ASKERİ OKULLARI KAPATMA YANLIŞLIĞI

Aqil Acalov “”Türkiyenin sevincini kendi sevinci, hüznünü kendi hüznü bilen her kesi kutlarım”

Sinan Çuluk; “Mir’at-i Hakikat”ten II. Abdulhamid’in opera merakı

İnsansız Hava Araçları (İHA)

Tahran Zirvesi ve Suriye Krizinde Gelinen Nokta

Gündem 8 Eylül 2018
153

Arap Baharı sürecinin bir parçası olarak 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı kısa sürede küresel ve bölgesel aktörlerin müdahil olduğu uluslararası bir krize dönüştü. Yaklaşık 8 yıldır devam eden savaşta Suriye Irak gibi “de facto” olarak üç bölgeye ayrıldı. Hâlihazırda Fırat’ın doğusunu ABD’nin desteklediği PKK/PYD/YPG terör örgütü kontrol etmektedir. Fırat’ın batısında ise kuzeyde Türkiye’nin desteklediği, muhaliflerin kontrol ettiği bölge (Azez, Cerablus, Afrin ve İdlib) ve güneyde Rusya ve İran’ın desteklediği Şam yönetimi (rejim güçleri) bulunmaktadır. Türkiye’nin en uzun kara sınırlarına sahip olduğu Suriye’nin içinde bulunmuş olduğu bu parçalanmış durum ve istikrarsızlık bölgesel güvenliği doğrudan etkilemektedir. Suriye’deki bu istikrarsızlık, belirsizlik ve kontrolsüzlükten beslenen ve küresel/bölgesel aktörlerin taşeronluğunu yapan birçok terör örgütü de Suriye’de yaşama alanı bulmuş durumdadır. Afganistan, Irak ve Libya örneklerine baktığımızda Suriye sorununun da kısa ve orta vadede çözümünün pek mümkün olmadığını da belirtebiliriz. Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye konusuna angaje olurken Suriye’nin parçalanmış bu durumunu ve kısa ve orta vadede bu soruna kalıcı bir çözüm bulunamayacağı gerçeğini göz önünde bulundurması önem taşımaktadır. Türkiye’nin milli menfaatleri açısından sınır güvenliğinin sağlanması ve Suriye/Irak’tan kaynaklanan terör saldırılarının bertaraf edilmesi ve terör örgütleri ile yurt içinde değil kaynağında mücadele edilmesi önemli bir konudur. Milli güvenlik politika ve stratejilerinin belirlenmesinde bu parametrelerin dikkate alınması önem taşımaktadır.
Türkiye’nin 2016 yılından buyana icra etmiş olduğu Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtları sınır güvenliğinin sağlanması ve terör koridorunun önlenmesi açısından kritik harekâtlardır. Türk Silahlı Kuvvetleri bu harekâtları başarı ile yürütmüştür ve yürütmeye de devam etmektedir. Bu bölgelerde elde edilen kazanımların korunması elzemdir. Bu bölgelerde Türk Silahlı Kuvvetlerinin operasyonları hayatın normale döndürülmesi ve mültecilerin evlerine dönmesinin sağlanması aşamasındadır ve çok yönlü bir şekilde sürdürülmektedir. Tel-Rıfat bölgesinde hâlen İran ve Rusya destekli PKK/PYD/YPG terörist unsurları bulunmaktadır. Zeytin Dalı Harekâtı kapsamında en azından bu bölgenin terörist unsurlardan temizlenmesi gerekirdi. Fakat Rusya ile olan ilişkiler Tel-Rıfat operasyonunu engellemiş görünmektedir.
İdlib bölgesinde ise; Astana mutabakatı kapsamında ateşkesin etkinliğinin artırılması, çatışmaların sona erdirilmesi, insani yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması, yerlerinden edilenlerin evlerine dönüşü için uygun şartların sağlanması ve ihtilafın barışçıl yollarla çözülmesi için uygun koşulların oluşturulmasına destek sağlamak maksadıyla, Türk Silahlı Kuvvetleri birlikleri Gerginliği Azaltma Kontrol Gücü olarak görev yapmaktadır. Bu kapsamda; Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 13 Ekim 2017 tarihinden itibaren planlı Gözlem Noktalarının tamamı (toplam 12 adet) faaliyete geçirilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri, bölgede çatışmaların sona erdirilerek huzur ve istikrar ortamının teminine yönelik faaliyetlerini, Astana’da garantör ülkelerce mutabık kalınan angajman kuralları çerçevesinde sürdürmektedir. Türkiye’nin İdlib bölgesindeki konumu Astana süreci olarak bilinen Türkiye-Rusya-İran üçlü mekanizmasının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu noktada Türkiye’nin maksadı sınır güvenliğinin sağlanması, İdlib bölgesinden Türkiye’ye yönelecek mülteci akımının engellenmesi ve bölgedeki terörist unsurların temizlenmesidir.
Münbiç Yol Haritası ve Münbiç Güvenlik Prensipleri doğrultusunda, Fırat Kalkanı Harekât alanı ile Münbiç bölgesi arasında kalan hat üzerinde Türk Silahlı Kuvvetleri ve ABD Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından, 18 Haziran 2018 tarihinden itibaren bağımsız devriye faaliyetlerine başlanmıştır. 06 Eylül 2018 tarihi itibarıyla iki ülke tarafından 41 bağımsız devriye faaliyeti icra edilmiş olup söz konusu devriye faaliyetlerinin planlama ve icrasına devam edilmektedir. Müteakip dönemde, Türkiye ve ABD Silahlı Kuvvetleri tarafından sürdürülen yakın işbirliği ve ortak çalışmalar neticesinde Münbiç’teki tüm terör örgütü mensuplarının bölgeyi terk etmesi ile bölgede Türkiye-ABD denetiminde güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yönelik faaliyetlere devam edilecektir. ABD ile yapılan Münbiç mutabakatından amaç ise Münbiç bölgesinden ve Fırat’ın batısından PKK/PYD/YPG terörist unsurlarının temizlenmesidir. Türkiye’nin nihai hedefi ise hem Suriye’de hem de Irak’ta PKK/PYD/YPG terörist unsurların temizlenmesidir.
Türkiye açısından bakıldığında gelinen noktada Suriye konusunda iki önemli ve hassas konu karşımıza çıkmaktadır: İdlib ve Münbiç.
Münbiç konusunda ABD ile olan bütün diğer sorunlara rağmen önemli bir uzlaşma sağlanmış ve Türkiye bu konuda önemli bir kazanç elde etmiştir. ABD ile Türkiye arasında hâlihazırda bilinen birçok sorun olmasına rağmen Münbiç konusu uzlaşma konusu olabilmiştir. Uluslararası ilişkiler literatüründe bu konu iki ülke arasındaki ilişkilerde kompartımasyona gitme olarak adlandırılmaktadır. Literatürde kompartımasyon; iki ülke arasında birçok sorun olmasına rağmen, çözülebilecek ve iki ülkenin de menfaatine olabilecek sorunların önceliklendirilip diğerlerinden ayrılması ve müzakere edilip çözüme kavuşturulmasıdır. Münbiç süreci bu açıdan önemli ve korunması elzem bir konudur.
Astana sürecinin paydaşları olan Türkiye-Rusya-İran; Suriye krizine yönelik birçok anlaşmazlık konusuna sahip olsalar da önemli konularda hemfikirdirler ve diyalog halindedirler. Astana süreci Suriye krizinin daha da derinleşmesinin önüne geçen bir mekanizma özelliğine sahiptir ve Suriye’nin geleceği ve toprak bütünlüğünün sağlanması açısından önem taşımaktadır. Astana sürecinin paydaşları Türkiye-Rusya-İran İdlib konusunda ciddi fikir ayrılıkları içerisinde bulunmaktadırlar. Bu fikir ayrılığı özellikle dün yapılan Tahran zirvesinde daha da görünür hâle gelmiştir. Herşeye rağmen paydaşlar Suriye’nin güvenliğinin ve toprak bütünlüğünün sağlanması konusunda hem fikir olduklarını zirve sonrası yayınladıkları 12 maddelik ortak bildiride ifade etmişlerdir. Bu zirve sonrası Astana sürecinin artık sona ereceği tartışmalarının hem ulusal hem de uluslararası basında yapıldığını görüyoruz. Fakat zirve sonrası yayınlanan 12 maddelik ortak bildiride paydaşların önemli konularda da fikir birliği içerisinde de olduğu görülüyor. Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması ve terör örgütlerinden temizlenmesi en önemli ortak hedef olarak ön plana çıkıyor.
İdlib bölgesinde yer alan ve Türkiye’nin de kabul ettiği terör örgütlerinin nasıl temizleneceği konusunda tarafların fikir ayrılığına düştüğü görülmektedir. Türkiye İdlib bölgesinde yaşayan sivillerin yapılacak bir askeri operasyon sonrası ciddi şekilde zarar göreceği ve bunun da Hatay istikametinde ciddi bir göç dalgasına sebep olacağını birinci ağızdan zirvede açık açık dile getirdi. Geniş çaplı askeri bir harekât yerine İdlib bölgesinde yer alan terörist unsurlara sivillere zarar vermeyen nokta operasyonları yapılmasını teklif etti. Fakat Rusya ve İran siviller ile terörist unsurların bir arada yaşadığı ve bu tür operasyonların başarılı ve etkin bir şekilde yapılamayacağını ifade ederek Türkiye’nin teklifini reddettiler. Görünen o ki Rusya ve İran destekli rejim güçleri askeri bir harekât başlatarak bölgeden sivillerin Türkiye’ye gitmesini ve kalan bütün unsurların da terörist kabul edilerek imha edilmesini düşünüyorlar. Tabi ki bu düşüncenin ve bu düşünceye dayanan stratejinin yol açacağı felaketi tarif etmek bile mümkün değil. Terörist unsurlar birçok sivilin bölgeden çekilmesini engelleyecek ve birçok sivil ölecektir. Bununla birlikte uzun yıllar ağır şartlar altında yaşayan İdlib halkı mülteci durumuna düşecektir. Dün BM’den yapılan açıklamada olası bir İdlib operasyonunda ilk aşamada 700 bin sivilin Türkiye sınırına geleceği konusu yer aldı. BM Türkiye’den bu mülteciler için hazırlık yapmasını ve içeriye almasını talep etti. Türkiye ise ülkesinde 3,5 milyondan fazla mültecinin olduğunu ve Türkiye’nin mülteci kabulü noktasında doyum noktasına ulaştığını açıkladı. Gerekli tedbirlerin sınırın dışında BM tarafından alınmasını ve kendisinin de destek vereceğini açıkladı. Kısacası muhtemel bir İdlib operasyonunun sonuçlarının felaket olacağı şimdiden söylenebilir.
Bununla birlikte İdlib bölgesinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından açılan 12 adet Çatışmasızlık Gözlem Noktası var ve bu noktalarda Türk askeri görev yapıyor. Muhtemel bir İdlib operasyonunda Rusya ve İran destekli rejim güçlerinin Türk askeri ile karşı karşıya gelmesi de kaçınılmaz. Bunun neye yol açabileceğini şimdiden kestirmek zor. İdlib operasyonu sonrası rejim güçlerinin müteakip hedefinin ne olacağı da belirsiz. Bütün bunlar Türkiye ile Rusya ve İran destekli rejim güçlerini karşı karşıya getirebilir. Sahada sadece Rusya, İran ve rejim güçlerinin ordusu yok. Manipülasyon yapabilecek birçok terör örgütü de var. Bununla birlikte Rusya, İran ve rejim güçlerinin desteklediği ve kullandığı paramiliter unsurlar da var. Bütün bunlar hassas olan durumu daha da hassas hâle getiriyor.
Bugün ulusal basında hem Tahran zirvesine hem de Türkiye’nin Suriye politikasına ilişkin ciddi eleştirel yazılar ve yorumlar okudum. Eleştiri yapıcı olduğu sürece terakkiye yol açar ve iyidir. Fakat bilinçsizce ve bilgisizce yapılan milli şuurdan uzak eleştiriler de memlekete zarar verir. Önemli olan bu kriz ve kaos durumundan Türkiye’nin zarar görmeden çıkmasıdır. Bu kriz ve kaos durumu sadece bizi değil tüm bölgeyi ve hatta uluslararası sistemin bütününü ilgilendirmekte ve etkilemektedir. Türkiye’nin Münbiç yol haritasında olduğu gibi bir çıkış yolu bulup sorunu çözebileceğine olan inancımı koruduğumu belirtmek istiyorum.
Dr. Ufuk Cerrah-KAFKASSAM Uzmanı

Yorumlar