına kabul oyu vermiştir.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin bu inişli-çıkışlı doğası 1980’li yıllarda da devam etmiştir. 1980’de İsrail’in Kudüs’ü daimî başkenti ilan etmesi sonucu Türkiye, Kudüs Konsolosluğu’nu kapatmış, taraflar arası diplomatik ilişkiler en alt seviyeye, “ikinci kâtiplik düzeyi”ne indirilmiştir. Ancak 1982 yılında İsrail’in Lübnan işgali, 12 Eylül koşullarında Türkiye’nin İsrail’e yakınlık duymasına yol açmış; İsrail, Sabra ve Şatilla katliamlarıyla özdeşleşen bu işgalinde, Lübnan’daki Türkiye karşıtı Ermeni örgütleri de hedefe koyarak Türkiye’yi ortak operasyona dâhil etmeyi başarmıştır. Bununla birlikte 15 Kasım 1988’de Filistin devleti ilan edildiğinde Türkiye de aynı gün Filistin Devleti’ni tanımıştır.

Türkiye-İsrail ilişkileri,1990’lı yılların başında ciddi bir ivme kazanmış, sonlarına doğru ise adeta “altın dönemi”ni yaşamıştır.[4] 1990’lı yıllarda “stratejik ittifak”a dönüşen yakınlaşmanın arka planında özellikle siyaset ve güvenlik düzleminde bazı sebepler bulunmaktaydı. Bunların başında Türkiye’nin özellikle 28 Şubat sürecinde “Batıcı-laik” bir askeri elit tarafından yönlendirilmesi gelmektedir. Bu kesim, Türkiye’nin İslam dünyası karşısında İsrail ve Batı yanlısı bir noktada konumlanması gerektiğini düşünmektedir. Bu bağlamda, İslâm dünyasında İsrail karşıtı duruşa sahip İslami hareketlerin etkinliğini arttırması, Türkiye’de o dönem etkili olan askeri-sivil elitin İsrail’e daha çok ilgi duymasına yol açmıştır. İslami Hareketlerin “ortak tehdit” olarak algılanmasının yanı sıra, uluslararası kamuoyunda Ermeni ve Rum lobilerine karşı Yahudi lobisinin desteğine duyulan ihtiyaç ve PKK’nin İsrail karşıtı bölge ülkelerinin (İran-Irak-Suriye) desteğini alması da ilişkilerin seyrini belirlemiştir, denilebilir.

b. AK Parti Dönemi (2002-2010) Türkiye-İsrail İlişkileri

2000’li yılların başında hem İsrail hem Türkiye, iktidar değişikliklerine sahne olmuş; Şubat 2001’de Ariel Şaron liderliğindeki Likud Partisi İsrail’de iktidara gelirken Mart 2002’de Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Türkiye’de iktidara geçmiştir. Bu tablo çerçevesinde, Türkiye-İsrail ilişkileri, 2000’li yıllarda 1990’lı yıllara göre gergin bir seyir izlemiştir. Bunun sebepleri arasında Şaron ve Olmert iktidarlarının Filistin’e yönelik sertlik yanlısı tutumları, İsrail’in uluslararası güç dengeleri açısından eski gücünü yitirmeye başlaması ve PKK lideri Öcalan’ın teslim alınması sonrası başta Suriye olmak üzere bölge ülkeleriyle gerginliğin ortadan kalkması gösterilebilir.

2003 yılında Irak’ın işgali sonrası İsrail’in Irak Kürdistanı’na yönelik yaklaşımları Türkiye’nin tepkisini çekmiştir. 2004 yılında Batı Şeria’da inşa edilmeye başlanan sözde “güvenlik duvarı”, Şeyh Ahmet Yasin ve Abdulaziz Rantisi gibi Filistinli öncü kadroların suikastlarla şehid edilmeleri ve İsrail tarafından düzenlenen “Demir Portakal” adlı askeri operasyonlar Türkiye tarafından eleştirilmiştir. O dönem başbakan olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail için ilk “terör” nitelemesini başbakan sıfatıyla o süreçte telaffuz etmiştir. 2005 yılına gelindiğinde ise önce Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, daha sonra Başbakan Erdoğan İsrail’e gitmiştir. Bu gidişler, şüphesiz, ikili ilişkilerin geliştirilmesine dönük gerçekleştirilmiştir.[5] Ancak 2006 yılında HAMAS’ın seçimleri kazanması ve Halid Meşal’in Türkiye’ye gelip AK Parti ile görüşmesi gerginliği tekrar arttırmış; Türkiye, aynı yıl, İsrail’in Lübnan’a saldırmasına çok sert tepki göstermiştir.

2007 yılında Türkiye, İsrail ve Suriye arasında “arabulucu” bir rol üstlenmiştir. Ancak 2008 yılında İsrail’in “Dökme Kurşun” adlı operasyonla Gazze’ye saldırması iki ülke arasındaki tansiyonu yükseltmiş; Türkiye, her düzeyde saldırıları sert biçimde kınamıştır. 2009 yılında ise, Davos Dünya Ekonomik Forumu’nda kamuoyunda “One Minute Çıkışı” olarak ünlenen hadise cereyan etmiş; Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan, İsrail Başbakanı Peres’e Filistin politikaları dolayısıyla canlı yayında tepki göstermiş; aynı yıl “alçak koltuk krizi”[6] olarak adlandırılan olay yaşanmıştır.

c. Mavi Marmara Saldırısı Sonrası Türkiye-İsrail İlişkileri

2010 yılı, Türkiye-İsrail ilişkileri açısından bir dönüm noktasıdır. Zira 1949 yılından günümüze kadar en uzun ve kapsamlı kriz dönemi bu süreçte yaşanmıştır. 27 Mayıs 2010 tarihinde İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) ve uluslararası mahiyetteki Özgür Gazze Hareketi tarafından organize edilen yardım filosu[7], Gazze’deki ablukayı delerek temel insani ihtiyaçları gidermek için yola çıkmış; 31 Mayıs tarihinde İsrail askeri birlikleri uluslararası kara sularında gemilere baskın düzenlenmiştir. Baskın sonucu “Mavi Marmara” adlı gemide bulunan 10 aktivist şehid olmuş, 50’nin üstünde aktivist ise yaralanmıştır. Bunun sonucunda gemiler İsrail’in Aşdod Limanı’na çekilmek zorunda kalmıştır. Olay yaşandıktan sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Latin Amerika gezisini iptal etmiş, Davutoğlu, BM’yi İsrail aleyhinde harekete geçirmek maksadıyla New York’a gitmiştir.

Türkiye’nin girişimleriyle BM Güvenlik Konseyi’nden İsrail’i kınayan ve ablukanın yasadışılığına atıf yapan bildiriler yayınlanmış, NATO da dâhil olmak üzere uluslararası kuruluşlar, İsrail’den alıkoyduğu gemileri serbest bırakmasını istemiştir. Söz konusu çağrılar ve Türkiye hükümeti ile kamuoyunun hassasiyetleri sonucu gemiler ve içerisindeki aktivistler serbest bırakılmış; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında “zorbalar, korsanlar, haydutların bile İsrail’den daha ahlaklı olduğunu” ifade ederek sürecin Türkiye açısından ne denli ciddi olduğunu ortaya koymuştur. Böylece Türkiye, taraflar arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi için Gazze’deki “ablukanın kaldırılması, özür dilenmesi ve tazminat ödenmesi” şartlarını ileri sürmüştür.

Mavi Marmara saldırısından tam 1 ay sonra Türkiye Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile İsrail hükümetinin “ılımlı” kanadından olduğu söylenen Sanayi Bakanı Eliazer Brüksel’de gizlice görüşmüş ancak görüşmeler neticesiz kalmıştır. Aralık ayında ise İsrail’in Haifa şehri yakınlarında Karmel Dağı’nda yangın çıkması sonucu, Türkiye yangın söndürme uçakları göndermiş; İsrail Başbakanı Netanyahu, Başbakan Erdoğan’ı arayarak teşekkür etmiştir. Ama bu “yumuşama sinyalleri”, İsrail’in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ekonomik bir antlaşma imzalaması sonucu yeniden gerginleşmiş ve bu durum Türkiye tarafından sert bir kınamaya neden olmuştur.

Daha sonraki süreçte -BM İnsan Hakları Komisyonu’nun Eylül 2010’da İsrail’i sorumlu tutan bir raporu olmasına rağmen- BM’de Eylül 2011’de “Palmer Raporu” adıyla İsrail’in Gazze ablukasını ve Mavi Marmara katliamına meşruiyet atfeden ifadeler içeren bir rapor yayınlanmıştır. Söz konusu rapor, Türkiye’nin üç şartından sadece “tazminatı” yerinde gördüğünü ifade etmekteydi. Buna karşılık Davutoğlu, Türkiye’nin İsrail’e yönelik 5 maddeden oluşan yaptırım kararlarını açıklamıştır:

1- Türk-İsrail diplomatik ilişkileri ikinci kâtip düzeyine indirilecektir. İkinci kâtip düzeyi üzerindeki tüm görevliler, başta büyükelçi olmak üzere üç gün içinde ülkelerine geri döneceklerdir.

2- Türkiye ile İsrail arasındaki askeri anlaşmaların tümü askıya alınmıştır.

3- Doğu Akdeniz’de en uzun kıyısı bulunan sahildar devlet olarak Türkiye, Doğu Akdeniz’de seyrü-sefer serbestîsi için gerekli gördüğü her türlü önlemi alacaktır.

4- Türkiye İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukayı tanımamaktadır. İsrail’in 31 Mayıs 2010 tarihi itibariyle Gazze’ye yönelik uyguladığı ambargonun Uluslararası Adalet Divanı’nda incelenmesini sağlayacaktır. Bu doğrultuda BM Genel Kurulu’nu harekete geçirmek için girişimlere başlanacaktır.

5- İsrail saldırısının Türk ve yabancı tüm mağdurlarının mahkemelerdeki hak arama girişimlerine gereken her türlü destek verilecektir.

Söz konusu maddeler içerisinde 1, 2 ve 5. maddeler yaklaşık altı yıllık süre zarfında uygulanmıştır.

KRİZİN AŞILMASINA DÖNÜK GERÇEKLEŞEN ANTLAŞMA

Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini düzeltmek için öne sürdüğü şartların ilki, Mart 2013 tarihinde ABD Başkanı Obama aracılığıyla Netanyahu’nun telefonla Erdoğan’dan “özür dilemesiyle” yerine getirildi. Ancak Türkiye’nin “Gazze ablukasının kaldırılması ve tazminat talepleri” uzunca bir süre karşılıksız kaldı. Özellikle İsrail’in tazminat seçeneğine başından beri sıcak baktığı ancak ablukanın kaldırılması hususuna yanaşmadığı ifade edilmekteydi. Bu nedenle iki ülke arasındaki ilişkiler antlaşmanın gerçekleştiği Haziran 2016 yılına kadar “dondurulmuş” bir hâlde idi.[8]

Türkiye-İsrail arasında gerçekleşen antlaşma iç ve dış kamuoyunda gündemin ana maddelerinden biri hâline geldi. Özellikle Türkiye kamuoyunda antlaşmanın “neden gerçekleştiği”, “kimin kazançlı çıktığı”, Türkiye açısından “zafer mi yoksa hezimet mi olduğu”, “önümüzdeki süreçte ilişkilerin nasıl bir seyir izleyeceği” ve Türkiye’nin “Filistin davasına bakışında değişim olup olmadığı” gibi hususlar tartışmanın merkezinde yer almaktadır.

a. Antlaşmanın Kapsamı ve İçeriği

Türkiye-İsrail ilişkilerinin düzeltilmesine yönelik gerçekleştirilen antlaşmanın kapsamı ve içeriği noktasında yetkililer tarafında kamuoyuna bazı açıklamalar yapıldı. Bu açıklamalara bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmaktadır:

– Türkiye, İsrail ile ilişkilerin düzeltilmesi için şart koştuğu “özür ve tazminat” taleplerini elde etmiştir.[9] Ancak ablukanın kaldırılması noktasında muvaffak olamamış ve sadece “ekonomik ambargonun esnetilmesi”ni sağlayabilmiştir.

– Türkiye, İsrail’in Aşdod Limanı ve Erez Gümrük Kapısı üzerinden Gazze’ye insani yardım malzemeleri sokacaktır. Böylelikle ağırlaşan insani durum hafifletilebilecektir.

– Türkiye Gazze’nin inşaat, elektrik ve su krizini aşmasında birinci derecede rol üstlenecektir. Ayrıca Gazze’de bir hastane inşa edilmesi de antlaşmada yer almaktadır.

– Türkiye üzerinden HAMAS’ın İsrail’e yönelik “askeri eylemlerin” planlamasına ve koordinasyonuna müsaade edilmeyecektir.

– Türkiye-İsrail arasında siyasi, askeri ve ekonomik[10] sahalarda çıkar ilişkileri ekseninde yeni işbirliği hamleleri geliştirilecektir. Özellikle İsrail’in son dönemde bulduğu doğal gaz rezervlerinin Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasına yönelik bazı projeler gündeme gelebilir.

Söz konusu çıkarımlar tarafların açıktan beyan veya ima ettiği hususları içermektedir. Bunların yanı sıra kamuoyuna başka iddialar da yansımıştır. Bunlar; Türkiye’nin HAMAS ile tüm ilişkilerini askıya alacağı, İsrailli yetkililer ile ilgili davaların geri çekileceği ve 2014 yazında üç İsrailli askerin Gush Etzion’da kaçırılıp öldürülmesinden sorumlu olan üst düzey Hamas üyesi Salih el-Aruri’nin artık Türkiye’ye dönmesine izin verilmeyeceğine dair söz verildiğine ilişkin iddialardır. Bunların hangi oranda gerçeklik taşıdığı önümüzde günlerde netlik kazanacaktır. İfade edilenler dışında “gizli” bazı konsensüslerin de bulunma ihtimalleri mevcuttur.[11]

Meselenin detaylarına tam olarak vakıf olunamamasında, antlaşmanın “şeffaf” bir çerçevede değil, “kapalı kapılar arkasında” gerçekleştirilip kısmi olarak servis edilmesi etkili olmaktadır. Bu husus da antlaşmanın eleştirilmesi gereken yönlerindendir.

b. Antlaşmanın Arka Planındaki Etkenler

Türkiye ile İsrail arasında 2010 yılında başlayan yüksek dozajlı gerilimden sonra bölgede ciddi değişimler ve çalkantılar meydana geldi. Özellikle 2011 yılında “Arap Baharı” olarak nitelendirilen olaylar, iki ülke arasındaki gerilimi ve Türkiye’nin taleplerini kısmi olarak geri plana itmiş oldu. Sürecin, Türkiye sınırındaki belirli alanlarda IŞİD ve PKK gibi örgütlerin hâkimiyetine sebebiyet vermesi ile Rusya ve İran’ın bölgesel denklemde Türkiye aleyhine nüfuz alanlarını genişletmeleri, dış politikada Türkiye açısından “alan daralması”na neden oldu.

İsrail ile ilişkilerin dondurulması ve farklı alanlarda sürdürülen “dolaylı mücadeleler”, ABD ve AB ile önceliklerin uyuşmaması ve mülteci sorunları, “Arap Baharı” olarak adlandırılan sürecin Mısır ve Suriye’de bugün itibariyle Türkiye’nin beklentilerinin ve stratejik hesaplarının dışında bir noktada bulunuyor olması, Rusya’yla yaşanan “uçak krizi” ve bunun siyasi-askeri-ekonomik bedelleri, IŞİD ve PKK/PYD unsurlarının güvenlik noktasında ciddi tehditler barındırması ve Kıbrıs sorunu gibi “dış politika açmazları”nın, Türkiye’nin İsrail ile antlaşmasının arka planındaki nedenleri oluşturduğu söylenebilir. Başka bir ifadeyle Türkiye, yaklaşık 10 yıldır “sıfır sorun” ve “bölgesel güç/model ülke” olarak kavramsallaştırdığı dış politika yaklaşımını kendi açısından sürdürülebilir bulmadığı için “yeni bir dış politika anlayışı” izleme zorunluluğu hissetmiş; İslam dünyasında uluslararası güçlerle ilişkiler açısından simgesel bir öneminin bulunduğu anlaşılan Suudi Arabistan’la ilişkilerini farklı bir zemine taşıyarak yeni bir dış politika sürecine geçmiş; bu süreç yeni Başbakan Binali Yıldırım’ın “Düşmanları azaltalım, dostlarımızı çoğaltalım’ sözleriyle ilan edilmiştir.

Türkiye, İsrail ile anlaşarak kendisine yönelik iç ve dış birçok saldırıyı daha kolay bertaraf edebileceğini düşünmektedir. Türkiye’nin özellikle IŞİD ve PKK/PYD’den gelen tehditleri asgari bir düzeye indirme noktasında İsrail ve Rusya ile yakınlaşmaya önem atfettiği anlaşılmaktadır.

Antlaşmaya İsrail cephesinden bakıldığında ise şöyle bir değerlendirme yapmak mümkündür: Türkiye ile yaşadığı kriz, İsrail’in bölgede iyice yalnızlaşmasına sebebiyet vermiştir. Özellikle ekonomik anlamda olumsuz etkilendiği söylenebilir. Türkiye’nin yerine ikame etmeye çalıştığı Yunanistan, Bulgaristan ve Kıbrıs Rum Yönetimi gibi partnerler Türkiye’nin yerini tutamamıştır. Son dönemlerde bulduğu doğal gaz rezervlerinin Avrupa’ya güvenli bir şekilde aktarılması da, İsrail’in Türkiye’yle yeniden yakınlaşma ihtiyacını daha fazla erteleyememesine sebebiyet vermiştir. Ayrıca İran’ın etkisinin artmasını istemeyen İsrail, Türkiye ve Suudi Arabistan öncülüğünde “denge unsurları”nın bölgede kendisinin yanında yer almasına stratejik önem atfetmektedir. İsrail’in Türkiye üzerinden HAMAS’ı “ılımlı” bir pozisyona mı çekmeye çalıştığı gibi hususlar ise tam olarak belirgin değildir.

İsrail’in Türkiye ile kendisine yönelik ağır ithamlarına ve suçlamalarına rağmen anlaşmaya -öne sürülen şartları belirli ölçülerde yerine getirerek- yanaşmasının nedenleri arasında “eski gücünü yitirmesi” de gösterilebilir. Zira İsrail’in uluslararası güç dengeleri açısından tamamıyla ekarte edilmese de gün geçtikçe etkisizleştiği ileri sürülebilir. Özellikle ABD ve diğer Batılı ülkelerin İsrail’i artık “yük” gibi görmesi[12] ve şımarık/kibirli tutumlarına karşılık Filistin meselesinde “iki devletli çözüm” noktasında olmaları önem arz etmektedir.

c. Antlaşmanın Mahiyeti: Zafer mi, Hezimet mi?

Türkiye kamuoyunda tartışılan hususların başında, anlaşmanın Türkiye açısından “ne anlam ifade ettiği” gelmektedir. Bu noktada karşımıza iki belirgin yaklaşım çıkmaktadır. Bunlardan ilki; Türkiye’nin İsrail’e uzun sürse bile taleplerini dayatmayı başardığını ve “diz çöktürdüğünü” ileri sürmektedir. Yani mesele Türkiye açısında bir “zafer” olarak resmedilmektedir. Diğer görüş ise, Türkiye’nin Filistin ile ilgili hassasiyetlerini yitirdiğini, İsrail’e tavizler verdiğini, ilişkilerin düzelmesi noktasında ileri sürdüğü şartları elde edemediğini ve böylelikle İsrail karşısında “hezimete” uğradığını iddia etmektedir.

Türkiye-İsrail arasındaki yaklaşık altı yıl süren krizin seyrine ve daha sonra yakınlaşmanın sebeplerine ve muhtemel sonuçlarına bakıldığında, meselenin “zafer ya da hezimet” denklemi dışında değerlendirilmesi gerektiği görülecektir. Zira kriz süresi boyunca taraflar doğrudan veya dolaylı olarak yoğun bir mücadele yürütmüş ve anlaşma hususunda uzun bir pazarlık gerçekleşmiştir. Bu bağlamda, iki tarafta benzer düzeylerde “direnç” göstermiştir.[13] Mesele sebepler zemininde ele alındığında, iki tarafın da birbirine özellikle güvenlik ve ekonomik sahalarda ihtiyaç duyduğu görülmektedir. Muhtemel sonuçlar bakımından ise, İsrail özür ve tazminat taleplerini yerine getirmiş, ablukayı ise kısmi olarak yumuşatmıştır. Türkiye ise, ablukanın tamamen kaldırılması şartını geri çekmek zorunda kalmıştır. Başka bir deyişle, iki taraf da karşılıklı bazı “tavizler” vererek uzlaşma kapısını aralamıştır. Bu bağlamda meselenin taraflar açısından -özellikle Türkiye- “zafer ya da hezimet” olarak kodlanması isabetsiz bir değerlendirme olacaktır.

Sonuç ve Değerlendirme

Türkiye-İsrail arasında gerçekleşen antlaşma, tarafların özelikle dış politika açmazlarıyla karşılaşmaları sonucunda mümkün olabilmiştir.[14] Antlaşmanın, Türkiye’nin Filistin davasına net bir şekilde taraf olduğunu deklare eden muhtevası, Türkiye açısından oldukça önemlidir. Ancak İsrail’in “güvenilmez” doğası göz önünde bulundurulduğunda anlaşmaya hangi oranda sadakat göstereceği tartışmalıdır. İsrail’in güvenlik ve istihbarat adına Türkiye’deki kurum ve şahıslara yönelik yapacağı ithamların İsrail’in geleneksel tutumu göz önünde bulundurulduğunda İsrail karşıtı verimli kurum ve şahsiyetleri töhmet altında bırakmak ve onların yararlı faaliyetlerini engellemek biçiminde olacağı bilinmelidir. Ayrıca önceki dönemlerde de görüldüğü üzere, Türkiye-İsrail arasındaki yakınlaşmalar “zoraki/mecburi” bir karakterdedir. Bu nedenle son anlaşmanın da ömrünün çok uzun olmayacağı ve herhangi bir sebepten ötürü tekrar ilişkilerin gerginlik arz edeceği tahmin edilebilir.

Antlaşmanın esas meşruiyet çerçevesi, HAMAS’ın şahsında Filistin Halkının rızası olmalıdır.[15] Bunun yanı sıra Mavi Marmara saldırısında şehit düşen aktivistlerin aileleri de razı edilmeli ve hassasiyetleri göz ardı edilmemelidir. Ailelerin şikâyetçi olduğu İsrail aleyhindeki davaların düşmemesi sağlanmalıdır.[16] Bu bağlamda sivil toplum kuruluşlarının Mavi Marmara Davası’nın seyri ile ilgili eleştiri ve uyarıları göz önünde bulundurulmalıdır. İsrail’in bu sivil yardım kuruluşlarını “terör örgütü” olarak tanımlaması da çözülmesi gereken önemli bir unsur olarak durmaktadır.

Türkiye antlaşmanın çerçevesi ve “ulusal çıkarları” ne olursa olsun, Filistin davasının savunuculuğundan vazgeçmemeli ve adaletin tesisine yönelik İsrail üzerinde baskılarını devam ettirmelidir.[17] Ayrıca antlaşmanın, HAMAS’ın siyaseten uluslararası kamuoyunda daha fazla ön plana çıkmasına ve meşruiyet kazanmasına dönük potansiyeli iyi değerlendirilmelidir.

Antlaşmanın Filistin halkının sorunlarına kalıcı bir şekilde çare olmayacağı açıktır. Bu açıdan bir yandan Aşdod Limanı’nda temel ihtiyaçlar teslim edilirken, diğer yandan uluslararası kamuoyu nezdinde etkili girişimlerde bulunularak “Gazze Limanı” inşa edilmeli ve Gazze’ye yönelik ablukanın tam anlamıyla ve süresiz kaldırılması hususu gündemde tutulmalıdır. Mısır’daki Refah Sınır Kapısının da randımanlı bir şekilde açılması gözetilmelidir.

Son olarak, reel-politiğin, “ideal-politiğe” galebe çalması arızî bir durum olarak görülmeli, antlaşmanın ablukayı “resmileştirdiği” yönündeki eleştiriler dikkate alınmalı, İsrail ve uluslararası çevreler tarafından “işgal ve ablukanın onaylanması” olarak değerlendirilmesi engellenmelidir. Filistin davasının ise, bütün boyutlarıyla “zafer” ile sonuçlandırılmasına yönelik çabalar yoğunlaştırılmalıdır.

———————————————————————————

[1] Güvenlik ve ekonomik zorunlulukların yanında Türkiye’deki dönemin karar alıcı mekanizmalarının kültürel anlamda da Batı ile özdeşleşme niyetinde oldukları açık bir husustur.
[2] Bu mutabakatın gerçekleşmesinde, Mısır ve Suriye’nin “Birleşik Arap Cumhuriyeti” adı altında birleşmelerinin ve SSCB ile yakın ilişkiler geliştirmelerinin etkisi bulunmaktadır.
[3] Savaş esnasında ve sonrasında Türkiye, Arap ülkelerine yüzbinlerce dolar yardımda bulunmuştur.
[4] 1990’lı yıllarda üst düzey yetkililerin karşılıklı ziyaretleşmeleri gerçekleşmiş, askeri, istihbarat ve ticaret alanında önemli ittifaklar kurulmuştur. İleri teknoloji işbirliği ve su paylaşımı üzerine de planlamalar yapılmıştır.
[5] AK Parti kadroları, İsrail ziyaretinin asıl sebebini “Filistin sorununun çözümüne katkı” olarak iç kamuoyuna açıklamıştır.
[6] Kriz, TRT’de yayınlanan “Ayrılık” adlı dizide İsrail düşmanlığı yapıldığı iddiasıyla İsrail’in Türkiye’ye nota vermesi sonucu gelişti. Olay, Dışişleri Bakanlığı’na çağrılan Türkiye Büyükelçisi ile İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı arasında yaşandı. Türkiye Büyükelçisi, “alçak koltuğa” oturtularak mesaj verilmek istendi.
[7] Yardım filosu, üçü Türkiye’den olmak üzere 8 gemiden oluşmaktaydı. Ancak olay günü 2 yabancı gemi arızalandığı için 6 gemi Gazze’ye doğru yola çıkmıştır.
[8] Antlaşmadan kısa bir süre önce (Mayıs 2016) Türkiye’nin İsrail için NATO vetosunu kaldırması da, antlaşmaya gidilen süreçte önemli bir nokta olarak değerlendirilebilir.
[9] Antlaşmaya göre İsrail, Türkiye içerisinde bir yardım kuruluşunun hesabına şehidlerin aileleri için 20 milyon dolar tutarında para aktaracaktır. Ancak burada itiraz edilmesi gereken husus şudur: Ödenecek para miktarı İsrail tarafından resmen “tazminat” olarak ifade edilmemekte ve hukukun genel ilkelerine uygun olarak yerine getirilmemektedir. Bunun yerine “yardım” olarak tanımlanmaktadır.
[10] 2010 yılında başlayan kriz sürecinde iki ülke arasında siyasi ve askeri işbirlikleri rafa kaldırılırken, ekonomik sahada işbirliği devam etmiştir.
[11] Örneğin, İsrail medyasına göre, Türkiye görüşmelerde MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın görevden alınacağına dair İsrail’e söz vermiştir. İsrail, Fidan’ın İran’a yakın olduğunu düşünmektedir. Buna karşılık bazı kesimler ise, Hakan Fidan’ın görevden ayrılacağının zaten bilindiğini, İsrail’in iç kamuoyuna bunu “taviz” olarak yansıtmaya çalıştığını aktarmaktadır.
[12] Batılı ülkeler, İsrail’in uzlaşmaz ve sert politikalarının İslâm dünyasının Batı karşısında konsolide olmasına yol açtığını ve göze alınamaz risklere sebebiyet verdiğini düşünmeye başlamıştır.
[13] Gösterilen direncin “destek hattı”na bakıldığında ise, Türkiye’nin çok daha başarılı ve dirayetli olduğu söylenebilir. Çünkü güç dengeleri açısından İsrail çok daha avantajlı durumda bulunmaktaydı. ABD, AB ve Rusya gibi küresel güçler doğrudan ya da dolaylı olarak İsrail’e daha yakın durmaktaydılar. Ayrıca Türkiye’nin içeride ve dışarıda mücadele etmek durumunda kaldığı odakların niceliksel ve niteliksel durumu göz önünde bulundurulduğunda tablo daha net ortaya çıkacaktır.
[14] Dış politikadaki tıkanıklığın İsrail dışındaki muhataplarla da çözülme girişimleri bulunmaktadır. Rusya’ya gönderilen mektup ve temasların yanı sıra, Başbakan Binali Yıldırım’ın “Akdenizi çevreleyen bütün komşularla ilişkilerin geliştirileceğini” ifade etmesi, yakın dönemde Mısır ve Suriye’ye yönelik olarak da bazı girişimlerin olacağını haber vermektedir.
[15] Bazı yayın organları, antlaşmadan kısa bir süre önce Türkiye’ye gelip Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile görüşen HAMAS Siyasi Büro Şefi Halid Meşal’in özellikle “abluka konusundaki ısrarından” ötürü Türkiye’ye teşekkür ettiğini ileri sürmüştür. Diğer yandan HAMAS adına açıklama yapan sözcü Usame Hamdan, “Türkiye’nin işgalci İsrail’le yakınlaşma anlaşması bir Türkiye kararıdır. Bu kararın HAMAS’la hiçbir ilişkisi yoktur ve HAMAS bunun kendi onayı ile gerçekleştirildiğini reddetmektedir” demiştir.
[16] Bu durumun antlaşma imzalandıktan sonra mümkün olmayacağı ifade edilmektedir. Çünkü antlaşma “uluslararası sözleşme” niteliğindedir ve bu tür sözleşmeler hiyerarşik açıdan Anayasa’dan üstün bir konumdadır. Böylelikle davaların otomatik olarak düşeceği dillendirilmektedir.
[17] Antlaşmanın gerçekleştiği gün İsrail’in Mescid-i Âksa’ya saldırması, meselenin ne kadar hassasiyet gerektirdiğini ve İsrail’in “barış süreçlerini” suistimal etmeye yönelik tabiatını açığa çıkarmaktadır. Türkiye yapılan antlaşma bahanesiyle İsrail’in hoyratça sergilenen tavırlarına müsamaha göstermemelidir.

http://www.stratejidusunce.org

Yorumlar