Kabardey-Balkar Cumhuriyetinde Türkler ve Kabardeyler Arasında Gerginlik

Поставка С-300 в Сирию повысит безопасность в регионе, считает эксперт

Siber Güvenilir Bir Türkiye Olmak Çok Mu Zor!

Rusya İsrail’i vurmaya hazırlanıyor!

Şii aşırılığa Şii reformculuktan fren

İran 29 Şubat 2016
458

Şii aşırılığa Şii reformculuktan fren İran’da 26 Şubat Cuma günü düzenlenen parlamento (Meclis-i Şura-yi İslami) ve âkiller/âlimler meclisi (Meclis-i Hubrigan-i Rehberi) seçimleri, Sünnilik içinden çıkmış gulat ve aşırılıkçılığın simetrisi olan Şii aşırılıkçılığı durdurdu. “Mutlak velayet-i fakih” ideolojisi sandıkta acı fren yaptı. Şiilerin kendi iç disiplinleri ve denetimleri bakımından etkileyici kuşkusuz. İslam dünyası için de hayırlı bir sonuç.

Şimdi masadaki önemli soru daha bir önem kazandı: Şiiler kendi aşırılarını durdurabilme güç ve kabiliyetine sahipken Sünniler neden kendi içlerindeki gulat ve aşırılığa kolayca teslim oldu?

Cevap şu: IŞİD, Nusra ve benzeri tekfirci terör örgütlerinin ideolojik atası İbn Teymiye’den miras aşırılığın, Sünniliği kolayca teslim alabilmesinde Sünni toplumlara egemen muhafazakar siyaset ve fikriyattaki aşırılığın payı büyük. Muhafazakar kimlik, ister iktidar düzeyinde, ister sivil toplum seviyesinde olsun, etnik ve mezhebi ötekisine karşı nefret ve fobiyle doluyken IŞİD’çi aşırılığın Sünniliği ele geçirmesi zor olmadı.

Sünnilikte Şiilikteki gibi reformcu bir itiraz damarının olmaması, Sünni lider ve kanaat önderlerinin iktidardan başka bir şeyi gözlerinin görmemesi de önemli etken kuşkusuz. Oysa Şiilikteki aşırılığın ideolojisi olan “mutlak velayet-i fakih” fikriyatına İran, Irak, Lübnan, hemen her Şii toplumda muhalif âlimler ve aydınlar var. Yani hariçten itiraz ve eleştiriye fırsat kalmadan Şiilik kendi içinde en sert tartışmaları yapıp en keskin siyasi mücadelesini verebiliyor. Sünnilikte bu imkan ne yazık ki sıfır seviyesinde.

Esas itibariyle meselenin bu kısmı önemli ve zaten İran seçimlerini İslam dünyası için mühim yapan da, bu asıl sorunu laboratuvara sokmaya imkan açması.

İran seçimlerinde muhafazakarların etkin ve güçlü olduğu rejim, Ayetullah Humeyni’nin torunu dahil, binlerce reformcu adayı reddettiği halde reformcular büyük bir zafer kazandı. Bazı şehirlerde reformcular bu engelleme yüzünden aday bile gösteremedi. Böylesine sakatlanmış ve budanmış bir seçimde dahi reformcular başkent Tahran’da adeta ezdi geçti. Muhafazakar devlet aygıtı binlerce reformcu adayı engellemeseydi seçimlerde muhafazakarların esamesi okunmayacaktı. Kimi seçim bölgelerinde muhafazakar adaylar, karşılarında reformcu rakip olmadan tek başlarına seçime girdi ve sadece kendi seçmenlerinin oyunu alarak seçildi. Bu bölgelerde katılım, muhafazakar oylar kadar oldu, kendi adayının seçime katılmasına izin verilmeyen reformcu seçmen seçimi boykot etti. Parlamento aritmetiğinde Ruhani’nin “itidal” listesi ile reformcuların “umut” listesi (bu yazı yazılırken rakamlar kesinleşmemişti) muhafazakarların birkaç sandalye ile çoğunluğu ele geçirmesine mani olamadı ama karşılaştıkları engellere rağmen elde ettikleri başarı muhafazakarlarda moral çöküntü yarattı. Seçim sonrasında, resmi sahibi Hameni olan muhafazakar Keyhan gazetesi taraftarlarındaki yıkımı hafifletmek için olsa gerek “111’mi büyük, 153 mü?” manşetiyle çıktı. Gazetenin kastettiği, henüz kesinleşmeyen sonuçlar itibariyle reformcuların kazandığı sandalye sayısıydı. Gazete geriye kalan 29 milletvekilliğini ise hesaba katmadı.

İran seçim sistemindeki “selahiyet/yeterlilik değerlendirmesi” seçimlerin adil olmamasının temel sebebi olarak gösteriliyor. Öznel değerlendirmelerle adaylık başvuruları reddedildiğinden seçimlerin serbest ve adil gerçekleştiği söylenemez.
Muhaliflerden adaylık başvurusu yapanların Anayasayı Koruma Kurulu (Şura-yi Nigehban-i Kanun-i Esasi) tarafından yeterlilik değerlendirmesine tabi tutulmasına prensip olarak itiraz edenler var. Bu eleştiri sahipleri yeterlilik değerlendirmesinin temsil hakkına ve seçimin meşruiyetine mani olduğunu düşünüyor. Fakat politik düşünen ve bu mekanizmanın aşırılık yanlılarını sistemden çıkarmak için kullanılacağını hesaplayıp ilkesel itiraz yöneltmeyenler de var. Muhtemelen Refsencani’nin bu konudaki suskunluğunun sebebi bu.

Refsencani, merhum Muntazıri’nin 1988’de tasfiye edilip Humeyni’nin vefatından sonra Hamenei’nin seçilmesinde belirleyici rol oynamıştı. 1989’da Humeyni’nin vefatından sonra hızlı anayasa değişikliğiyle Lider/Rehber kurumunun bir şura tarafından idare edilmesini öngören madde yine Refsencani’nin girişimiyle değiştirildi. O ana kadar başka müçtehidlerin fetvalarıyla amel ettiğini kendisi söyleyen Hamenei’ye bir gecede müçtehid ünvanı verdirildi ve Refsencani’nin yönlendirdiği Hubrigan (âkiller/âlimler) Meclisi Hamenei’yi lider seçti. Yani Şiilerin tenkidine uğrayan Hz. Ebubekir’in seçilme süreci ve Sakife toplantısında ne yaşandıysa tıpkısı. Bu mukayese İran’da da konu edildi ve Refsencani’nin Ömer b. Hattab gibi davrandığı karşılaştırmaları yapıldı. “Kınadığıyla sınanma işte budur” dendi.

1989’daki siyasi gelişmeler, muhafazakarların devlet aygıtını ele geçirme senaryosunun sahne aldığı kritik eşiktir.

İran, reformcu Seyyid Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanı seçildiği 90’ların ikinci yarısında radikal reform çıkışıyla aşırılıkçıların baskısından kurtulma şansını yakaladı. Fakat bu mümkün olamadı. Devrim Muhafızları’nın (Sipah) Hatemi’yi askeri darbeyle tehdit ettiği yıllardı. Bu dönem 2004 yılında sona erdiğinde sadece reform, şeffaflaşma ve demokratikleşme arzusunun ne güçlü olduğunu anlayacak bir süreç yaşanmış oldu. Sonrasında başlayan Ahmedinejad dönemiyle kapalı rejim yanlısı aşırılıkçılar, Müslümanlığı devletleştirip cumhuriyeti seyreltmek için adeta darbe üstüne darbe yaptı. Dış baskılar, yaptırım ve ambargoların bu dönüşümü kolaylaştırdığı ortada.

2009’daki cumhurbaşkanlığı seçiminde İran’ın efsanevi başbakanı Mir Hüseyin Musevi ve Yeşil Hareket, Hatemi’nin yarıda kalan reform sürecini tamamlamak ve devlet aygıtını aşırılıkçıların elinden almak için iyi bir çıkış yaptı. Aşırılıkçılar, ellerindeki devlet medyası ve diğer araçlarla yoğun bir kara propaganda yürütüp Yeşil Hareket’in seçmen desteğini kırmaya çalıştı. Fakat başaramadı, ama nasıl olduysa Ahmedinejad seçimi tekrar kazandı. Seçim sonuçlarına itirazların hiçbirinin dikkate alınmaması nedeniyle seçimin hileli olduğuna ilişkin genel kabul o kadar güçlendi ki, “oyum nerede” protestoları patlak verdi. Tahran’da birkaç milyon kişinin ve diğer pek çok şehirde onbinlerce protestocunun günlerce cadde ve meydanlarda 1979 devriminin marş ve sloganlarıyla boy göstermesi aşırılıkçıları ürküttü. Devrim Muhafızları Ordusuna bağlı Besiç milisleri, ülkeyi düşmana karşı korumaları gerekirken kendi halkına saldırdı. Yüzlerce tutuklama, hapisler, cezaevlerinde işkence, işkenceden ölümler, sokaklarda infazlar… Feci bir süreçti. Yüzlerce siyasetçi, aydın, bürokrat, Yeşil Hareket’in liderleri tutuklandı, yargılandı. Pek çoğu hâlâ hapis. Muhafazakarlar “fitne” diye soyut ve hukuki karşılığı olmayan bir suç icat etti. “Fitne” gerekçesiyle büyük bir tasfiye operasyonu başlatıldı. “Fitne”ye taraftarlıktan memurluktan atılanlar oldu. 2016 seçimleri dahil, bütün seçimlerde “fitne” taraftarlığı seçimde aday yapılmamanın sebebiydi. “Fitnenin elebaşları” sıfatıyla eski başbakan Mir Hüseyin Musevi, eşi Zehra Rahneverd ve eski meclis başkanı Ayetullah Mehdi Kerrubi 7 senedir ev hapsinde. Sorgulanmadan, yargılanmadan, hukuki bir suçlama olmaksızın. Hamenei’nin şifahi talimatıyla.

1989’da lider seçilen Hamenei, Ahmedinejad’a açıkça destek vermesi nedeniyle ilk kez 2009 protestolarında milyonlarca göstericinin “kahrolsun diktatör” protestolarına hedef oldu. Bu gösterilerin Hamenei için de kırılma anı olduğu düşünülüyor. Yorumlara göre bu tarihten itibaren muhafazakarlarla ittifakını sağlamlaştırdı ve cumhuriyetin tek adam rejimine evrilmesi için gücünü son haddine kadar kullandı. Devletin resmi ideolojisi yapılan “mutlak velayet-i fakih” ideolojisi bu süreçte doğdu.

Fısıltılara göre Ayetullah Refsencani, “özgürlükçülüğün şeyhi” merhum Muntazıri’nin tasfiyesine karışıp Hamenei’yi lider seçtirmekle yaptığı hatayı telafi etmek için kolları sıvamış durumda. 2016 seçim kampanyasında “Aşırılıkçılığı sistemden söküp atacağız” vaadinde bulunmuştu. Muhafazakarlar bu niyeti sezdiğinden olsa gerek, kendi medyalarında Refsencani’ye hitaben “Sana Muntazıri’nin akıbetini hatırlatırız” diyerek onu tehdit etti.

Bu koşullarda gidilen parlamento seçiminde, Tahran’da, Muhammed Hatemi hükümetinin birinci yardımcısı (başbakan) olan reformcu listenin başı Muhammed Arif birinci oldu. Meşhur siyasetçi Ali Mutahhari ise reformcu listeden ikinci oldu. Ali Mutahhari, devrimden sonra suikastle öldürülen Ayetullah Murtaza Mutahhari’nin oğlu. Ali Mutahhari, eski başbakan Mir Hüseyin Musevi, eşi Zehra Rahneverd ve eski meclis başkanı Ayetullah Mehdi Kerrubi’nin hukuksuz biçimde 2009’dan bu yana ev hapsinde tutulmasına itiraz ettiği için Şiraz’da “IŞİD huylu islamcılar”ın saldırısına uğrayıp darp edilmişti. Mecliste de muhafazakar milletvekillerinin linç saldırısından zor kurtulmuştu.

Seçim sonuçları, muhafazakarlar lehine açık tavır içinde olan Hamenei’ye büyük şok olarak değerlendiriliyor. Şaşkınlık o kadar büyüktü ki, Hubrigan Meclisi seçimlerinin sonucu belli olmasına rağmen bir gün boyunca resmi duyuru yapılmadı. Kulislerde, Liderliğin önem verdiği isimlerin seçilememesi nedeniyle şok yaşandığı ve duruma çare arandığı konuşulmaya başladı. İçişleri Bakanlığı daha fazla beklemeyi reddederek sonucu ilan etti.

Tahran’da Hamenei’nin dünürü muhafazakar Haddadadil’in listesinden kendisi dışında hiçkimse meclise giremedi. Muhafazakarların en önemli isimlerinden yargı başkanı Sadık Laricani de Hubrigan Meclisine girmeyi başaramadı.

Hamenei’nin çok önem verdiği ve adını iltifatsız anmadığı Ayetullah Misbah Yezdi Hubrigan Meclisine seçilemedi. Misbah Yezdi, “Halkın oyu ne ki, aksesuar” diyordu. Ona “aşırılıkçıların şeyhi” de deniyor. Ahmedinejad’ın da akıl hocasıydı. Bazı iddialara göre aşırılıkçılar, Ahmedinejad’ın ikinci döneminde Sipah’ın (Devrim Muhafızları Ordusu) askeri darbesiyle Hamenei’yi de devirip yerine Misbah’ı geçirecekti. Yine iddialara göre Zencani’nin kara para operasyonları bu darbenin finansörü olarak planlanmıştı. Zencani’nin aşırılıkçıların sadece yurtdışı operasyonlarına finans sağlamadığı, aynı zamanda İran içindeki siyasi mühendislik için de kaynak yarattığı tahmin ediliyor. Mahkeme boyunca muhafazakar çevrelerin Zencani’yi hiç ağızlarına almaması bunu kanıtlıyor. Reformcu medyanın “sistemde çok fazla kara para var” manşetleri ve “seçimleri kirli parayla yapıyorlar” ithamı da aynı iddiaya dayanıyor.

Ayetullah Refsencani, seçime bir gün kala “Halkımızın Cuma günü sandıkta aşırılara dersini vereceğinden umutluyum.” demişti. Seçim kampanyası sırasında bir grubun darbettiği ve Tahran’da bir camideki konuşmasına Besiç milislerinin gaz bombalarıyla saldırdığı İran Halkyönetimi Partisi başkanı Kevakibiyan da “Onuncu mecliste reform bayrağı dalgalanacak” öngörüsünde bulunmuştu. Söyledikleri gibi çıktı.

Reformcu İ’timad gazetesi sonuçları “Parlamentoda bahar temizliği” manşetiyle duyurdu. Gazete, akla hayale sığmayacak hakaretlere ve ithamlara maruz kalan Refsencani ve Ruhani’nin birinci ve ikinci olarak Hubrigan Meclisine girdiğine dikkat çekti.

Bazı yorumlara göre reformcuların 2016 zaferi, Mir Hüseyin Musevi’nin Yeşil Hareket’inin doğal sonuçlarına varması anlamına geliyor. 2016 seçimleri, rejimin 2009 seçimlerinde aşırı güç kullanarak bastırdığı “oyum nerede” itirazının rövanşı olarak görülüyor. Halen ev hapsinde olan eski meclis başkanı Ayetullah Mehdi Kerrubi’nin oğlu, “Babam, cumhuriyetin devlet İslam’ı karşısında renginin solduğuna inanıyor. Sorunlar yerinde durmakla birlikte seçimlerde reformcu listeye oy kullanacak” demişti.

İran’da “reformcular” denilen kesim demokratikleşme, şeffaflaşma, dünyaya açılma, barış gibi ilkelerin savuncusu siyasi muhit. Müslüman sol, demokratlar, yenilikçiler, değişimciler de deniyor onlara. “Aşırılıkçılık” veya “aşırılar” denilen siyasi kesimin tam karşılığı da bizdeki AK Parti muhiti. Siyaset yöntemleri, tarzları, üslupları, kuralsızlıkları tıpatıp aynı. Eski Türkiye’deki Kemalistler gibi yani. Yenilikçi âlim Ayetullah Muhammed Müçtehid Şebüsteri (artık dinî ünvanını kullanmıyor), İran’daki muhafazakar ve aşırılıkçılara “IŞİD huylular” diyor.

İran’daki muhafazakarlara “yeni gulat Şia” da denebilir. Bu özellikleriyle diğer Şiiliklerden ayrılıyor ve tepki de görüyorlar. Mesela Necef ekolünden. Kendilerini “velayet-i fakih Şiası” olarak tanımlayan muhafazakarlar, Irak/Necef ekolünü “Necef irticası” diye itham ediyor. Necef’te bizzat dinlediğim bazı âlimler ise velayet-i fakih Şiasının güncel versiyonunun Ayetullah Humeyni’yi de aştığı ve bir tür diktatörlüğe yürüdüğünü düşünüyor.

İran içinde mevcut velayet-i fakih teorisine “salihlerin istibdadı” veya “müminlerin diktatörlüğü” diyen, aralarında eski başbakan Mir Hüseyin Musevi’nin de yeraldığı âlimler, düşünürler ve siyasetçiler var. Onlara göre Humeyni, velayet-i fakih mekanizmasını ülke yeniden diktatörlüğe dönmesin diye güvence, garanti ve bunu denetleyecek makam tanımıyla devlet aygıtının dışında bir kurum olarak geliştirmişti. Fakat şu anda kendilerini velayet-i fakihin taraftarı olarak tanımlayan kesim, velayet-i fakihi siyasi rakiplerine karşı güvence olarak tarif ediyor. Velayet-i fakih, diktatörlüğü önleyecek güvence olarak tasarlanmışken, şimdi seçilmiş cumhurbaşkanına karşı önleyici mekanizma işleviyle donatılmış durumda. “Aşırılığın şeyhi” Misbah Yezdi bu yaklaşımı kanıtlamak isterken “Aslında İmam da cumhuriyete inanmıyordu. Sadece o günün diliyle konuştu ve cumhuriyet kelimesini kullandı.” deyiverdi. Fakat bu tahrifat ve uydurmaya âlimlerden, Humeyni ailesinden ve Ayetullah Humeyni’nin yakınında bulunmuş isimlerden büyük tepki gelince geri adım attı. Humeyni’nin cumhuriyete karşı olduğu rivayetini uyduran Ayetullah Misbah, Hamenei’nin “fitnelerin Ammarı” taltifini layık gördüğü isim.

Misbah’ın, Sünnilikte Maverdi ve benzerlerinde karşılıklarını bulduğumuz tuhaf görüşleri var. Mesela şöyle diyor: “Geçmişte cumhurbaşkanlarından biri diyordu ki, biz velayet-i fakihi anayasada geçtiği şekliyle kabul ediyoruz. Yani eğer yarın anayasa değişikliğiyle bu ilke kaldırılsa halk ne isterse o olabilecek. İfadesi de aynen böyleydi: Halk ne isterse o olur. Hiç öyle şey olur mu?”

Hubrigan Meclisi’ne seçilemeyen “aşırılığın şeyhi” ve “mutlak velayet-i fakih” ideolojisinin babası Misbah’ın özlediği rejimde meclisin tek işlevi istişare. Muhafazakarlar başarsaydı veya başarırlarsa İran’da onun hülyası gerçek olacak(tı). Hülyası da şöyle:
“Hükmün meşruiyeti, Müslüman hâkimin [Rehber’i kastediyor] reyi iledir. Veliyy-i fakihin hükmü, devletin hükmüdür ve devletin hükmü bütün hükümlerden üstündür. Bütün hükümler veliyy-i fakihin imzasıyla itibar kazanır. Hatta Meclis’te milletvekillerinin oy birliği bile olsa veliyy-i fakih imzalamadıkça biz onu itaat edilecek kanun görmeyiz. Hüküm Allah’a mahsustur, Peygamber’e mahsustur, İmam’a mahsustur ve İmam’ın vekiline. Meclis’in rolü sadece şura, istişaredir. Bu nedenle meclis, veliyy-i fakihin sarih nassı hilafına herhangi bir şeyi karara bağlayamaz. Batılılar, %50’ye bir ilave ile alınan kararın kanunlaşacağını söylüyor. Fakat biz kanunlaşmayı, %50’ye bir ilavesinin üzerine, Nigehban Şurası ve Yüce Rehberlik Makamının teyidi vasıtasıyla kabul ediyoruz. Hükmü, onun hükmü sayıyor ve rejimin meşruiyetini de velayet-i fakihle mümkün görüyoruz.”
Halbuki “velayet-i fakih” fikrinin teorisyeni Ayetullah Ali Muntazıri, 2009 protestoları sırasında Guardian’a verdiği röportajda şöyle diyordu: “Kur’an’dan yönetme hakkının halka ait olduğu sonucu çıkar. Dini lider, kanun önünde herhangi biridir; kanunun üzerinde olamaz. Uzmanlığı dışında kalan işlere, örneğin ekonomiye ve dışpolitikaya karışamaz. İran İslam toplumunda, bugünkü şartlarda idareciler dışında kimsenin söz hakkı olmamasına, devrimin çocuklarının hapse atılmasına çok üzülüyorum.”
İran’da reformcu âlimler, aydınlar ve siyasetçiler işte böyle bir aşırılığa ‘dur’ dedi.
Ne diyelim, darısı bizim başımıza. Umarım Türkiye’de de reformcu âlimler, aydınlar ve siyasetçiler çıkıp bizdeki muhafazakar aşırıl…lığa ‘dur’ der ve tüccar siyasetin ya da laik emsallerinin mutlak velayet özlemine bir son verir.

KENAN ÇAMURCU / HABERDAR

Yorumlar