Şimdi yükleniyor

 Stephen Blank: Güney Kafkasya’da Derinleşen Parçalanma ve Büyük Güç Rekabeti

Azeri akademisyen Gülşan Paşayev, 2024 yılında kaleme aldığı bir yazıda Kafkasya’nın en belirgin özelliğinin “parçalanmışlık” olduğunu vurgulamıştı. 2025 yılı itibarıyla bu parçalanma daha da derinleşmiş; Güney Kafkasya ülkeleri ile küresel aktörler arasındaki ilişkiler hızla yeni bir şekil almıştır. Gürcistan’ın Rusya’ya bağımlılığı artarken, Ermenistan ve Azerbaycan’daki Rus etkisi ise bu ülkelerin Washington ve Avrupa’ya yönelmesiyle belirgin biçimde azalmıştır.

Gürcistan: Toprak Kaybı ve Siyasi Gerilim

Gürcistan, Güney Osetya ve Abhazya’nın fiilen Rusya Federasyonu’na entegre edilmesiyle toprak kaybetmiş ve bunun bedelini ağır şekilde ödemiştir. Rus veya Rusya yanlısı unsurların, işgal altındaki bölgelerle Gürcistan arasındaki fiili sınır hatlarını zaman zaman ileri taşıması, Moskova’nın “sınır belirleme” adı altında yürüttüğü uygulamaların cezasız kalmasına yol açmaktadır.

Ayrıca Gürcistan hükümeti ile Avrupa Birliği arasındaki gerilim de ülkenin geriye gidişinin bir göstergesidir. Hükümetin, AB üyeliği için gerekli reform süreçlerini yavaşlatması ya da askıya alması, hem Brüksel’in beklentileriyle hem de Gürcü halkının büyük bölümünün AB üyeliğine verdiği destekle çelişmektedir.

Ermenistan: Batı’ya Açılım ve İç Direnç

Ermenistan yönetimi, Azerbaycan ile kalıcı barış sağlamayı ve Türkiye ile ilişkileri normalleştirmeyi hedeflerken, eş zamanlı olarak demokratik reformları ve uzun vadeli AB üyeliği perspektifini hayata geçirmeye çalışmaktadır. Ancak bu süreç; iç siyasi gruplar, diaspora çevreleri, Kilise ve Rusya’ya yakın güç odaklarının sert muhalefetiyle karşı karşıyadır. Bu çevreler barış sürecine mesafeli durmakta ve demokratikleşmeyi hem iç politikada bir güç kaybı hem de Rusya açısından stratejik tehdit olarak görmektedir.

Rusya’nın dolaylı desteğiyle, Batı yönelimini tersine çevirmeye dönük siyasi hamlelerin gündeme gelmesi olasılık dahilindedir. Bu durum, Erivan’ın dış politika tercihlerinin yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda küresel güç dengeleri açısından da kritik olduğunu göstermektedir.

Azerbaycan: Yükselen Çok Yönlü Aktör

Azerbaycan ise daha farklı bir tablo sergilemektedir. Türkiye ile stratejik ittifakı ve İsrail ile savunma iş birliği sayesinde askeri kapasitesini güçlendiren Bakü, aynı zamanda Avrupa ülkeleri ve ABD ile ilişkilerini derinleştirmiştir. Bu süreçte Rusya’nın Ermenistan üzerindeki etkisini dengeleyebilecek bir konuma ulaşmıştır.

Bu çerçevede Donald Trump döneminde gündeme gelen Trump Uluslararası Barış ve Refah Yolu (TRIPP) projesi, ABD’nin Kafkasya’da kalıcı bir askeri ve ekonomik varlık tesis etme girişimi olarak öne çıkmaktadır. Proje; Washington’u bölgenin kalıcı aktörlerinden biri haline getirirken, İran’ın Azerbaycan üzerindeki baskısını sınırlamayı ve Ermenistan’ı Batı’ya yönelimi karşılığında teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

Öte yandan, 2024’te Rusya’nın bir Azerbaycan uçağını düşürmesi ve Rusya’daki Azerbaycanlılara yönelik saldırılar, Bakü’de Moskova’ya karşı ciddi bir tepki doğurmuştur.

Stratejik Sonuçlar

Güney Kafkasya artık yalnızca siyasi bir rekabet alanı değil; aynı zamanda enerji, ticaret ve ulaşım koridorlarının kesiştiği bir jeostratejik mücadele sahasıdır. TRIPP projesi, Çin’i, Orta Asya’yı ve Avrupa’yı bağlayan Orta Koridor üzerinde Gürcistan’ın rolünü zayıflatabileceği endişesi yaratmıştır. Ancak projenin etkisi, Gürcistan’ın konumundan çok daha geniştir.

Bu gelişmeler, Rusya’nın Kafkasya’daki etkisinin azaldığını göstermektedir. Moskova hâlâ bazı nüfuz araçlarına sahip olsa da, SSCB’nin dağılmasından bu yana bölgede bu denli yoğun ve kalıcı bir yabancı aktör varlığıyla karşılaşmamıştı.

Türkiye’nin Azerbaycan’la ittifakı yalnızca diplomatik değil, açık biçimde askeri boyut da taşımaktadır. Türkiye, Azerbaycan’a silah, eğitim ve lojistik destek sağlamakta; aynı zamanda Avrupa’ya uzanan enerji hatlarının ana geçiş ülkesi olarak stratejik katkı sunmaktadır. Türk Devletleri Teşkilatı üzerinden Orta Asya ile kurumsal bağların güçlenmesi de bu etkiyi pekiştirmektedir.

Azerbaycan ise İsrail ile savunma ve ekonomik iş birliği, İran’a karşı denge politikası ve Avrupa ile enerji temelli ilişkiler sayesinde çok yönlü bir dış politika yürütmektedir. Böylece yalnızca Kafkasya’nın değil; Orta Doğu, Avrupa ve Orta Asya’yı kapsayan geniş bir jeopolitik perspektife sahip aktör konumuna yükselmektedir.

Rusya’nın Konumu ve Bölgenin Geleceği

Rusya’nın Ermenistan’ın Gümrü kentinde askeri üssü bulunmaktadır ve Ermeni muhalefeti ile Gürcistan’daki bazı siyasi çevreler üzerinde etkisini sürdürmektedir. Ancak ekonomik açıdan zayıflayan Moskova’nın, Kafkasya’daki artan Batı ve bölgesel aktör varlığını tamamen durdurabilmesi zor görünmektedir.

Çin’in Orta Koridor üzerindeki ekonomik çıkarları ve İran’ın kendi baskıları da Rusya’ya sınırsız bir destek sunmamaktadır. Bu nedenle Güney Kafkasya’daki parçalanmış yapı ve büyük güç rekabetinin bir süre daha devam etmesi muhtemeldir.

Buna karşılık Orta Asya’da artan bölgesel iş birliği dikkat çekmektedir. Azerbaycan’ın yükselen stratejik konumu, onu yalnızca Kafkasya’nın değil, Washington’dan Avrupa’ya, Orta Doğu’dan Orta Asya’ya uzanan geniş bir jeopolitik ağın merkezi aktörlerinden biri haline getirmektedir.

1991 sonrasında bölgeyi uzun süre çatışma alanına dönüştüren etnopolitik rekabetler, Bakü ile Erivan arasında gelişen yeni ilişkiler sayesinde zayıflayabilir. Gürcistan’ın iç bölünmelerini aşması halinde Güney Kafkasya’nın da Orta Asya’daki iş birliği modeline yaklaşması mümkündür. Bu senaryo, bölge ülkeleri ve komşuları için daha istikrarlı ve sürdürülebilir bir gelecek anlamına gelecektir.

 Stephen Blank

Previous post

Yuri Mavaşev: 21. Yüzyılın Büyük Oyunu: Fransa ve ABD, Hindistan’ı Rusya’dan Koparmaya Çalışıyor

Next post

Azar Mahdavan: Tahran ve Washington arasındaki kırk yıllık gerginlik, İran’ı savunma ve güvenlik yapısını klasik savaşlar temelinde değil, asimetrik caydırıcılık temelinde kurmuş bir ülke haline getirdi. Son yıllarda, ABD’nin İran’a yönelik tekrarlanan tehditleri, Washington’ın siyasi söyleminin en tutarlı bileşenlerinden biri haline geldi; bu söylem bazen kapsamlı yaptırımlarla, bazen de bölgede askeri güç gösterisiyle birlikte sunuluyor. Ancak bu yaklaşımın stratejik sonuçları daha az dikkate alınıyor. Bu tehditlere devam ederek, Amerika fiilen zorlu, çok katmanlı ve karmaşık bir oyuna giriyor; kuralları yalnızca teknolojik üstünlük veya klasik askeri güçle belirlenemeyen bir oyun. Tahran ve Washington arasındaki kırk yıllık gerginlik, İran’ı savunma ve güvenlik yapısını klasik savaşlar temelinde değil, asimetrik caydırıcılık temelinde kurmuş bir ülke haline getirdi. Bu model, yoğun tarihsel deneyimlerin, uzun süreli yaptırımların ve sürekli dış baskıya maruz kalmanın ürünüdür. Bu bağlamda, İran, herhangi bir doğrudan çatışmanın maliyetini, saldırı kararını riskli ve maliyetli bir seçim haline getirecek seviyeye çıkarmaya çalıştı. Son 12 günlük savaşta İran, sadece pasif bir aktör olmadığını veya sembolik tepkilerle sınırlı kalmadığını gösterdi. Tahran’ın hızlı, koordineli ve çok katmanlı tepkileri, operasyonel yeteneklerinin sadece korunmakla kalmayıp bazı alanlarda geliştirildiğini de ortaya koydu. Bu deneyimi önemli kılan şey sadece operasyon sayısı veya silah çeşitliliği değil; hızlı karar verme, savaş alanını yönetme ve düşman savunmasını aşma yeteneğinin gösterilmesidir. Bu deneyim, İran’ın geleneksel modellerin ötesine geçen bir çerçevede düşündüğünü ve hareket ettiğini göstermiştir. Amerika Birleşik Devletleri büyük bir askeri güç olmaya devam ediyor; ancak sorun şu ki, İran ile olası bir çatışma klasik, sınırlı bir savaş olmayacak. Bölgenin coğrafyası, Batı Asya’nın güvenlik karmaşıklıkları, İran çevresindeki çok sayıda Amerikan üssünün varlığı ve Tahran’ın geniş bölgesel müttefik ağı, denklemi karmaşıklaştırıyor. Böyle bir ortamda, herhangi bir askeri eylem, kontrol altına alınması zor olan bir dizi karşı tepkiyi tetikleyebilir. İran’ın savunma stratejisinin en önemli özelliklerinden biri, daha düşük maliyetle daha büyük bir tehdit yaratmayı amaçlayan asimetrik caydırıcılığa dayanmasıdır. Bu kavram sadece askeri araçlarla sınırlı olmayıp, füze gücü, deniz gücü, elektronik savaş, insansız hava araçları ve bölgesel bağlantılar ağının bir kombinasyonunu da kapsamaktadır. Bu stratejinin mesajı açıktır: herhangi bir saldırı cevapsız kalmayacak ve yanıt mutlaka aynı seviye ve coğrafyayla sınırlı kalmayacaktır. Washington’ın tekrarlanan tehditleri aslında bir irade testidir; ancak sonuçları önceden tahmin edilemez. Önceki deneyimler, İran’ın dış baskı karşısında aceleyle geri çekilmek yerine caydırıcılık yeteneklerini artırmaya yöneldiğini göstermiştir. Stratejik bir bakış açısıyla, tehditler arttıkça, savunma araçlarını geliştirme teşviki de artar. Bu döngü, kaçılması zor istenmeyen bir rekabete yol açabilir. Bir diğer önemli nokta ise “savaşı sona erdirmek” meselesidir. Askeri çatışmaların tarihi, bir savaş başlatmanın mutlaka savaşın gidişatı ve sonucu üzerinde tam kontrol anlamına gelmediğini göstermektedir. Son on yıllarda birçok büyük güç, kısa ve kesin sonuç vereceğini düşündükleri savaşlara girdi, ancak pratikte uzun vadeli yıpranmayla karşılaştı. İran ile olası bir çatışma senaryosunda, Washington’ın savaşı başlatması ancak zamanını ve bitiş koşullarını belirleyememesi riski vardır. Bir diğer önemli nokta ise “savaşı sona erdirmek” meselesidir. Askeri çatışmaların tarihi, bir savaş başlatmanın mutlaka savaşın gidişatı ve sonucu üzerinde tam kontrol anlamına gelmediğini göstermektedir. İran, kırk yılı aşkın süredir çeşitli senaryolara hazırlanıyor. Savunma yapısı, kriz durumlarında sürdürülebilirlik ilkesine dayanmaktadır; yani, ilk saldırı durumunda bile yanıt verme kapasitesini korumak. Bu tür bir yapı genellikle tesislerin dağıtılmasını, savunmanın katmanlandırılmasını ve çeşitli bölgelerde inisiyatife dayanmayı içerir. Bu yaklaşım, karşı taraf için sürpriz olasılığını artırır; çünkü tüm yetenekler görünür değildir ve bazı yetenekler kullanım anına kadar gizli kalır. Öte yandan, bölgesel ortam da son derece hassas ve kırılgandır. Herhangi bir büyük ölçekli çatışma, enerji güvenliğini, nakliye yollarını ve küresel ekonomik istikrarı etkileyebilir. Bu tür durumlarda, Amerika’nın müttefikleri de maliyetli ve belirsiz bir savaşa girmekten çekinebilirler. Bu da Washington’ın karar alma kapsamını daha da sınırlandırır. Güç dengesinin gerçek anlamda anlaşılmadan yapılan sözlü tehditler, yanlış hesaplamalara yol açabilir. Böyle bir ortamda en büyük tehlike yanlış hesaplamadır; yani bir tarafın diğer tarafın karşılık verme iradesine veya yeteneğine sahip olmadığını varsaydığı an. Geçmiş deneyimler, İran’ın kritik noktalarda bazı Batılı analistlerin beklentilerinin ötesinde yanıt verdiğini göstermiştir. Bu durum caydırıcılık denklemini daha da karmaşık hale getirmektedir. Herhangi bir saldırı durumunda, Amerika Birleşik Devletleri çok ağır yanıtlar için hazırlıklı olmalıdır; bu yanıtlar tek bir cephe veya tek bir seviyeyle sınırlı olmayabilir. Yanıt yelpazesi, askeri araçlardan dolaylı bölgesel baskılara kadar uzanabilir. Böyle bir senaryo, özellikle Amerikan kamuoyunun uzun süreli savaşlara karşı hassaslaştığı bir durumda, Washington için önemli siyasi ve ekonomik maliyetler doğuracaktır. Yıllar boyunca İran, aktif caydırıcılığın yanı sıra “stratejik sabır” kavramını da benimsemiştir; bu, yanıtın zamanlamasının ve biçiminin mutlaka diğer tarafın beklentilerine göre belirlenmediği anlamına gelir. Bu özellik, öngörülebilirliği azaltır ve belirsizlik ortamını artırır; Herhangi bir büyük askeri güç için zorlu bir atmosfer. Son olarak, gücün sadece ekipman miktarı veya askeri bütçe meselesi olmadığını; aynı zamanda irade, psikolojik hazırlık, iç uyum ve çevre bilgisine de dayandığını belirtmek gerekir. İran, savaş başlatmayı hedeflemediğini, ancak bir saldırıya kararlı bir şekilde karşılık vereceğini defalarca vurguladı. Bu duruş, caydırıcılık ve uyarının birleşimidir; karşı tarafın yanlış hesaplama yapmasını önlemeyi amaçlayan bir mesajdır. Eğer Washington tekrarlanan tehditler ve askeri baskı yolunda ısrar etmeye devam ederse, aslında çıkması kolay olmayacak bir oyuna girecektir. Bir çatışma başlatmak mümkün olabilir, ancak sonunun başlatanın istediği gibi olacağının garantisi yoktur. Batı Asya gibi karmaşık bir bölgede, bir kıvılcım öngörülemeyen gelişmeler zincirine yol açabilir. İran, kırk yılı aşkın süredir çeşitli senaryoları inceliyor ve planlıyor. Yeteneklerinin önemli bir kısmı mutlaka açık değildir, bu da sürpriz unsurunu herhangi bir potansiyel çatışmanın ciddi bir bileşeni haline getirir. Bu gibi durumlarda, stratejik rasyonellik, tehdit diline güvenmek yerine, diplomasi ve gerilim yönetimi yolunun önceliklendirilmesini gerektirir. Aksi takdirde, Amerika, sınırlı ve kontrol edilebilir olduğunu düşündüğü bir savaşın içine çekilebilir; bu savaş giderek karmaşık ve çok boyutlu bir sahneye dönüşebilir; Washington’ın başlatabileceği ancak mutlaka sonlandıramayacağı bir savaş olabilir.

Yorum gönder