S-400: Türkiye için stratejik bir tercih mi? Yoksa yeni bir güvenlik bağlılığı mı? ABD’nin asıl endişesi ne?

Yunanistan Dışişleri Bakanı: Türkiye’nin AB üyeliğinden her kes kazançlı çıkar

Нужны ли России новые авианосцы

“ABŞ-la Türkiyə arasındakı ziddiyyət S- 400-lə bağlı deyil”

Türk-Rus İlişkilerinin Normalleşmemesi İçin 5 Neden

Gündem, Rusya, Türkiye 1 Haziran 2016
700

Türk-Rus İlişkilerinin Normalleşmemesi İçin 5 Neden
mse

Yaşanmış sıra dışı halk hikâyelerimizden biri yılanın acı acı gülümsemesi ve şu sözleriyle biter: ‘’…Çok isterdim ama sende bu evlat acısı, bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız!’’
Uluslararası ilişkiler her ne kadar ebedi dostluk ve düşmanlıkları reddeden ve çıkarı merkeze oturtan bir ilişki olarak nitelendirilse de, görüldüğü kadarıyla bu tanım Türk-Rus ilişkileri için fazla geçerli görünmüyor. En azından bu anlayış çerçevesinde ilişkileri şekillendirecek ortak bir zemin inşa edilemediğinden dolayı, iki ülke arasındaki işbirlikleri çok uzun ömürlü olmuyor desek, pek de yanılmış olmayız.

Hatta bu işbirliği arayışlarının “görünmez bir el” tarafından sabote edildiğine ve bunun sonucunda da iki ülke arasındaki ilişkilerin sonunun kanlı-bıçaklı “boşanmalar/ayrılıklar” şeklinde neticelendiğine de hep birlikte şahit oluyoruz.

Nitekim ikili ilişkiler tarihine bakıldığında üç aşağı beş yukarı bunun böyle olduğu görülür. Örneğin, 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması sonrası “zoraki ittifak/işbirliği” süreci beş yıl sürmüştür. İngiltere’nin devreye girmesiyle birlikte Türk-Rus ilişkilerinin seyri farklı bir mahiyet almaya başlamış ve süreç bizi Kırım Savaşı’na kadar götürmüştür.

Osmanlı’nın denize düşen yılana sarılır misali Rusya ile başlattığı Hünkâr Süreci, çok fena bir şekilde cezalandırılmıştır. 1833’ün rövanşı olarak da adlandırılabilecek bu savaş ile birlikte Türkiye Avrupa Kulübü’nün bir üyesi haline getirilmiş ve Rusya ile devamlı savaş halinde olmuştur.

Sonuçları itibarıyla aslında Osmanlı ve Çarlık Rusya’sının kaybettiği bu savaş durumu her iki devletin Batı/İngiliz emperyalizmine savaş açması olarak da kabul edilecek 1920’li yılların başına kadar devam etmiştir. Şartlar, bu iki devleti birbirinin güvenlik sigortası bağlamında zoraki bir işbirliğine itmiş, fakat ortak bir ideolojik zemin ve kurumsal yapılanma ile desteklenemediği için bunun da ömrü çok uzun süreli olmamıştır.

Nitekim, 1938’e kadar devam edecek bu dönem, Stalin’in kışkırtılması ile birlikte yerini yeniden “düşmanlığa” bırakmış ve Türkiye bu sefer ABD liderliğindeki NATO’nun bir üyesi olmuştur. NATO dışında, Türkiye’nin yılan hikâyesine dönen AB üyelik süreci de bunun bir sonucudur. Buna Türkiye-İsrail ilişkilerini de dâhil edebilirsiniz.

Burada dikkat çekici olan husus, her iki devlet arasındaki işbirliği arayışının çok kötü bir şekilde sona ermesi ve tarafların en az bir 50 yıl birbirine hasım olmasının temellerini atan ilk düşmanca hamlelerin Rusya cenahından gelmesidir. Bir diğer dikkat çekici husus ise, Rusya’nın yaptığı “aptalca” hatalar yüzünden Türkiye’nin Batı’ya daha bağımlı bir hale gelmiş olmasıdır.

Görünmez El Bir Kez Daha Devrede…

Bu tarihsel döngü kendisini bir kez daha göstermiştir. 11 Eylül sonrası Avrasya’da İşbirliği ve Eylem Planı Anlaşması ile “her şeye rağmen” işbirliği diyen ve bunu başta enerji alanında olmak üzere “stratejik ortaklık” seviyesine çıkartan iki ülke “görünmez el”in bir kez daha devreye girmesiyle birlikte karşı karşıya gelmiştir.

Sonuçları geçmişten farklı değildir, en azından büyük oyunda her iki devletin ama özellikle de Rusya’nın büyük ölçüde kaybetmesi kaybedecek olması boyutuyla. Diğer taraftan, bu son krizin sebeplerinin de geçmiştekilerden pek farklı olmadığı görülmektedir. Bunların en başında ise “kandırılmış Rusya faktörü” gelmektedir. Rusya, ABD ile birlikte Türkiye ve yakın-tarihsel çevresi bağlamında dünyayı aralarında yeniden paylaştığını zannederken, kendisini bölen gizli bir anlaşmaya imza attığının farkında değil. Rusya’nın “Güneye doğru” hırsı, bir kez daha onu felakete sürükleyeceğe benziyor.

Bu bağlamda Türk-Rus ilişkilerini derin bir krize sokan, bir diğer tabirle dananın kuyruğunun kopmasına neden olan gelişmeler şu şekilde sıralanabilir: 1) Rusya’nın Türk yakın çevresindeki faaliyetleri, 2) Kırım’ın ilhakı, 3) Karadeniz-Akdeniz’de yaşanan ve Türkiye’yi denizlerden de kuşatmayı esas alan “Gölleştirme Siyaseti”, 4) Türkiye’ye yönelik izlediği vekâleten savaş, 5) Putin ve etrafındaki Avrasyacı ekip faktörü.

Bu faktörler gündemdeki yerini koruduğu sürece Türk-Rus ilişkilerinin normalleşmesi pek olası görünmemektedir. Rusya, aynen Stalin sonrası hatasını düzeltmeye yönelik somut bir adım atmadıkça ikili ilişkilerdeki bu soğuk savaş hali devam edeceğe benzemektedir.

Diğer taraftan, Rusya’nın 11 Eylül sonrası süreçte ikili ilişkileri genelde tek taraflı olarak yorumlama ve kendi çıkarlarını maksimize etme siyasetinin Türkiye’yi hiç de arzu etmediği bir seçeneğe ittiğinin de altını burada bir kez daha çizmek gerekmektedir.

Nitekim Türkiye’nin burada bir kez daha yapmak zorunda kaldığı zoraki tercih, Türk-Rus ilişkilerinde uzun süreli bir rekabet-mücadele sürecine işaret etmektedir. Bu mücadele alanı şu an için ağırlıklı olarak Türk yakın çevresi olmakla birlikte, bunun hep böyle kalacağını iddia edebilmek için vakit henüz erken. Bununla ilgili emareler bir süredir alınmakta… Mehmet seyfettin erol

Yorumlar