Mehmetçik Emperyalizmle Savaşıyor

Gəncəni kimlər və niyə qanadır

Katalonya Başkanı Carles Puigdemont Nazım Hikmet hayranı!

Rusya ve İran Esad sonrası Süheyl Hassan’ın gelmesini planlıyor!

TÜRK DIŞPOLİTİKASINA DAİR DEĞERLENDİRME VE “DIŞ HİZMETLER AKADEMİSİ” MEFHUMU

Gündem 23 Temmuz 2020
110

Dış politika ve iç politika, uzun yıllar birbirinden farklı, hususi alanlarının olduğu, belirlenmiş hudutlar çerçevesinde faaliyet yürüten iki farklı mefhum olarak bilinmektedir. Ancak değişen ve gelişen dünya konjonktürü bağlamında bu mefhumların hudutları artık kalkar duruma gelmiştir. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin dağılışı ile beraber bu hudutlar tamamen yok olmuş, iç politika ve dış politika birbirleri etkileyen hatta birbirinden etkilenen bir duruma gelmiştir. Uzun yıllar iç politika meselesi olarak bilinen birçok hususun, dünyanın çift başlıdan çok başlıya doğru evrilmesi, küreselleşme ve liberalleşmenin artış göstermesiyle artık bu dönemde yaşanan hiçbir şeyin kapalı kapılar ardında kalamayacağı anlaşılmış ve dünya üzerinde yaşanan müspet ve menfi hadiselerin ülkelere tesir ettiği gibi, ülkeler içerisinde yaşanan her türlü hadiselerde dünya siyasetini meşgul etmiş hatta beynelmilel bir hadise olarak yankı bulmuştur.
Türkiye’nin Rusya, İran ve Suriye başta olmak üzere gerek komşu gerek dost ülkeler ile yaşadıkları veya yaşayabilecekleri menfi hadiseler; ticareti, mübadele programları kapsamındaki vatandaşlarımızı ve turizm çalışanları başta olmak üzere hadisenin muhatabı olan her vatandaş yoğun derecede etkilenecek ve yaşanan krizin mağduru olacaklardır. Bu veya bunun gibi birçok mevzunun engellenmesi mümkün olmamasına karşın olası bir durumda en az zarar ile çıkabilmek ise mümkündür. Dünyanın, çok kutuplu sisteme doğru evrilmesiyle başlayan, liberal ekonominin ve demokrasinin propagandası ile sarmalanan ve son olarak ise küreselleşme söylemleriyle perçinleşen yenidünya düzeninde ülkeler arasındaki münasebetler eskiye nazaran daha da hassas olmuştur.
Devletlerarası yaşanabilecek müspet ve menfi hadiselerin önceden tahmin edilmesi, araştırmaların yapılması ve ilmi hazırlıklara ehemmiyet verilerek plan, proje ve strateji boyutuna acilen geçilmesi elzemdir. Türkiye’nin jeopolitik konumu büyük güçler cihetinden ihmal ve inkâr edilemez bir husus olduğu hakikattir. Türkiye’nin olası bir menfi senaryoları öncesinden sezebilmesi, mukabele cinsinin teyit edilmesi, propaganda faaliyetlerine ehemmiyet vererek içeride ve dışarıda kamuoyu oluşturabilecek bir mekanizmayı tesis etmesi ve tüm devlet ricalinin bu şuurda olması milli bir vazifedir ve aksini düşünmek, muhalif olmak, ali menfaatlere mugayir davranışlarda bulunmak ise akıl tutulması, şuursuzluk ve gaflettir.
Dış politika; kısa, orta ve uzun vadeli olmalı, karar alıcılarının ihtiraslarına alet olmamalı, soğukkanlı ve akıl-mantık süzgecinden geçirilmelidir. Bahsedilen vasıfların tatbik edilebilmesi için karar alıcıların dikkatli, şuurlu ve stratejik düşünebilmeleri elzemdir. Ancak Türkiye’de mevcut olan ve bitmek bilmeyen bir hastalık vardır. Bu hastalık, iktidara kim gelirse gelsin bir önceki iktidardan farklı politikalar belirleme gayretlerine düşülmüş ve bir dönem “ak” olan politikalar diğer dönem “kara” oluvermiştir. Türkiye’nin zaafını bilen fırsatçı ve işbirlikçiler ise çıkarlarına ters iktidarları en kısa zamanda devirme gayretlerine teşebbüs etmişlerdir. Türkiye’nin bu zaafı ve hastalığı artık kronikleşmiş olduğundan ziyadesiyle vakit kaybettirmiştir. Türkiye, her defasında oyuna yeniden başlamıştır. Hür ve müstakil bir Türkiye’nin, oyuncu değil senarist, gündem olan değil gündem belirleyen bir ülke olması her Türk’ün tahayyül ettiği bir mefhum, her Türk karar alıcılarının ise tahayyülden daha fazlasının olmasını istediği bir mefkûre olmalıdır.
Dışişleri Bakanlığı her ne kadar devlet politikalarını belirleme makamı olsa bile nihayetinde iktidarın yetkilendirdiği bir şahsın bu vazifeyi yürütmesi, ister istemez kritik meselelerde siyasi ihtiras ve duyguları tesir edeceğinden, istenilen verim alınamayacaktır. Tüm bunların gerçekleşme durumu olmasa bile olabilme ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Olası senaryoları bertaraf etmek için gerekli tanzimlerin yapılması elzemdir. Dışişleri Bakanlığının ülkemizi başka ülkelere karşı temsil eden bir hüviyete sahip olması ihmal edilemeyecek kadar mühim bir teşkilat olduğunu gözler önüne sermektedir. Bundan mütevellittir ki böyle kritik öneme haiz bir müessese sadece siyasi idarenin eline bırakılmamalı ve akademi camiasından da ziyadesiyle istifade edilmelidir. Sahada olan diplomatlar ile teori çalışmalarında rüştünü ispatlamış akademisyenlerin müşterek faaliyetleri Türk dış politikasının kısa, orta ve uzun vadede planlı-programlı olmasını sağlayacak ve bunun semeresi olarak ise tutarlı, omurgalı, akılcı, caydırıcı ve stratejik bir dış politika belirlenmiş olacaktır.
Büyük güç olma tahayyülü, Türkiye’nin en tabii hakkıdır. Çünkü bu tahayyül ülkemize yüklenen tarihi bir misyondur. Bundan mütevellit içeride ve dışarıda güçlü olunması kaçınılmaz bir gerçektir. Bahsedildiği gibi devletlerarası münasebetlerde Türk devletinin menfaatlerini muhafaza ve müdafaa etmek her karar alıcılarımızın asli vazifesidir. Böyle kritik öneme haiz bir müessesenin özerk statüde olması ve bakanlığa eşdeğer bir meşveret meclisinin de tesis edilmesi Türk dış politikasını hak ettiği yere ulaştıracaktır. Dışişleri Bakanlığı yeni tanzimler sonrası artık daha isabetli ve öngörülü bir hüviyete kavuşacaktır. Bakanlık, Türkiye’nin yüksek menfaatleri kapsamında olası bir senaryoyu ve senaryonun icra edileceği hudutları belirlerken, hükümet ise hududu belirlenen bu alanlarda söylem, üslup ve strateji belirlemelidir. Bu şekilde hükümet ve bakanlık arasında koordine sağlanmış olacaktır. Türk devleti caydırıcılığını, yıpratıcılığını ve gücünü harp sahasından evvel diplomaside de bir o kadar göstermiş olacaktır.
Dış politikada yaşanan menfi hadiseler Türkiye’nin dışardaki itibarına tesir ettiği bir gerçektir. Bunun minimum düzeye hatta sıfıra indirilmesi ise sağlam bir teşkilat ile olacaktır. Bu teşkilat, yukarıda yapılan açıklamalarda da anlatıldığı gibi; Bakanlık ile koordineli, istişare görevi yürüten bir yapı olmalıdır. Türk siyasetçilerinden merhum Alparslan Türkeş, Türkiye’nin orta ve uzun vadeli dış politikalarının sağlam temeller üzerinde durması için yıllar evveli yaptığı açıklamalarda “Dış Hizmetler Akademisi” mefhumundan bahsetmiş ve yukarıda bahsedilen tafsilatlı bilgiyi bir mülakatta şöyle hülasa etmiştir;
M.İSLAMOĞLU: Efendim, memleketimiz için son derece hayati önemi haiz “Türk dış politikası” ile ilgili değerli görüşlerinizi beş bölüm halinde Ülkücü Kadro aracılığı ile milletimize duyurmak istiyoruz. Konuşmamızın başında “Ülkücü Kadro” adına teşekkür ederim. Şimdi, müsaadenizle konumuza açıklık getirecek ilk sorumuzla konuşmamıza başlayabiliriz. Dış politika kavramı hukuki ve siyasi yönden neleri ihtiva etmektedir?
ALPARSLAN TÜRKEŞ: Bir milletin milli sınırlar dışında, her sahadaki hak ve menfaatlerini sağlamak, korumak, geliştirmek ve devam ettirmekle ilgili programlanmış faaliyetler toplamı “dışpolitika”yı meydana getirir. Milletlerin hukuki ve siyasi organizasyonu olan devletlerin birbirleri arasındaki her türlü münasebetler; devletlerarası genel ve özel hukuk prensipleri ile tespit edilmiştir. Teorik mahiyet taşıyan bu prensiplerin tatbikatta yürürlüğe girmesi dışişleri hizmetlerini gerektirmektedir. İşte bu hizmetler toplamı “dış politika” şeklinde ifadesini bulmaktadır. Bu hizmetler siyasi ve cari olmak üzere iki kısımda mütalaa edilebilir. Bu hizmetler fonksiyon yönünden işlem haber alma ve tanıtma hizmetlerinden ibarettir.
Hususiyle dış politika, yalnızca siyasi sahaya münhasır olmayıp kamu organlarının her çeşit faaliyetlerinin; milli sınırlar dışına uzanmış halini ihtiva etmektedir. Böylesine yüklü ve can alıcı hizmetler toplamı, yalnızca hükümetlerin Dışişleri Bakanlıklarınca yürütülmektedir. Devletler bu hizmetlerin hedef, usul ve vasıtalarını uzun vadeli plan ve programlarla tespit ve organize etmişlerdir. Bizim görüşümüze göre ihdas edilecek “Dış Hizmetler Akademisinin” araştırmalarına dayanarak planlanacak uzun vadeli “Türk dış politikası” tayin ve tespit edilecektir. Bunun icrası ise Dışişleri Bakanlığınca sağlanacaktır. Ancak icranın nihai başkanı devlet başkanı olacak, kontrol ve organizasyon ilgili bakanlıkça yapılacaktır.
M.İSLAMOĞLU: Türkiye’nin milli sınırlar dışına uzanan hedeflerinin gerçekleştirilmesinde uygulanacak politik ve sair esasların tespitinde, üniversite üzeri bir kuruluştan bahsettiniz. Dış Hizmetler Akademisi adını verdiğiniz bu kuruluş hakkında bilgi verebilir misiniz?
ALPARSLAN TÜRKEŞ: Dış Hizmetler Akademisi başlı başına bir Devlet İhtisas Akademisi olup tamamen akademik araştırmalar yaparak varılması öngörülen milli hedefleri temin edecek plan ve programları hazırlayacaktır. Bu akademinin ilgili araştırma enstitüsü ve bölümleri çıkartılacak bir kanunla tespit edilecektir. Akademinin elamanları yüksek ihtisas yapmış her sahadaki icra organlarının mensupları ile milli üniversite ve yüksekokulların seçkin bilim adamları olacaktır.

Başbuğ Türkeş’in, Dış Hizmetler Akademisi fikrine ne kadar ehemmiyet verdiği yukarıdaki mülakatta da görüldüğü gibi ortadadır. Çünkü bilinmektedir ki bir devleti ayakta tutan ve harp esnasında karşı karşıya kalabileceği olası bir zararı minimuma hatta sıfıra indirmesine yardımcı olan durum o devletin diplomasi mekanizmasını iyi çalıştırıp çalıştırmaması ile alakalıdır. Her ne kadar dış politika ehemmiyet arz etse de bir o kadar da iç politikadaki vaziyet ve yaşanan gelişmeler büyük önem arz etmektedir. İç ve dış politika meselelerinin birbirlerine nasıl tesir ettiğine bakacak olursak, Soğuk Savaşın olduğu dönemde ülkemizdeki Menderes hükümetinin darbeyle son bulduğu ve sonrasında oluşturulan 1961 anayasası ile yaygınlaşan özgürlük havası çok uzun sürmeden fırsatçıların eline geçmiş ve bu durumu suiistimal etmişlerdir. 1968 yılından itibaren Marksist ve bölücü gençlik hareketlerinin üniversiteleri silah ve cephane yuvasına döndürmeleri ve kendinden olmayanlara yaşama hakkı vermemeleri Türk Milliyetçiliğinin yeşermesini sağlamış ve bu zararlı ideolojiye karşı adeta panzehir olmuştur. Türkiye, iç siyasetinde meydana gelen menfi hadiseler ile meşgul olurken bir yandan Kıbrıs bir yandan da Ege’deki sorunlar ile baş başa kalmıştır. Bu durum özetlemektedir ki Türkiye ne zaman içerde sıkıntı yaşasa, dara düşse veya problemler ile karşı karşıya kalsa muhakkak tetikte bekleyen, pusuya yatan birileri var olmuştur.
Soğuk Savaş sonrası dönemde ise iç ve dış politika mefhumları arasındaki fark git gide azalmış hatta yok olma noktasına kadar gelmiştir. Misal olarak tetkik edecek olursak ülkemizin 12 Eylül 1980 darbesinden sonra 15 Temmuz 2016’da karşı karşıya kaldığı darbe teşebbüsü her ne kadar iç gelişme örneği olsa da 15 Temmuz sonrası gelişen siyasi, askeri, iktisadi ve sosyal olaylar ülkemizdeki havayı darbeden farksız kılmıştır. Türkiye’nin iç meselesi gibi gözüken 15 Temmuz’daki darbe teşebbüsü devamında yaşanan gelişmelerle birlikte adeta bir dış mesele haline gelmiştir. Türk ve Türkiye hasımları bilmektedir ki 21. yy.da yükselen bir güç olma potansiyelini fark eden Türkiye, bu işin sonuna kadar üstüne gidecek ve takipçisi olacaktır. Ancak bu durumun farkında olan Türkiye’yi dizginlemek için ne olması ne yapılması gerekiyorsa sonuna kadar mesai harcayan şer odakları 15 Temmuz gecesini planlamışlardır. Türkiye, yaşadığı darbe teşebbüsü ile hiç olmadığı kadar yıpranmış ve yorulmuştur. Çünkü saldırı dışarıdan değil bizzat içeriden gelmiştir. 15 Temmuz darbe teşebbüsünün müsebbibi ve faili olan FETÖ, devletin tüm kurumlarına sızmış/sızdırılmış ve bu vatanın öz evlatlarına yıllarca üvey evlat muamelesi yapılmasına sebep veren baş aktör olmuştur. Türkiye sadece dış politikadaki eksiklerini değil bu vakitten sonra iç politikadaki vaziyeti de gözden geçirmeye hatta baştan inşa etmeye ağırlık vermelidir.
Soğuk Savaş sonrasında çok sık karşımıza çıkan iç ve dış politika arasındaki benzerlik ve birbirinden etkilenme olayı ülkemizin karşı karşıya kaldığı 15 Temmuzdaki menfi hadise ile bir kez daha gün yüzüne çıkmıştır. Bu durumun gereği olarak ilk kertede yurt sathında akabinde ise hudutlarımızın haricinde menfaatlerimiz doğrultusunda strateji geliştirmek kaçınılmaz olmuştur. 12 Eylül döneminde ülkemizi ideolojik farklılıklar ile ekarte edemeyen şer odakları bu sefer Kürt vatandaşlarımız üzerinden propagandalar yaparak Kürt sorunu oluşturmaya çalışmışlardır. Mesele Kürt meselesi değil tamamıyla terör sorunudur. Çünkü 1980’li yılların baskıcı ortamında kurulan PKK sadece Türklere değil bu bölgedeki Kürt vatandaşlara da çok eziyetler vermiş hatta göç ettirecek bir duruma getirmiştir. Ne tuhaftır ki PKK tüm bunları yaparken bölgedeki Kürt halkının haklarını savunmak için yaptıklarını deklare etmişlerdir. Merhum Alparslan Türkeş, yaşanan bu tarz terör olaylarını bir iç mesele olarak görmemek gerektiğini, bu terör olaylarının, Kıbrıs Meselesiyle, Ege Meselesiyle, Balkan Meselesiyle, Kafkasya Meselesiyle, dış meseleler ile sıkı sıkıya ilgili olduğunu ifade etmiştir. Türkeş’in sözüyle de anlaşılmaktadır ki ülkemizin yaşadığı sıkıntılar göründüğü gibi değildir muhakkak arka planda bitmeyen hırs, alınmak istenen intikam ve görülmek istenen bir kirli hesap vardır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin ali menfaatlerini gözetlemek her ne kadar iktidarın vazifesi olmuş olsa da mevcut iktidardakilerin günlük söylemlerle vakit kazanmaları, muhalefete sataşmaları, gündem değiştirmeleri ve kısır tartışmaların müsebbibi olmaları Türkiye’yi içe kapatmış ve dış ülkeler nezdinde de itibarını zedelemiştir. Türkiye’nin hak ettiği değere ulaşması için çaba sarf eden yine Türk milliyetçileri olmuştur ve olacaktır da. Dünyada yaşanan fikir savaşları ve kültür emperyalizmi dikkate alındığında, milliyetçilik, milli duygular ve milli duruş gibi mefhumlar çok büyük önem arz etmektedir. Devleti yönetenler ve yönetmeye talip olanlar ülkemizin stratejik kurumlarından biri olan dışişleri bakanlığını acilen düzenlenmesi gerektiği fikrini kabul edip kolları şimdiden sıvamalıdır.
Selçuk Özçelik

Yorumlar