KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Türkiye
  4. »
  5. Sinan Çuluk: GELENEK VE DİPLOMASİ

Sinan Çuluk: GELENEK VE DİPLOMASİ

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 4 dk okuma süresi
355 0

Klasik dönemde Osmanlı topraklarında Venedik, İngiltere, Fransa, Felemenk vb. o devrin önde gelen her ülkesinin ikamet elçiliği bulunurdu. Buna rağmen Osmanlılar ancak 1793’ten itibaren daimi elçilikler ihdas etmeye başladı.

O eski devirlerde Osmanlılar ülkelerine gelen büyükelçilerin ve heyetlerinin, atından, katırına, hademesinden, kâtibine kadar her türlü masrafını karşılarlardı. Bu ödeneklerde ufak bir gecikme olunca elçilerin hemen Bab-ı Asafi’ye başvurdukları ve nerede kaldı bizim paracıklar diye feryadı bastıklarına dair yüzlerce sefaret takriri mevcuttur.

O yıllarda mütekabiliyet esası falan hak getire. Osmanlı elçileri nadiren çıktıkları yabancı ülkelerde kendi paralarını harcamaktan başka yol bulamaz, elin gavuruna minnet eylemezdi. Osmanlılar her ne kadar misafire ikram eden Mükremin Abi pozisyonunda olsalar da bir ülkeyle aramız biraz limonî olmaya görsün, elçinin emdiği sütü burnundan getirirlerdi. Hele bir de aramızda savaş çıkan bir ülkenin elçisiyse savaş kararı alınır alınmaz elçilik heyeti Yedikule zindanlarını boylar, aileleri de Galata’da emin bir yerde yarı hapis yaşarlardı.

Modern diplomasi döneminde bizim ilk olarak yerleştiğimiz Berlin, Londra, Paris’te sefirlerimize o ülkelerin bırakın ödenek ayırmasını, İstanbul’dan para gönderilemediği zamanlarda parasızlıktan satmak zorunda kaldıkları eşyalarını, mücevherlerini ucuza kapatmaya bakarlardı. Yine de ilk modern sefaret dönemimizde Fransızlar Mısır’a asker çıkardığında İstanbul’daki Fransız sefirini heyetiyle birlikte Yedikule zindanında hapsetmiştik ama Fransızlar bizim sefir Seyyid Ali Efendi’yi hapsetmeye kalkmadan sefarethanede abluka altına almakla yetinmiş, aramızdaki savaş bitinceye kadar fazladan iki yıl Paris’te tutmuşlardı.

Klasik devirde askeri güç bizdeyken diplomatik gücün noksanlığı pek fark edilmiyordu. Zaman ilerledikçe askeri güçte de zafiyetimiz baş gösterince durum sırıtmaya başladı. Avrupa diplomatlarının anasının gözü hamleleri karşısında askeri kayıplarımız diplomasi masasında katlanarak büyüdü. Klasik devirde ecnebi diplomatlar Türkçe öğrenmek zorundayken fark edemediğimiz ecnebi lisan bilen devlet adamı yokluğundan, politika üretemeyen bilim adamı eksikliğinden çok çektik. Eflak-Boğdan’a voyvoda tayin ettiğimiz Fenerli aristokrat Rum aileleri bizim Divan tercümanlarımızdı. 18. Yüzyılda Avrupa’dan elde ettiğimiz istihbarî malumatın da en büyük kaynağı Fenerli Rumlardı.

1821 Mora İsyanındaki katkıları üzerine bu ailelerin divan tercümanlığına son verilip kendi yerli tercümanlarımızı ve sonrasında Hariciye kadrolarını yetiştirmeye önem verdikçe bizde de bir diplomasi geleneği oluşmaya başladı. O yıllar geride kaldı, köprünün altından çok sular aktı. Tanzimat Döneminden itibaren modern diplomasinin icap ettirdiği anlayışta kadrolar yetiştirdik. Mekteb-i Sultani’den Mekteb-i Mülkiye’ye oradan Siyasal Bilimler Fakültesi’ne uzanan bir eğitim hamlesiyle kadro açıklarını hızla doldurduk. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet devirleri devraldığı geleneğin üzerine bir o kadar daha inşa ederek diplomasi duvarlarımızı ördükçe ördü. Askeri gücümüz, ekonomik gücümüz neyse diplomasi gücümüz de oydu ama yine de o zamanların hikâyesini iyi kötü günümüze kadar taşıdık.

Son yaşadığımız on büyükelçi krizi bu geleneğin yeniden inşasını mı sağlayacak yoksa mazinin toptan inkârı yoluyla bizi modern dünyadan tamamen soyutlayacak bir dönemin başlangıcı mı olacak, merak içinde bekliyorum.
Sinan Çuluk

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir