Sirojiddin Tolibov: Kırılma Noktasındaki Dünya ve Trampizm
İstikrarsızlık hissinin neredeyse gündelik hayatın bir fonu haline geldiği bir dönemde yaşıyoruz. Eski kurallar artık sağlam görünmüyor, yenileri ise henüz şekillenmiş değil. Uzun süre geri döndürülemez bir süreç olarak algılanan küreselleşme, bugün yeniden gözden geçiriliyor. Ekonomik bağlar varlığını sürdürse de devletler arasındaki güven azalıyor. Bu tekinsiz ortamda, alışılagelmiş diplomatik senaryoların dışına çıkan figürler özellikle dikkat çekiyor. Donald Trump, tam olarak bu kaymanın simgesi haline geldi.
Trump fenomeni sadece onun sert açıklamalarından veya eksantrik tavırlarından ibaret değil. O, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra inşa edilen liberal dünya düzeninin yaşadığı derin krizi yansıtıyor. Bu düzen birkaç temel sütun üzerinde duruyordu: ABD’nin askeri ve ekonomik liderliği, ittifak ağları, uluslararası kurumlara duyulan inanç ve küresel karşılıklı bağımlılık fikri. Uzun süre boyunca, başkanlar değişse bile Washington’un istikrarın garantörü olarak kalacağı varsayıldı. Trump ise bu rolün “otomatikleşmiş” olmasını bizzat sorgulattı.
En büyük gücün lideri; anlaşmaların, tarifelerin ve kişisel mutabakatların diliyle konuşmaya başladığında atmosfer değişir. Müttefikler garantilerin sağlamlığından şüphe etmeye, rakipler ise sınırları zorlamaya başlar. Dünya daha az öngörülebilir hale gelir. Ancak şunu anlamak önemlidir: Trump bu krizi yoktan var etmedi. O zaten süregelen süreçlerin bir dışavurumu oldu. Amerikan toplumunun dış yükümlülüklerden yorulması, küreselleşmeye duyulan tepki ve ulusal ekonomi üzerindeki kontrolün kaybedildiği hissi… Onun tarzı, sadece sistemin içinde olgunlaşan bu durumları radikalleştirdi ve hızlandırdı.
Bir insan tarihi ne kadar değiştirebilir? Bu karmaşık bir soru. Tarih nadiren sadece tek bir liderin iradesiyle hareket eder. Her güçlü siyasetçinin arkasında bir yapı vardır: Ekonomi, bürokrasi, ordu ve toplumsal ruh hali. En kararlı başkan bile kurumlar ve elitlerin çıkarlarıyla sınırlanmıştır. Ancak bir şahsiyet, süreçlerin hızını ve yönünü değiştirebilir. Sarsılmaz görünen tabuları yıkabilir, yeni bir siyaset dilini meşrulaştırabilir. Eskiden “uç” kabul edilen şeyleri normal haline getirebilir.
Trump bu anlamda bir hızlandırıcı oldu. Gizli şüpheleri açık beyanlara dönüştürdü. Uluslararası yükümlülüklerin bir pazarlık konusu olabileceğini gösterdi. Ulusal çıkara, küresel mutabakatların üzerinde daha doğrudan bir öncelik verdi. Gelecekte siyasetin üslubu yeniden yumuşasa bile, böyle bir dönüşün “mümkün olduğu” gerçeği diğer ülkelerin hesaplarını çoktan değiştirdi. Eski öngörülebilirliğin artık garanti olmadığını anladılar.
Yeni dünya düzeni bir günde kurulmaz. Çok sayıda kararın, krizin, savaşın ve tavizin toplamından oluşur. Şu an tek kutupluluktan daha karmaşık bir konfigürasyona geçişi görüyoruz. ABD en güçlü devlet olmaya devam ediyor ama artık tek güç merkezi değil. Çin konumunu güçlendiriyor, bölgesel aktörler daha bağımsız hale geliyor ve orta ölçekli güçler rakip bloklar arasında denge arıyor. Kurumsal çerçevelerin zayıfladığı ve belirsizliğin arttığı böyle bir sistemde liderlerin kişilikleri daha büyük rol oynuyor.
Ancak bir kişinin ruh halinin etkisini de abartmamak gerekir. Bir lider fevri olmaya eğilimli olsa bile, arkasında bir devlet aygıtı vardır. Kararlar danışmanların, parlamentoların, mahkemelerin ve askeri yapıların filtrelerinden geçer. Dahası, diğer ülkeler de buna tepki verir ve uyum sağlar. Bir oyuncu daha saldırgan davranırsa, diğerleri ittifaklarını güçlendirir veya ortaklıklarını çeşitlendirir. Denge bozulur ama yok olmaz.
Tarih, kırılma dönemlerinin genellikle kişiselleştirildiğini gösterir. Roosevelt, Churchill, Stalin veya Gorbaçov’dan bahsederiz. Fakat her birinin arkasında yapısal krizler vardı: Büyük Buhran, dünya savaşı, imparatorlukların dağılması veya ekonomik tıkanıklıklar. Şahsiyet önemlidir, çünkü sistemin zaten gergin olduğu anlarda karar vericidir. Eğer dünya istikrarlı olsaydı, en radikal lider bile onu kökten değiştiremezdi.
Bugünkü moment tam da böyle bir gerilim dönemine benziyor. Teknoloji devrimi iş gücü piyasalarını ve güvenliği değiştiriyor. Bilgi ortamı kutuplaşmayı artırıyor. Ekonomik eşitsizlik elitlere olan güveni sarsıyor. Böyle koşullarda Trump gibi figürler mümkün hale gelir ve toplumun bir kesimi tarafından talep edilir. Karmaşık sorulara basit cevaplar vaat ederler. Ve onların etkisi sadece somut kararlarla değil, siyasi dilin değişmesiyle ölçülür.
Bu nedenle, bir kişinin tarihi değiştirip değiştiremeyeceğinden ziyade, halihazırda başlamış olan bir süreci ne kadar yönlendirebildiğini konuşmak daha doğrudur. Trump; daha sert, daha az ideolojik ve daha çıkara dayalı (transaksiyonel) bir dünyaya geçişin bir işareti (marker) oldu. Ancak bu geçiş daha önce başladı ve ondan sonra da devam edecek. Yeni dünya düzeni sadece bir liderin karakterinin değil; devletlerin rekabetinin, teknolojik sıçramaların ve ekonomik çıkarların bir sonucu olacaktır.
Kaçınılmaz bir felaketin eşiğinden ziyade, bir “yeniden montaj” çağındayız. Bu durum dünyayı gergin ve çelişkili kılıyor. Şahsiyetler bu dönüşü hızlandırabilir, çatışmayı körükleyebilir veya aksine yavaşlatabilir. Ancak dünya sisteminin kaderini bir kişinin ruh hali değil; toplumların yeni gerçekliklere ne kadar uyum sağlayabileceği ve artan belirsizlik koşullarında dengeyi ne kadar koruyabileceği belirleyecektir.



Yorum gönder