Turan Rzayev: Suriye ile YPG/SDG arasında ateşkes imzalanması
Suriye hükümet güçleri ile YPG/SDG arasında ateşkes imzalanması, resmi olarak silahlı çatışmaların durdurulması ve sivil halkın güvenliği açısından olumlu bir adım gibi görünebilir. Ancak anlaşmanın bazı spesifik maddelerine bakıldığında, siyasi ve hukuki sonuçlarının Suriye’nin devlet egemenliği açısından ciddi riskler oluşturduğu açıkça görülmektedir.
Anlaşmanın 1. maddesine göre; Suriye hükümet güçleri ile YPG/SDG arasında tüm cephelerde derhal ve kapsamlı bir ateşkes ilan edilmekte, Fırat Nehri’nin doğusundaki tüm SDG askeri birlikleri geri çekilmektedir. Bu madde silahlı çatışmanın sona ermesini öngörse de daha ciddi bir problemi ortaya çıkarmaktadır. Çünkü ateşkes, ancak savaşan taraflar arasında imzalanır. Suriye hükümetinin, uluslararası düzeyde tanınmış kendi topraklarında faaliyet gösteren silahlı bir yapıyla resmi bir ateşkes anlaşması imzalaması; fiilen YPG/SDG’yi “iç silahlı grup” statüsünden çıkararak “siyasi-askeri taraf” seviyesine yükseltmektedir. Bu ise Şam’ın, YPG/SDG’yi kendisine bağlı yasa dışı bir silahlı birlik olarak değil, ayrı bir aktör olarak kabul ettiğini göstermektedir.
Anlaşmanın 5. maddesinde; SDG’nin askeri ve güvenlik personelinin, belirli güvenlik incelemelerinden, rütbelerin tanınmasından, mali ve lojistik destekten sonra Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıklarının yapılarına tam entegrasyonu öngörülmektedir. 10. maddede ise milli ortaklığın sağlanması amacıyla SDG yönetimi tarafından merkezi hükümet yapılarında yüksek rütbeli askeri, güvenlik ve sivil görevlere sunulan aday listesinin kabul edilmesinden bahsedilmektedir.
Biçimsel bakımdan bu adımlar, devlet kontrolünün yeniden tesisi ve silahlı grupların merkezileştirilmesi gibi görünebilir. Ancak pratik düzlemde bu maddeler Suriye’nin milli güvenliği için yüksek riskler taşımaktadır.
Öncelikle Suriye yönetimi, SDG’nin silahı tamamen bırakmayacağını ve yapısal olarak dağılmayacağını iyi bildiği için onu etkisiz hale getirmek yerine devlet kurumlarının içine dahil etmeyi tercih etmektedir. Bu ise problemin çözümü değil, devlet aygıtının içine transfer edilmesi demektir. Devlete karşı silah çekmiş ve dış aktörlerle sıkı bağları olan bir yapının lağvedilmeden ordu ve güvenlik sistemine dahil edilmesi, “devlet içinde devlet, ordu içinde ordu” modelinin oluşmasına zemin hazırlamaktadır. SDG gelecekte siyasi veya askeri düzlemde bağımsızlık veya özerklik ilan ederse, Suriye devleti onlara karşı etkili askeri tedbirler almakta ciddi zorluk yaşayacaktır. Çünkü bu durumda Şam, fiilen iki SDG ile mücadele etmek zorunda kalacaktır: Biri açıkça karşısında olan silahlı güç, diğeri ise ordunun ve güvenlik birimlerinin içinde var olan unsurlar.
Anlaşmanın en çelişkili ve aynı zamanda en riskli hükümleri 11. ve 12. maddelerde yer almaktadır. Bu iki madde görünüşte birbirini tamamlayan hukuki ve güvenlik mekanizmaları gibi sunulsa da özünde ciddi tezatlar ve suiistimal imkanları barındırmaktadır.
1. maddede; Kürtlerin kültürel ve dil haklarının tanınması, son on yıllar boyunca kayıtsız kalmış ve vatandaşlığı olmayan kişilerin hukuki statüsünün çözülmesi ve mülkiyet hakları meselelerinin 2026 tarihli 13 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çerçevesinde düzenlenmesi memnuniyetle karşılanmaktadır. Bu hüküm, fiilen SDG’nin kontrolünde olan bölgelerde yaşayan ve uzun süredir vatandaşlık statüsü olmayan Kürtlere Suriye vatandaşlığı verilmesinin hukuki zeminini oluşturmaktadır.
2. maddede ise SDG’nin “egemenliği ve bölgesel istikrarı sağlamak” adı altında Suriyeli olmayan tüm liderleri ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK) üyelerini Suriye Arap Cumhuriyeti topraklarından çıkarmayı taahhüt ettiği belirtilmektedir. Buradaki temel risk, SDG’nin bu mekanizmayı seçici ve manipülatif bir şekilde kullanabilmesidir. Şöyle ki; Suriye’ye gerçek bağlılığı olan veya siyasi açıdan SDG için ikincil öneme sahip kişiler “PKK üyesi” veya “Suriyeli olmayan lider” adı altında ülkeden çıkarılabilir. Aynı zamanda PKK ile fiili, ideolojik veya operasyonel bağları olan kişiler ise 11. madde kapsamında Suriye vatandaşlığı alarak hukuki bakımdan meşrulaştırılabilir. Bu durum bir yandan Suriye’nin vatandaşlık kurumunun güvenliğini zayıflatmakta, diğer yandan ise ülke içinde güvenlik riski taşıyan unsurların hukuki olarak korunmasına ortam hazırlamaktadır. Sonuç olarak Suriye devleti, hangi şahsın gerçek PKK üyesi, hangisinin ise sadece siyasi bir etiketle hedef alındığını belirlemekte zorluk çekebilir.
3. madde ise fiilen ABD’nin Suriye’deki askeri ve siyasi varlığının sürekliliğini ve SDG’yi koruma ve himaye etme amacını bir kez daha açıkça doğrulamaktadır. Maddeye göre Suriye devleti; bölgede güvenlik ve istikrarı sağlamak için ABD ile koordineli bir şekilde Uluslararası Koalisyon’un aktif bir üyesi olarak terörizme, özellikle de IŞİD’e karşı mücadeleyi sürdürmeyi taahhüt etmektedir.
Meselenin özü şudur: ABD, IŞİD’e karşı mücadeleyi gerçekte Kürt silahlı güçleri, yani YPG/SDG aracılığıyla yürütmektedir. İşte bu iş birliği, SDG’nin askeri, teknik ve siyasi açıdan bu kadar güçlenmesinin temel sebebi olmuştur. ABD’nin bu mücadelenin devamını resmi ateşkes anlaşmasının bir parçası haline getirmesi, Washington’ın Suriye’de “Ben hala buradayım” mesajı olarak değerlendirilebilir.
Bununla birlikte bu madde, ABD’nin SDG’yi fiilen kendi himayesi (protektorası) altında gördüğünü de ortaya koymaktadır. Çünkü SDG’nin varlığı ve güvenliği doğrudan Washington’ın IŞİD’le mücadele stratejisine bağlanmaktadır. Böylece SDG’ye karşı yapılacak herhangi bir askeri veya siyasi baskı, otomatik olarak ABD çıkarlarına dokunan bir mesele gibi sunulabilecektir.
Bu durum sadece Suriye yönetimi için değil, aynı zamanda Türkiye için de ciddi stratejik mesajlar taşımaktadır. Şam açısından bu madde, ülkenin bağımsız karar verme imkanlarının kısıtlandığını göstermektedir. Ankara için ise ABD’nin YPG/SDG’yi bölgesel güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul ettiğini ve bu yapıyı korumakta kararlı olduğunu gösteren açık bir sinyaldir.
Turan Rzayev


Yorum gönder